Bir Şehrin Çağrısı: Bergama ve Kaori Goto’nun hikayesi
Bazen bir şehir insanı çağırır. Haritalarda yeri bellidir ama asıl yeri kalpte açılır. Bergama’da böyle bir yer… Yüzyılların bilgisini şifasını ve hikayelerini sessizce saklayan bir şehir.
Kaori Goto için ise Bergama, bir yolculuğun varış noktası değil, tam aksine başlangıcı olmuş. Hücrelerin, kasların ve beynin izini süren bir bilim insanıyken yolu, tıbbın en eski seslerinden birine, Galenos’a uzanmış.
Galenos’un izini sürerken Bergama’ya gelen Kaori Goto, burada sadece geçmişin bilgilerini değil, yaşayan bir kültürü de keşfetmiş. Akropol’ün eteklerinde bir ev alacak kadar bağ kurmuş bu şehirle. Çünkü bazı yerler görülmez hissedilir.
Bir papatyanın sadeliğinde saklı şifayı fark etmiş, onu bir festivale dönüştürmüş. Bergama Papatya Festivali ile hem bir kentin hafızasına dokunmuş hem de geçmişle bugünü bir araya getiren bir köprü kurmuş.
Ve dünya durduğunda, hayat yavaşladığında bile o köprü kurulmaya devam etmiş… Mesafeler ekranlara sığmış, kültürler kelimelerle buluşmuş. Çünkü Bazı hikayeler, anlatılmak için yolunu mutlaka bulur.
Bu röportaj, bir bilim insanının araştırmadan öteye geçen yolculuğunu; bir şehre, bir geçmişe ve bir kültüre nasıl kalpten bağlanılabileceğini anlatıyor.
Kaori Goto için Bergama ilk ne zaman sadece bir araştırma alanı olmaktan çıkıp ‘’kalbinizin bir parçası’’ haline geldi?
Bergama benim için adeta kalbimin bir parçasıydı; hatta rüyalarımda gördüğüm bir yerdi. O yeri ararken Bergama’ya ulaştım.
Aslında ben hücre biyolojisi alanında çalışan, kas ve beyin üzerinde araştırmalar yapan bilim insanıydım. Ancak Bergama’ya geldikten sonra Galenos’un eserlerini okumaya başladım.
Galenos’un yazdıklarında beni heyecanlandıran çok şey var. Sinirlerin ve damarların yapısını çok detaylı bir şekilde anlatıyor. Ayrıca hareket, beslenme ve dinlenme konularına da değiniyor. Böylece tıp araştırmalarının temelinin aslında burada, bu metinlerde bulunduğunu fark ettim. Bugün modern tıpta söylenen pek çok şeyin, aslında Galenos tarafından yüzyıllar önce dile getirildiğini görmek beni çok etkiledi.
Galenos üzerine yapılan çalışmaların çoğu tarihçiler ve filologlar tarafından yürütülüyor; tıp alanındaki araştırmacılar ise bu metinleri neredeyse hiç okumuyor.
Bu yüzden bu farkındalık benim için çok şaşırtıcıydı, çünkü dünyada pek dile getirilmeyen bir durumdu.
Galenos’un izini sürerken sizi en çok etkileyen şey ne oldu? Onunla ilgili keşfettiğiniz ve sizi şaşırtan detay var mı?
Bununla ilgili çok sayıda örnek var, ancak özellikle dikkatimi çeken şey, Galenos’un ‘’benim memleketimde…’’ diyerek yaptığı pek çok betimlemedir. Özellikle peynir ve zeytinyağı gibi ürünleri biz de festivalde ‘’Galenos Miras Ödülü’’ kapsamında ele alıyoruz.
Ayrıca yağda kızartılan buğday hamurundan yapılan lokum benzeri yiyecekler de çok ilginçtir. Galenos, kendi memleketinde bu tür yiyeceklerin bol zeytin yağı ile kızartıldığını anlatır.
Beni en çok şaşırtan ise bunun günümüzde ‘’hayır’’ geleneği olarak vefat eden kişiler için dağıtılıyor olmasıdır. Çünkü antik dönemde bu tür yiyecekler, ölen kişilerin mezarlarına sunulurdu.
Dinler değişmiş olsa bile, yaklaşık 2000 yıl öncesine ait bir geleneğin benzer bir şekilde günümüze kadar ulaşmış olması gerçekten çok etkileyici.
Salgın döneminde Papatya Festivali yapılamadı, bu süreçte sizi motive eden şey neydi? Vaz geçmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu?
2020 yılında ikinci festivalin hazırlıklarını yaparken pandemi başladı. Birkaç yıl boyunca festival düzenleyemedik., ancak bu süre içinde yaklaşık 170 kez Zoom üzerinden iletişim kurmaya devam ettik.
Ayrıca bu dönemde iki büyük deprem yaşandı. Deprem bölgelerine yardım için gittim ve gördüklerim gerçekten hayal edilemeyecek kadar zordu.
Bu yüzden, yeniden barış içinde ve insanların bir araya gelebildiği bir festival yapabilmeyi içtenlikle arzuladım.
Türkiye ve Japonya arasında kurduğunuz bu kültürel köprüde, iki toplumun birbirine en çok benzeyen yönü sizce nedir?
Ben Japon’um, yani Asyalıyım. Amerika’ya veya Avrupa’ya gittiğimde zaman zaman ayrımcılıkla karşılaştığım oluyor.
Türkiye’de de nadiren böyle durumlar yaşansa da genel olarak kendimi daha rahat ve huzurlu hissediyorum. Bunun sebebinin, birçok kişinin Orta Asya’dan çıkıp doğuya ve batıya yayılan ortak bir kökeni paylaştığımızı düşünmesi olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca Japonca ve Türkçe arasında da bazı benzerlikler bulunması benim için çok ilginçtir.
Bergama’ya gelen birine, burayı sadece gezilecek bir yer değil de ‘’hissedilecek’’ bir şehir olarak anlatmanız gerekse, ona ne söylersiniz?
Bergama’da tur otobüsleri genellikle Akropolis ve Asklepion’a gelir ve sonra ayrılır. Ancak bu festival, şehrin içinde gerçekleşen bir etkinliktir.
Tıp dünyası için çok önemli olan Galenos’un doğup büyüdüğü Kale Mahallesi bu hikâyenin başlangıç noktasıdır.
Galenos burada taş döşemeli yollarda yürüyerek aşağı iner, Selinos Çayı’nı geçer. Roma dönemine ait Tabak Köprü’nden geçer ve antik Arasta çarşısından geçerek her gün Aslepion’a gider.
Ziyaretçilerin bu taş yollar üzerinde yürüyerek Galenos’un nasıl bir hayat süedüğünü hissetmelerini istiyorum. Bu nedenle bu yıl ki damga yürüyüşünü (stempel/’’stamp rally’’) tasarladık.
Bergama’da bir günlüğüne genç Galenos gibi hissetmelerini istiyorum.
Elbette bazı ziyaretçiler alışveriş yapıp yemek yiyerek de zaman geçirebilirler. Ancak onların d a, bu şehrin antik çağlardan gelen böyle bir hikâyeyi bugün hala hissettirilebildiğini fark etmelerini istiyorum.
İkinci festival, organizsyonel bazı sorunlar nedeniyle daha ticari bir nitelik kazandı. Ancak başlangıçtaki temel fikir, kadınlara ait bir festivaldi. Bu kökleri antik dönemlere kadar uzana bir kadın festivalidir. Üçüncü festivalde ise odağı yeniden kadınlara ve gençlere yönelterek, daha sürdürülebilir bir yapı kurmayı hedefliyoruz.
Sohbetimizin sonunda, adının Japonca nasıl yazıldığını soruyorum.
Gülümseyerek söylüyor: 後藤 香織(Goto Kaori)
Ardından bir atasözü paylaşıyor. “継続は力なり” (Keizoku wa chikara nari)
‘’Devamlılık güçtür’’
Ve o an anlıyorum; Bergama ile kurduğu bağ, bir anın değil, sabırla örülmüş uzun bir yolculuğun hikayesi.
Buket Işıkdoğan Köse




