İmralı Süreci, Gençlik ve Siyaset

TİP İl Başkanı Orhan Kiper’le yeni dönemi konuştuk..

1999 Adana doğumlu Orhan Kiper, 2018’de hukuk eğitimi için geldiği İzmir’de hem mesleğini hem de politik kimliğini biçimlendirdi. Gezi sürecinin içinde büyüyen kuşağın bir temsilcisi olarak, daha lise yıllarında siyasete yöneldi ve kendini her zaman Türkiye İşçi Partisi’ne yakın hissetti. Bugün, yalnızca 26 yaşında TİP İzmir İl Başkanı olarak görev yapıyor.
 
Kiper, motivasyonu şu sözlerle özetliyor:
 
“Kendi sesimi duyurmanın yolunu arıyordum; bugün bunu yoldaşlarımla birlikte Türkiye İşçi Partisi’nde yapıyorum. Türkiye’de mücadele yürütmek kolay değil. İnsanlar söyledikleri ya da yalnızca ima ettikleri için bile gözaltına alınabiliyor, tutuklanabiliyor; işinden, ailesinden koparılabiliyor. Ama biliyoruz ki dünyadaki bütün köklü dönüşümler, gençlerin içinde yer aldığı mücadelelerle gerçekleşti. Gençlerin siyasete katılması absürt değil; aksine siyasal bir görevdir. Bugün partimizde İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Denizli ve Tekirdağ il başkanlarımızın tamamı 30 yaşın altında. TİP, doğrudan gençler tarafından yönetilen bir partidir. Genç, dinamik ve beslendiği tarihsel kaynağın farkında olan bir nesil, bu ülkenin geleceğini şekillendirecek. Ben de bunun parçası olmaktan onur duyuyorum.”
 
İmralı ile başlatıldığı söylenen bu yeni süreci nasıl tanımlıyorsunuz? Bu girişimin önceki barış sürecinden farkı nedir?
“Bu süreç, yaklaşık bir buçuk yıl önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis açılışındaki o beklenmedik tokalaşmasıyla görünür hale geldi. Bu görüntü, aslında devlet aklının yeni bir hatta geçtiğinin işaretiydi.
 
Ancak bu süreci önceki barış girişimlerinden ayıran asıl şey, bir dizi karşılıklı adımın devreye sokulmasıdır. Örgütün kendini feshetme tartışmalarının açılması, Meclis’ten bir heyetin İmralı’ya gönderilmesi ve bu temasların resmileşmesi; önceki dönemlerde asla bu açıklıkta yaşanmamış adımlardır.
 
Bir önceki çözüm süreci boyunca, Tayyip Erdoğan kendisini sürecin dışında konumlandırıyormuş gibi bir görüntü yaratıyordu. ‘İmralı’ya giden heyetleri ben tanımıyorum, kimlerin görüştüğünü bilmiyorum’ açıklaması bunun en çarpıcı örneğidir. Bu tavır hem siyasi sorumluluktan kaçma girişimiydi hem de sürecin kendi içinde tutarsızlaşmasına yol açtı. Bugün ise Erdoğan, yeni süreci devletin bürokratik kanallarına yaymaya çalışıyor gibi görünse de komisyonda tek bir kelime etmemiş olması sürecin samimiyetine ilişkin büyük soru işaretleri doğuruyor.
 
Eğer gerçekten bir barış ve müzakere sürecinden bahsedilecekse, Erdoğan’ın artık gölge siyaset yapmayı bırakıp açık biçimde konuşması şarttır. Komisyonda söz almalı, kamuoyuna seslenmeli, atılan adımların arkasında durduğunu göstermeli ve toplumu barış konusunda bilgilendirmelidir. Şeffaflık olmadan bu süreç sağlıklı ilerleyemez.”
 
Daha önceki bir röportajınızda “iktidar bu süreci yürütmeye zorlanıyor” demiştiniz. Sizce bugün Türkiye’yi bu sürece iten iç ve dış etkenler nelerdir?
 
“Bugün Türkiye’yi bu masaya iten etkenlere baktığımızda dış faktörlerin belirleyiciliği çok açık. Ortadoğu’da dengeler değişiyor ve Türkiye bu değişimlerin dışında kalma lüksüne sahip değil. Suriye sahasında, Irak’ta ve Kürt meselesinin bölgesel boyutunda yaşanan gelişmeler, iktidarın tek taraflı bir çizgide ısrar etmesini imkânsız hale getirdi.
Ancak bütün bunların yanında gözden kaçırılmaması gereken bir başka gerçek daha var: Tayyip Erdoğan’ın kendisini güvence altına alma ihtiyacı.
 
İktidar uzun süredir hem içeride hem dışarıda sıkışmış durumda. Ekonomik kriz, uluslararası ilişkilerde yaşanan gerilimler, Batı ile bozulan dengeler, yargı bağımsızlığı konusundaki baskılar… Tüm bunlar Erdoğan’ın manevra alanını daralttı. Bu nedenle, olası bir iktidar değişikliğinde karşılaşabileceği hukuki ve siyasi riskler konusu, Erdoğan açısından çok daha somut bir gündem haline geldi.
 
Dolayısıyla bu süreci yalnızca ‘barış’ perspektifiyle açıklamak eksik olur. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın kendi geleceğini, siyasal varlığını ve iktidar sonrası ihtimalleri güvenceye alma stratejisinin bir parçasıdır.
Kısacası iktidar, bu süreci yönetmeye niyet ettiği için değil; bölgesel dengelerin baskısı ve Erdoğan’ın kişisel siyasal güvenlik ihtiyacı nedeniyle yönetmek zorunda kaldığı için yürütüyor.”
 
Kürt halkının iradesinin siyasette tam karşılık bulmaması sizce Türkiye’deki demokrasi krizini nasıl derinleştiriyor?
 
“Kürt halkının siyasal temsil adresi bugün DEM Parti’dir. Elbette hiçbir parti bir halkın, bir ulusun ya da bir ırkın ‘doğrudan’ temsilcisi olamaz; ama Kürt siyasal hareketinin yıllara dayanan bir birikimi var ve hem Meclis’te hem de toplumsal alanda Kürt halkının iradesini taşıyan temel aktör konumundadır.
Ancak mesele sadece Kürtlerin temsil sorunu değil. Türkiye’de genel olarak çok daha derin bir temsil krizi yaşıyoruz. Siyasi partilere üye olup olmamanın bile anlamını yitirdiği, yurttaşlık haklarının sistemli şekilde daraltıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bugün sorun parti aidiyetinin ötesinde: Yurttaşın, kendi düşüncesiyle siyasete katılma hakkı fiilen ortadan kaldırılmış durumda. Temsil krizi, Kürt halkının iradesinin yok sayılmasıyla daha da ağırlaşıyor ve bu da Türkiye’deki demokrasi krizini her geçen gün derinleştiriyor.”
 
26 yaşında bir il başkanı olarak siyasal süreçlere genç bir bakış açısı kazandırdığınızı düşünüyor musunuz? Genç siyasetin bu konudaki rolü ne?
 
Gençliğin siyasetteki yeri çok kritik çünkü bu ülkede gençlerin siyasette görünür olması istenmiyor. Bugün Türkiye’de oluşturulmak istenen siyasal yapı; milletvekilimiz Sera Kadıgil’in de söylediği gibi ‘yaşlı, erkek ve Sünni’ bir profil üzerine kuruluyor. Bu tercihin sınıfsal bir tercih olduğu çok açık.
 
Gençliğin bakış açısı yalnızca temsil edilmekle ilgili değil; gençler siyaset yapmak, karar alma süreçlerinde doğrudan söz sahibi olmak istiyor. Siyasi partiler elbette önemli ama gençlerin toplumsal hayatın her alanında siyasal özne olarak var olması gerekiyor. Çünkü siyaset dediğimiz şey, yaşadığımız topluma müdahale etme iradesidir ve bizim kuşağımızın edilgen kalmaya niyeti yok.
 
19 Mart süreci bunun en net göstergesidir. Beyazıt’ta barikatı aşan gençler, sadece orada bir yolu açmadılar; Türkiye’deki tüm barikatların aşılabileceğini gösterdiler. Eğer onlar o gün o cesareti göstermeseydi, bugün pek çoğumuz bulunduğumuz yerlerde olamayacaktık.
 
Gençliğin siyasete kattığı şey tam da budur: Cesaret, dinamizm ve kararlılık. Benim il başkanı olarak durduğum yer de bu çizginin doğal bir devamıdır.”
 
Bugünün Türkiye’sinde genç bir siyasetçi olarak barışa ve demokrasiye dair nasıl bir umut cümlesi kurardınız?
“Gençlerin bugün en temel talebi çok basit: Bu ülkenin gerçekten yaşanabilir bir ülke olmasını istiyoruz. Çünkü gençlerin en büyük yarası umut eksikliği. Birçok genç mesleki geleceğini, iş bulma ihtimalini, yaşam kurma hayalini göremediği için gözünü yurt dışına çeviriyor. Bu, ülkenin gençliğe verdiği en ağır zarar.
Biz barışı, emeği, umudu ve demokrasiyi birbirinden kopuk kavramlar olarak görmüyoruz.
Gençlerin insanca yaşayabileceği bir Türkiye ancak barışın olduğu, hukukun işlediği, adaletin tecelli ettiği bir Türkiye’de mümkün olabilir. Bu yüzden barış mücadelesi, aynı zamanda gençliğin geleceğini geri alma mücadelesidir.
 
Ama şunu da söylemek gerekir: Bugün toplumda en çok yıpranan kesim gençlerdir. Ekonomik kriz, baskılar, özgürlük alanlarının daralması, liyakatın yok edilmesi… Bunların hepsini en ağır yaşayan gençliktir.
Benim umut cümlem şudur: Bu ülkeyi yeniden kuracak olan da barışa nefes aldıracak olan da gençlerdir. Yeter ki bu ülke onlara kalacak bir gelecek bırakmayı tercih etsin.”
 
Bu süreç yeniden akamete uğrama riski taşıyor mu? Türkiye’nin geçmiş deneyimlerine bakıldığında en kritik kırılma noktası nerede yaşanabilir?
“Evet, bu sürecin akamete uğrama riski son derece yüksek. Çünkü bu süreç karşılıklı güven üzerine değil, tam tersine karşılıklı güvensizlik üzerine inşa ediliyor, bu da Türkiye’nin siyasal gerçekliğinde ne yazık ki doğal bir durum. Şunu hepimiz biliyoruz:
Tayyip Erdoğan ve saray rejimi, bu süreçten istediğini alamadığını gördüğü anda masayı dağıtmaktan zerre tereddüt etmez.
Hem iç politikada hem dış politikada çıkarları değiştiği anda, tıpkı 7 Haziran – 1 Kasım arasında olduğu gibi, ülkeyi yeniden çatışma ortamına sürüklemekten çekinmeyecek bir siyasi gelenekten söz ediyoruz. Bu konuda sicilleri kabarıktır.
Gerçekten bir barış süreci yürütülecekse, yalnızca tarafların değil, barışa destek verebilecek tüm toplumsal güçlerin sürecin ağırlığıyla hareket etmesi gerekir. Bu iş birkaç kişinin kapalı
 kapılar ardındaki görüşmelerine bırakılamaz.
 
Süreç toplumsallaşmadığı sürece, barış her zaman iktidarın taktik hamlelerine feda edilebilir.
 
Bu nedenle komisyonun yaptığı görüşmelerin şeffaf olması, sendikaların, meslek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, akademinin sürece dahil edilmesi şarttır. Bir asrı aşan bir çözümsüzlüğü masaya oturan üç–beş kişi çözemez; toplumsal irade olmadan kalıcılık sağlanamaz. Bugün yaşanan gizliliğin nedeni de aslında çok açık:
Halkın duymasını istemedikleri tavizler var ve sürecin gerçek içeriğiyle ilgili bir kafa karışıklığı yaratmak istemiyorlar.
Bizler içeride neler konuşulduğunu bilmiyoruz ve bu belirsizlik, sürecin en kırılgan noktasıdır.
 
Kısacası: Barış ancak toplumun gözünün önünde, şeffaf bir şekilde yürütülürse mümkün olur. Aksi durumda bu süreç, Türkiye’nin geçmişindeki diğer denemeler gibi her an duvara çarpabilir.”
 
Buket Işıkdoğan Köse

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu