Beni duyuyor musun acaba?

Konuşmak; insana dair üst eylem noktalarından belki de en önemlisi. Temel ihtiyaçlarımızı ifade etmenin bir yolu. Diğer insanlarla iletişim kurabilmemizi sağlayan en güçlü kaynaklarımızdan biri. Peki konuştuklarımızı duyurabiliyor muyuz? Ya da biz konuşulanları duyabiliyor muyuz?

İnsan kulağı 20 ile 20.000 Hertz arasındaki sesleri duyabilme özelliğine sahiptir. Kulağın her duyduğunu anlamlandırabilmesinin ve bedenin buna bağlı olarak tepki verebilmesinin ise bir referans aralığı belirlenmiş bir değer değil. En azından şimdilik. Konuştuğumuzda, karşımızdakinin bizi gerçek anlamda duyduğunu ancak onun tepkilerinden, vücut dilinden, bakışlarından, bize verdiği cevabın samimiyetinden, söylediğimizle olan ilgisinden ve aldığımız doyumdan anlayabiliriz. Ve işte biz bunu iletişimin başlangıcı ya da başlamadan bitişi olarak algılarız.

Söylediğimiz basit bir cümlenin karşımızdaki tarafından karşılanış biçimi, o kişiyle o an ve belki de daha sonra yaşayacağımız pek çok şeyin başlangıcıdır aslında.

Bir futbolcu bilir ki; vurduğu top bir şekilde karşılanacak ve o vuruş oyunun seyrini belirler. Ayağın içi ile top yumuşak karşılanırken, havadan gelen bir top ayağın üstü ile karşılanmalıdır. Topa vuruş açısı, karşılayan kişinin bedenini kullanma biçimi oyunun ve hatta skorun belirleyicisidir. Ağzımızdan çıkan her sözü de bir futbol topuna benzetirsek, sözümüzü gönderdiğimiz kişinin verdiği tepki, aramızdaki ilişkinin seyrini ve hatta sonucunu belirler.

Karşımızdakinin bizi gerçek anlamda duymadığını hissettiğimizde neler hissederiz?

Bu gibi durumları yaşayanlara kulak verdiğimizde en çok ifade edilen his: değersizlik. Sözlerimizin ve belki de tamamıyla kendimizin, karşımızdaki için hiçbir önemi, değeri olmadığını hissetmek iç dünyamızda derin yaralar açabilir.

Yaptığımız koçluk görüşmelerinden de görüyoruz ki; söylediklerinin gerçekten duyulmadığını hisseden kişiler, aslında önemsiz konuşmalar yaparak karşısındakini sıktığını, boş konuşan biri olduğunu düşünerek kendini suçlayabiliyor ve bu durumda konuşmaya devam etmemeyi seçebiliyor. Kendi istediği zaman değil, karşıdaki istediği zaman gerçek anlamda duyulduğunu hisseden kişiler, kontrolün karşı tarafın elinde olduğu duygusuna kapılarak, tepkisel davranışlar gösterebiliyor ve bu da ilişkide soğukluk ve gerginlik yaşanmasına sebep olabiliyor.

İnsan psikolojisinin sonsuzluğunda, sözünün boşa savrulduğunu hissetmek, daha birçok olumsuz sonuca yol açabilir. Karşımızdakini ve onunla kuracağımız ilişkinin seyrini negatif etkilemek istemiyorsak gerçekten duymayı öğrenmemiz gerekir. Etkin dinleme becerileri; işitme, yorumlama, değerlendirme ve cevap verme şeklinde tanımlanabilir. Söyleneni doğru şekilde işitebilmek için bize söyleneni tüm odağımızla dinlememiz gerekir. Karşımızdaki ile göz teması kurmak, dış uyaranlardan uzaklaşarak dinlemek, o an yüksek odak uğraştığımız bir işimiz varsa ona ara vermek, ara veremeyeceksek karşı tarafa bunu bildirerek konuşmak için bir zaman belirlemek, kurulacak iletişimi kolaylaştıracak ilk adımlardan bazıları olabilir. Dinleyen kişinin zihninin başka yerde olduğu, sadece dinliyormuş gibi göründüğü durumlarda ya da konunun sadece bir bölümünü dinlediğini konuşana hissettirdiği yarım dinleme anlarında diyalog bir uzaklaşmaya ve hatta kopuşa sürüklenebilir. Gerçekten dinleyen bir kişi sürece sözlü ya da bedensel olarak katılır, konuşmayla ilgili geri bildirimler verir. Aktif dinleyen ile duyulduğunu fark eden arasındaki ilişki kalitesi artar.

İnsanoğluna verilmiş en büyük armağanlardan ikisi olan duyma ve konuşma becerilerini hakkını vererek kullanma noktasında sıkıntı yaşadığımızı hissediyorsak bu alanda yazılmış yazılar, kitaplar okuyabilir, eğitimlere katılabiliriz. İletişimin sağlıklı gerçekleşebilmesi için belki de en temel konu dinleme becerilerimizi geliştirmek olmalıdır. Karşımızdakine “Beni duyuyor mu acaba?” diye hissettirmemek için, duyumsamayı öğrenmek iyi bir başlangıç olabilir.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu