Fas’ın rengi, rüzgarı ve ruhu
Bizim toplumumuzda gezmek hâlâ garip bir ikilik taşır. Gezen, gördükleriyle içten içe zenginleşir; fakat çevresindekilerin bir kısmı bu özgürlüğü tedirginlikle karşılar. Göçebe köklerden gelen bir milletin bugün yerinden kıpırdamaktan korkar hale gelmesi… Bunu ne zaman düşünsem, içimde ince bir tezat hissi belirir.
Babaannemin “Ne çok gezip durursunuz, kırın kıçınızı oturun gari,” diye çıkışlarını hâlâ duyar gibiyim. Sanki yerinde kalmak bir erdem, merak etmekse başlı başına bir tehlikeymiş gibi…
Geçenlerde sohbet ettiğim 75 yaşındaki teyze de bu hissi pekiştirdi. Doğduğu köyden hiç çıkmamış ve bunun tamamen normal bir yaşam biçimi olduğunu düşünüyor. Üzüldüğüm onun seçimi değil; farkında bile olmadan içine sıkıştırıldığı bu kabullenişti. Ben ise “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” sorusunun cevabının ikisinin birleştiği yerde saklı olduğuna inanıyorum. Çünkü okudukların zihnini açar; gördüklerin ruhuna işler.
Bu düşünceyle yola çıktım Fas’a…
“Ne işin var oralarda, pis oralar, hijyen yok, başına bir şey gelse?” diyenlere kulak asmadan. Çünkü bazen bir yolculuk sadece bir yolculuk değildir; insanın kendine açtığı yeni bir kapıdır.
KIRMIZI ŞEHRİN BÜYÜSÜ: MARAKEŞ VE BAHIA SARAYI
Kazablanka’dan Marakeş’e varmadan önce bile, şehrin toprak kırmızısı sanki ufukta beni çağırıyordu. Marakeş’e adım attığımda, tarihle güneşin birbirine karıştığı o sıcak atmosfer hemen sarıp sarmaladı.
İlk duraklarımdan biri Bahia Sarayı’ydı. Rivayete göre, “Marakeş’in en güzel kızı” olarak bilinen Bahia için yaptırılmış bu saray, sadece ihtişamlı bir yapı değil; aynı zamanda sevginin, kudretin ve zarafetin taşa işlemiş bir masalı. Avlularındaki çiniler, oyma sedir tavanlar ve ışığın havuzlarla kurduğu ilişki… İnsan burada, bir mimariyi değil bir duyguyu dolaşıyor sanki..
FAS’IN MAVİ KALBİ: JARDIN MAJORELLE
Marakeş’ten bahsetmek Majorelle’siz olmaz. Kobalt mavisinin en derin hâlinin peşinden bahçeye girdiğim an, sanki başka bir evrene geçtim. Paul Sinoir’in mimarisi, Jacques Majorelle’in renk tutkusu ve Yves Saint Laurent ile Pierre Bergé’nin dokunuşu… Hepsi bir araya gelerek nefesi genişleten bir güzellik yaratmış.
Kobalt mavisi villanın önünde dururken düşündüm: Eğer sadece okusaydım bu bahçeyi, kelimeler hiçbir zaman duygularıma böyle sirayet edemezdi. Bir rengin bile insanın kalbini genişletebildiğini orada anladım.
9. YÜZYILIN SESİ: FES’TEKİ KADİM ÜNİVERSİTE AL-KARAOUNE
Fes’e geldiğimde, sanki zamanın akışı sessizce yavaşladı.9. yüzyılda, vizyonu çağını aşan bir kadın olan Fatıma el-Fihri tarafından kurulan bu üniversitenin avlusunda yürürken, taş duvarların yüzyıllardır biriktirdiği bilgelik insanın tenine işliyor.
Sadece bir üniversite değil burası; aynı zamanda dünyanın en eski kütüphanelerinden biri olan Al-Qarawiyyin Kütüphanesi’ne de ev sahipliği yapıyor.
Ciltleri yıpranmış el yazması kitaplar, dikkatle saklanan kadim metinler ve dönemin âlimlerine ait eserler…Burada “mekân” bir duvarla sınırlı değil artık;
tarih, avlunun ortasında oturmuş, yüzyıllardır devam eden dersine hâlâ fısıltıyla devam ediyor.
Ve bu kadim atmosferde, Fas edebiyatının güçlü kadın seslerinden biri, 16. yüzyıl şairi Aicha al-Maghribiyya aklıma düşüyor. Onun kadınlığın, ayrılığın ve ruhun yalnızlığını anlatan dizeleri bugün bile aynı tazelikte…
“Bir gün rüzgâr seni bana getirirse,
Kokunu saklarım avuçlarımda.
Dünya geniş, yollar uzun olsa da,
Kalbim bilirsin, beklemeyi iyi bilir.”
MAKAKA MAYMUNLARI: DOĞANIN NEŞESİYLE KARŞILAŞMA
Atlas Dağları’nın eteklerinde makaka maymunlarıyla karşılaşmam ise Fas’ın bana sunduğu küçük ama unutulmaz sürprizlerden biriydi. Yaklaştığımda önce hafif bir tedirginlik hissettim; sonra onların oyunbazlığı, merakı, doğallığı beni sarıverdi. Elimden beslerken, bir anlığına doğanın insanı nasıl yumuşattığını fark ettim.
ÇÖLDE BİR GECE: SESSİZLİĞİN EN DERİNİ
Ve sonra… Sahara.
Çölde geçirilen ilk gece insana hem küçüklüğünü hem büyüklüğünü aynı anda hatırlatıyor.Sessizliğin bile sesi var orada.Rüzgâr esiyor ama konuşmuyor; yıldızlar parlıyor ama hiç bu kadar yakın olmamış gibi. Uykuya dalarken duyduğum hafif ürperti, ertesi sabahın turuncu güneşiyle yerini tarifsiz bir huzura bıraktı.
ESSAOUIRA: TARİHİN ACI YÜKÜ VE SANATIN ŞİFASI
Atlas Okyanusu kıyısındaki Essaouira, Fas’ın beni en çok düşündüren duraklarından biri oldu. Burası bir zamanlar Afrika’nın içlerinden getirilen insanların Amerika’ya, Fransa’ya, İspanya’ya taşındığı büyük köle limanlarından biriydi.
O soğuk taş surlar, denizle yüz yüze duran kuleler… Geçmişin ağırlığını sessizce saklıyor. Ama ne tuhaf ve ne güzel ki, bugün Essaouira adeta o acı tarihi silmek istercesine sokak sokak sanatla dolu. Her köşe başında bir ressam, her dar sokakta bir müzisyen, her dükkânda el emeğinin sıcaklığı…Bu şehir, geçmişin yaralarını sanatla iyileştiren bir nefes gibi.
SONUÇ: OKUMAK ZİHNİ AÇAR, GÖRMEK RUHU DEĞİŞTİRİR
Fas’ın kırmızı şehirlerinden mavi bahçelerine, çölün sessizliğinden okyanusun rüzgârlı limanına kadar uzanan bu yolculuk, bana bir kez daha şunu öğretti:
Okudukların zihnini genişletir; ama gördüklerin insanı dönüştürür.
Benim Fas yolculuğum da işte tam böyle hem tarihin izlerini hem bugünün rengini taşıyan bir dönüşüm hikâyesi…
Buket Işıkdoğan Köse




