Bilmediğini bilmek başlangıçtır

Bilinç sahibi olmak, doğası gereği gerçekliğe bir bakış açısından bakmak, yani dünyayı sübjektif bir konumdan deneyimlemektir. Daha objektif bir bakış açısına ulaşmanın yolu, kişinin bu sübjektifliği önce tanıması, sonra çerçeveleyerek anlamaya çalışması ve daha sonra da bu çerçevenin dışına çıkabilmesinden geçer. Yani objektiflik, sübjektifliğin farkına varıldıktan sonra içinden geçilerek elde edilen bir şeydir.

Sokrates’in “Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” sözü, başta alçakgönüllülük gibi görünse de aslında derin bir farkındalığa işaret eder, Sokrates cehaletini itiraf etmektense bilgiye ve kendi bilme kapasitesine karşı objektif bir konum almayı başarabildiğini söyler. Gerçek anlamda öğrenebilmek, ancak “bildiğini” sandığı şeyleri sorgulamaya açabilen bir zihinde mümkün olabilir. Bu nedenle bu söz kendi düşüncesinin sınırlarını görebilen, kendi sübjektivitesinin farkına varabilen bir bilincin çıkış noktasıdır.

Antik Yunanda iki bin beş yüz yıl önce sezgisel olarak tanımlanan bu hal, bugün nörobilimin somut bir kavramı olan metacognition, yani üst biliş olarak ele alınır. Kişinin kendi düşünce sürecini gözlemleyebilme, kendi bilgisinin ve bilgisizliğinin sınırlarını fark edebilme yeteneği olan metacognition, felsefenin sezgi yoluyla ulaştığı bir kavrayışı bugün nörobilimsel olarak ölçülebilir bir bilişsel beceri olarak inceler. Beynin ön bölgesinde işlenen bu süreç, kişinin kendi düşüncesine bir adım geriden bakabilmesini; düşüncelerini, inançlarını ve yargılarını dışarıdan bir gözlemci gibi değerlendirebilmesini sağlar. Çünkü kendi düşüncesini gözlemleyebilen bir kişi, o düşüncenin hangi çerçeveden geçerek oluştuğunu da fark etmeye başlayabilir.

Düşünce çerçeveleri ancak bilinçli bir şekilde gözlemlendikçe farkına varılabilir. Kendi doğrularını sorgulamadan inanan kişi, var olan düşünce kalıplarının dışına çıkamaz; kemikleşmiş perspektifleri kıramaz. Bu yüzden Sokrates’in “hiçbir şey bilmiyorum” demesi, aslında öğrenmenin ve bilişsel gelişimin ön koşulunu tanımlamasıdır.

Bilmediğini bilmek, bilmenin başlangıcıdır. Metacognition yeteneği ile kendi düşünce sürecini gözlemleyebilen bir bilinç, o düşüncenin bir çerçevenin içinden geçerek var olduğunu görebilir ve ancak çerçeveyi çerçeve olarak görebilen bir bilinç, onun dışında da bir gerçeklik olabileceğini düşünebilir. Bu noktada metacognition, soyut bir bilişsel beceri olmaktan çıkıp olguyla kurulan ilişkinin kendisini belirleyen bir araca dönüşür.

Çerçevesinin farkında olan kişi, hala bir bakış açısından bakar, bakış açısını tamamen objektifliğe ulaştırmak mümkün değildir ama bu bakış açısının kendisini bir gözlem nesnesine dönüştürebilir. Kullanılan çerçevelerin farkındalığı kişiyi olgunun gözlemcisi yaparken; farkındasızlık onu, olgunun farkında olmadan inşa edicisi haline getirir. Kullandığı çerçeveyi göremeyen kişi için gözlem ile şekillendirme arasındaki sınır kaybolur; olguyu gözlemlediğini sanırken, onu çerçevenin sunduğu kategoriler  içinde yeniden şekillendirir. Çerçevesinin farkında olan kişi, hala bir bakış açısından baksa da, bu bakış açısı bir gözlem nesnesine dönüştüğünden olguya bakarken, aynı zamanda kendisinin nasıl baktığını da görebilir. Bu ona kendi sübjektifliğini revize edebilen bir gözlemci konumu sağladığından, çerçevesinin farkında olmayan kişinin aksine gözlem ile şekillendirme arasındaki sınırı farkında olur.

Farkında olmayan kişi olguyu gözlemlediğini sanırken, aslında onu çerçevenin sunduğu kategoriler içinde yeniden üretir; çerçevenin dışında kalan bir gerçeklik tanımayı bırakır. Bu durumda çerçeve, kullanılan bir araç değil; sorgulamanın kendisini belirleyen bir zemine dönüşür..

Nietzsche’nin olgu diye birşey olmadığı olguların sadece yorumlanış biçimleri olduğu düşüncesi gerçekliğin somut bir şekilde var olmadığını sadece belirli çerçevelerden var olanın algısal anlamda şekillenerek bizlerde bir yer edinmesi sürecini açıklar. Yol uzundur…

Valeri Hemsi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu