Kendine ait bir ses

Bazı insanlar hayatları boyunca özgür olduklarını düşünür. Kendi kararlarını verir, istedikleri yerde yaşar, istedikleri işi seçer, istedikleri insanlarla görüşür. Dışarıdan bakıldığında hayatlarının direksiyonunda onlar vardır. Oysa insanın kendi direksiyonunda olmasıyla kendi hayatının öznesi olması aynı şey değildir.

Belki de bu yüzden modern insanın en büyük çelişkilerinden biri seçenekleri arttıkça ve seçenekler arasından kendi kararını verdikçe özgürleştiğini sanmaktır. Oysaki çoğu zaman neyi neden seçtiğimizi bile bilmeyiz.

Bir genç üniversite tercihi yaparken, bir anne çocuğunun geleceği için kaygılanırken, bir çalışan yıllardır sevmediği bir işte kalmaya devam ederken ve bir başkası sürekli ertelenen hayallerinin ağırlığını taşıyarak hayatına devam ederken içlerinde ortak bir ses yankılanır: “Yapmam gereken bu.”

Peki gerçekten öyle midir? Yapılması gereken yapılmakta olanlar mıdır, yoksa bir yerlerde bize ait olduğunu düşündüğümüz kararların içine başkalarının sesleri mi karışmıştır?

Alman filozof Hegel’e göre özgürlük, insanın kendisini özne olarak fark etmesiyle başlar. İlk bakışta karmaşık gibi görünen bu düşünce aslında son derece insani bir yere dokunur. Çünkü insan çoğu zaman hayatını yaşarken kendi hayatının merkezinde değildir. Alışkanlıkların, korkuların, beklentilerin, toplumsal rollerin ve görünmez baskıların arasında hareket eder.

Bir öğretmen olarak yıllardır öğrencilerle çalışıyorum. Koçluk görüşmelerinde de benzer bir tabloyla karşılaşıyorum. Özellikle karar aşamasındaki gençlerde…

“Bu bölümü istiyorum.”

“Neden?”

“İş imkânı var.”

“Başka?”

“Herkes öyle söylüyor.”

“Peki sen ne istiyorsun?”

….

İşte o noktada uzun bir sessizlik başlıyor.

Çünkü bazen insan yıllarca bir şeye inanır ama kendi sesini gerçekte hiç duymaz. Hatta öyle bir sesi olduğundan bile haberdar olmadan yolunda ilerler.

Hegel’in sözünü ettiği özne olma hâli işte tam da burada önem kazanmaktadır. İnsan, kendisini dışarıdan yöneten etkileri fark etmeye başladığında özgürlük kapısı aralanır. Bu bir başkaldırı, herkese ya da düzene karşı çıkmak da değildir. Aksine insanın kendi düşüncesiyle ilk kez sahici bir ilişki kurması, kendi sesini ilk kez duymasıdır.

Bugün birçok kişi özgürlüğü sınırsız seçenek sahibi olmak olarak görmektedir. Oysa seçeneklerin çokluğu her zaman özgürlük getirmez. Bazen insan onlarca alternatif arasında kaybolabilir. Çünkü asıl mesele seçeneklerin sayısı değil, seçimi yapan kişinin kim olduğudur. Kararı veren ‘ben’midir yoksa o karar aslında başkaları tarafından mı verilmiştir?

Toplum bize pek çok rol verir. Başarılı öğrenci, fedakâr anne, güçlü baba, örnek çalışan, iyi vatandaş… Bu roller hayatın doğal bir parçası elbette. Sorun, rolleri üstlenmekle değil, zamanla bu rollerin arkasındaki insanı unutmaya başladığımızda ortaya çıkar.

Bir süre sonra insan rolünü yaşamaya başlar çünkü. Kendini değil.

Belki de günümüz insanının en büyük yorgunluklarından biri buradan kaynaklanmaktadır. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ama neyin peşinde koştuğumuzu tam olarak bilmiyoruz. Hedeflerimiz var fakat o hedeflerin gerçekten bize ait olup olmadığından emin değiliz. Bu yüzden bazen en çok istediğimiz hayalimize kavuşmak ya da başarı bile mutlu etmiyor. Anlık sevinçlerin ardında derin bir sessizlik ya da buruklukla baş başa buluyoruz kendimizi. Çünkü insan kendine ait olmayan bir hayalin zirvesine çıktığında da yalnız hissedebiliyor.

Özgürlük üzerine konuşurken çoğu zaman dış koşullara odaklanırız. Ekonomik şartlar, toplumsal baskılar, hayatın zorlukları… Elbette bunların hepsi önemli. Ancak Hegel’in işaret ettiği başka bir alan daha var: İç dünyamız.

İç dünyamızda neler oluyor farkında mıyız?

Kendi düşüncemizi ne kadar tanıyoruz?

Kararlarımızın arkasındaki nedenleri ne kadar biliyoruz?

Bir şeyi gerçekten istediğimiz için mi yapıyoruz, yoksa yapmamız gerektiğine inandırıldığımız için mi?

Bu soruların kesin cevapları bazen bulunamayabiliyor.

Belki de net bir cevabın olması gerekmiyor.

Çünkü insanı özgürleştiren; bazen cevabın kendisi değil, sorunun farkına varmaktır.

Koçluk görüşmelerinde sık sık tanık oluyorum ki insanlar çoğu zaman çözüm buldukları için değil, kendileriyle karşılaştıkları için rahatlıyor. Düğümün çözüldüğü an, yeni bir bilgi öğrenildiği an değil çoğu zaman. Kişinin kendi gerçeğini ilk kez açıkça gördüğü an.

İnsan gerçeğiyle karşılaştığında, onu kabul ettiğinde yüzünde farklı bir ifade belirir. Sanki içeride bir pencere açılmış gibi, uzun zamandır ilk kez gökyüzünü görüyormuş gibi, ağırlıklarından kurtulmuş gibi…

Belki özgürlük de tam olarak budur.

Hayatın bütün sorunlarının ortadan kalkması değil…

Kendi hayatına içeriden bakabilmek.

Kendi sesini kalabalığın içinden ayırt edebilmek.

Ve sonunda şu cümleyi kurabilmek:

“Bu karar bana ait.”

Hegel’in özgürlük anlayışı iki yüz yıl önce ortaya atılmış bir fikir olsa da insanın özne olma mücadelesi bugün de devam etmekte. Belki teknoloji gelişti, şehirler büyüdü, hayat hızlandı. Fakat insanın kendisini arama hikâyesi hep aynı kaldı.

İnsan bazen dünyayı dolaşır ama kendisine ulaşamaz. Bazen de kısa bir sessizliğin içinde kendi sesini duyabilir. Ve belki gerçek özgürlük tam da o anda başlar. Kendi sesini duyabildiği anda…

Belma  Alper Uğurlu

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu