Sinemanın iyileştirici gücü

Manevi Değer-Affeksonsverdi-2025

Yönetmen: Joachim Trier.

Oyuncular: Renate Reinsve, Stellan Skarsgard, Inga Ibsdotter Lilleas, Elle Fanning.

 

2026 Oscar ödüllerinde En İyi Uluslararası Film Ödülü’ne uzanan Norveçli Joachim Trier derinlerde yatan içsel çatışmaları, kasvetsiz, seyircisini boğmadan anlatmayı başaran yaratıcı bir yönetmen. İskandinav kökenli olup da, Ingmar Bergman esintileri taşımayan bir sinema adamı olması mümkün değil.

Trier, her ne kadar bu benzetmeye mesafeli dursa bile, bilinçaltı etkilerini itiraf ediyor. Hatta “Persona”’yı anımsatan bir dönüşüm sahnesi bu filmde bile karşımıza geliyor. Trier de Bergman gibi kişisel hikayeler anlatmayı seviyor. En büyük artısı onun kadar umutsuz olmamasında, seyircisine karamsarlık aşılamamasında saklı olmalı. 

Yıllardır birlikte çalıştığı senarist/yönetmen Eskil Vogt ise bu kişisel hikayeleri, metaforik bağlamlarla anlatmayı başarıyor. Bu kez yıllardır aile bireylerine mesken olmuş bir ev karşımıza geliyor. Burası yaşanmışlıkların duvarlara sindiği, geçmişin seslerinin, sessiz mobilyalar arasında hapsolduğu, duygusal bir boşluk var. Aile bireylerinin kırılgan ilişkileri, bu evin duvarları arasında hapsolmuş yazılmış bir günlük gibi… Bir sobanın içi bile aile sırlarıyla dolu…

Film açılışını küçük bir çocuğun ev teması üzerine okulda yazdığı kompozisyon ödeviyle yapıyor. Evi duyuları olan bir nevi karaktere dönüştüren metinde; karnı hayatla dolu olduğunda daha mutlu olup olmadığını, penceresi çarpıldığında acı hissedip hissetmediğini sorgular. Seslere ihtiyacı olduğunu, babanın evden ayrılmasıyla biten kavga seslerinden hoşlanmadığını söylüyor. Arkasına kesintisiz eklenen bölümdeyse bir tiyatro oyuncusunun, sahneye çıkmadan önce yaşadığı kaygı nöbetini gösterir. Eser Çehov’un Martı eserinin modern bir yorumudur, söz konusu oyuncuysa baş karakter Nora Borg’dur (Renate Reinsve). Artık yetişkindir… Geçmiş, sanat ifade tarzı, hafıza, travma Trier’in hikayesinde iç içe mükemmel bir harman sunuyor.   

Arkasından annenin cenaze gününe geçiyoruz, aniden ortaya çıkan baba figürü Gustav Borg (Stellan Skarsgard), iki kızıyla yıllardır kopuk ilişkisini umursamaz bir tavır içindedir.  Anne psikiyatrist olarak yıllarca çalışmış çocuklarını yetiştirmiştir, yönetmen baba ise ayrılık sonrası kızlarını küçük yaşta terk etmiş bir daha da ilgilenmemiştir. Kızları Nora ve Agnes (Inga Ibsdotter Lilleas) önce şaşırırlar, kısa süre sonra şaşkınlık yerini hesaplaşma ve öfkeye terk eder. Bilhassa abla Nora çok tepkilidir.

Nora babanın hiçbir şey olmamış gibi tekrardan hayatlarına girmesini kabul edemez. Ünlü bir yönetmen olan baba, son 15 yılı boş geçmiş olsa da bir şeyler yazmıştır. Sinemaya dönüş için yazdığı senaryoda oyuncu kızı Nora’ya baş rolü vermek ister. Belli ki, karakterini onu düşünerek yazmıştır. Kızının kariyerini sinema ve dizi olarak uzaktan takip etmese de ilişki kurmamış, yakınlaşmamıştır. Tiyatrodan sıkıldığı için sahnede izlemeye gitmemiştir.

Nora babasının kendisinden yola çıkarak bir senaryo yazabileceği ayrıntısını düşünmediği gibi, senaryoyu okuma zahmetine bile katlanmaz. Kafasında babasıyla hesaplaşmaktan onu yargılamaktan başka bir düşünce yoktur. Neden aniden ortadan kaybolmuştur ve neden aniden ortaya çıkmıştır? Babanın tarafındaysa dönüş, bir yüzleşmeden çok yarım kalmış bir monoloğa benzer. Talepkâr, duygusal, mesafeli soğuk bir adamdır. Narsist yanı vardır, “beni affedin” şeklinde basma kalıp özür dileme sözcüklerini telafuz edemez. Diğer taraftan kızlarına “sizler benim hayatımın en güzel şeylerisiniz” derken, dürüst bir yanı olduğunu da düşündürür.

Yönetmen babanın sa

Gustav Deauville Festivali’nde filmleri için düzenlenen retrospektif bir gösteriye katılır ve burada gözyaşları içinde filmini seyreden Hollywood yıldızı Rachel Kemp (Elle Fanning)ile tanışır. Nora için düşündüğü rolü Rachel’e verir. Nora’ya benzemesi için saç rengini bile değiştirir.  Gustav’ın oyunculuk beklentilerini tam olarak yerine getiremez. Bir şeyler yarım kalır, zira o hayatı yaşamamıştır, bir prova sırasında İngilizce olarak söylediği yürek burkan monologda elinden gelenin en iyisini yapsa da yetmez. Rachel karakterin yaşam deneyimlerinin çok uzağında kalmaktadır.   

Gustav’ın zamanla kırılganlığı ve geçmişteki travmaları ortaya çıkmaya başlar. Çekimlere başladıktan sonra da kızları ve torunuyla daha çok ilgilenir. Ülkedeki toplumsal gerçekler arasında travmatik bir geçmiş hala izlerini sürdürür. Bu da kuşaklar arası aktarılan Nazi geçmişidir, savaş travmaları erkekleri duyarsız bireylere dönüştürmüştür. Gustav’ın duygusal yetersizliği, babalığın kırılganlığıyla birleşiyor; iki kızının onunla yeniden bağ kurma çabası, izleyiciyi kuşaklar arası iletişimsizliğin evrenselliğiyle yüzleştiriyor.

Yüzler sinematografiktir

Trier’in kamerası sessizlikte kalmayı tercih ediyor, bu şekilde karakterlerini çözmekten çok anlamayı seçiyor. Yüzler sinematografinin kendisidir diyen Bergman’ı haklı çıkaran bir portre çalışması da sunuyor Trier. 

Filmin sinema sanatıyla kurduğu bağ tam anlamıyla yüceltme anlamında. Sinemanın zamanı eğip bükmek gibi bir yeteneği olduğunu hatırlatıyor. Geçmişten gelen bir resim ayni kalsa da, biz değişiriz, farklı zaman birimlerini birbirine bağlayan arada kalan zamanı düşündüren bir anlatı biçimidir sinema diyor. O sessiz dönem düşündürücüdür, yaratıcıdır, güçlüdür. İşte bu bağ ortaya çıktığında birleştirici ve duygusaldır.

“Manevi Değer”’in büyük ölçüde takım halinde oyunculuk performansı ve senaryo yazarlığı başarısı olduğu muhakkak. Bu da filmin olağanüstü işçiliğinin hafife alınacağı anlamına gelmemeli. Kasper Tuxen’in akıcı sinematografisine ve Olivier Bugge Coutté’nin mükemmel kurgusuna övgüler yağdırmak gerekiyor. Trier, iki saatten fazla süren, oldukça diyalog ağırlıklı bir filme ivme kazandırmak için birlikte çok fazla çalışmış olmalı. Sade, dikkat çekmeden kendinden emin bir görsel dil kazandırmış.

Film bölümlere ayrılmış olarak ve her birkaç dakikada bir sert siyah ekran geçişleriyle ilerliyor; bu da ona, uzun metrajlı bir film biçiminde gelişen, zamanda geriye giden bir kurgunun yankısını veriyor.

Filmde oyunculukta mükemmel bir takım performansı var. Skarsgard, Reinsve ve Lilleas, baba, kız ve kız kardeş rollerini o kadar gerçekçi bir şekilde canlandırıyorlar ki, kelimeler anlatmaya yetmez. Bilhassa ikinci yarıda Agnes’in daha çok ortaya çıkmasıyla performansı güçleniyor. 

Bu yılın açık ara en iyi filmlerinden birisi. Cannes’daki Jüri Ödülü sonrası Oscar kazanması asla sürpriz olmadı.

Emin Yeğinboy

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu