Bir müzikalden daha ötesi
İnsanlığın içinde bulunduğu çaresizliği, çırpınmayı mizahi güçle birleştiren Miguel de Cervantes’in yazdığı ve ilk cildi 1605’de ikincisi 1615’de yayımlanmış Don Quixote’den bu yana insanlığın bir arpa boyu yol almadığını izlemek, ironiden başka bir şey olamaz. Cervantes gibi sanatın insanı özgürleştirebileceği düşüncesinin hala peşinden koşuyoruz. Keza ideallerin ve iyiliğin de… Onurun gerçeğini iyice yitirdiği bir dünyada, Don Quixote’den farksız gözüküyoruz.
1965’de ilk kez sahnelenen eser, “Man of la Mancha” adıyla Dale Wasserman tarafından metne dönüştürülmüş. Eserin bire bir uyarlaması olarak yazılmamış. Müzikal Cervantes’in kendi hikayesiyle açılır. Asil yazar borcu nedeniyle hapse atılmış ve Engizisyon Mahkemesi tarafından yargılanacağı günü beklemektedir. Ortaçağ karanlığında, hukukun dini hükümlerle belirlendiği mahkemede suçlu bulunması ve idam edilmesi olağandır. Herkese göre bir suç bulunur. Cervantes bir teklif getirir, savunmasını yazdığı Don Quixote hikayesini canlandırarak oynamayı önerir. “Eğleneceksiniz” diyerek de hakimi ve mahkumları kandırır. Böylece seyirci Don Quixote’yi Cervantes’in hayal gücü içinde izlemeye başlar. Hayal ve gerçek dönüşümlerle iç içe geçer.
Her şeyden önce ülke sınırları içinde muhtemelen yapılmış en büyük prodüksiyon Türkçe adıyla Don Kişot. Bir hayal dünyasının içine giriyoruz, görselliğin bu kadar güçlü olduğu bir sahne eseri izlemedim. Her şey inanılmaz koreografik bir bütünlük içinde akıyor. Yer yer dönem ressamlarının tablolarını andıran kurgu ve renkler karşımıza geliyor. Açılıştaki slow motion koreografi içinde oyuncuların bir yumak haline gelmesi adeta bir Bruegel tablosu. Müzik ve kostüm tasarımları olağan üstü. Dekor içinse ayrı bir paragraf açmak lazım. Hakan Dündar’ın dekorları insanı büyüleyici bir dünyaya taşıyor. Oyun, dev bir değirmenin içinde geçiyor. Sistemi temsil eden dişliler ve insan zihninin karmaşık labirenti iç içe bir mekan olarak tasarlanmış. Don Quixote’nin savaşını sadece dış dünyayla değil, kendi iç labirenti içinde yaşadığından, zihinsel karmaşası da temsili olarak tam karşımızda duruyor, bir film setinden farksız…
Koreografiyi tasarlayan Canberk Yıldız yönetmen Işıl Kasapoğlu ile ortak bir dil ortaya çıkarmış. Koreografi müzik, dekor ve kostümlerin bir parçasına dönüşerek metnin ruhunu yansıtıyor. Beni en çok etkileyen Aldonso karakterine hayat veren Zuhal Olcay’ın erkek şiddetine maruz kaldığı sahnedeki güçlü koreografi oldu. Tüm zamanların kadın direnişini canlandıran, intikamını alan bir sekans adeta…
Kostümleri tasarlayan İnci Kangal Özgür, sahnenin bütününü etkileyecek renk paleti seçimlerini özenle yapmış. Çoğu zaman kendimi hareketli bir tabloya bakıyormuş gibi hissettim. Sıcak renkler içinde koreografinin bütünleşmesi birçok prova ve deneyim gerektirmiş olmalı… Emekleri fazlasıyla karşılığının bulmuş.
Oyunculuklardaki seçimleri yere göğe sığdırmam mümkün değil. Selçuk Yöntem, Zuhal Olcay, Sabri Özmener, Yiğit Pakmen, Ceren Aydın, Halise Eryılmaz… liste uzayıp gidiyor. Sancho Panza’yı canlandıran Cengiz Bozkurt’un yerine kısa sürede hazırlanan Sabri Özmener beden dili ve oyunculuğuyla harika bir performans sunuyor.
Ez cümle: Cervantes engizisyonun kararıyla ölüme götürülürken diyor ki; “Dünyanın değişeceğine inanmayı bırakmazsanız. Ve bu inançla mücadeleyi terk etmezseniz zindanlar bile düşlerin sahnesine oradan büyülü yolculukların başlangıcına dönüşebilir.”
İnsanlığın en büyük gerçeği .. Sanat birleştirir, içsel özgürlüğü sağlar !
Emin Yeğinboy




