Lozan’la yaşamak
Tam 103 yıl önce imzalandı “Lozan Barış Antlaşması”. Antlaşma, arşiv raflarında yerini almış bir belge değildir. Bu nedenle yazımın başlığını “Lozan’la yaşamak” olarak belirledim. Çünkü Lozan’ı yalnızca geçmişte kalmış tarihî bir metin olarak görmek, onu eksik okumaktır.
Bugün uluslararası sistem büyük bir dönüşüm içerisinde. Rusya-Ukrayna çatışması bize sınırların hâlâ güç kullanılarak değiştirilmeye çalışılabileceğini gösterdi. İsrail-Filistin çatışması, İran ABD/İsrail gerilimi ve Doğu Akdeniz’de giderek yoğunlaşan askerî hareketlilik ise coğrafyanın önemini hiçbir zaman kaybetmediğini yeniden ortaya koydu.
NATO yeni güvenlik anlayışını tartışmakta. Avrupa yeni savunma mimarisini oluşturmaya çalışmakta. Hint Pasifik’te yükselen rekabet küresel güç dengelerini değiştirmekte. Enerji hatları yeniden şekillenmekte. Yapay zekâ, siber güvenlik ve uzay teknolojileri devletlerin güvenlik anlayışını dönüştürmekte. Kısacası dünya değişmekte. Ancak dikkat ediniz… Teknoloji değişebilir. Silah sistemleri değişebilir. Ekonomik güç merkezleri değişebilir. Fakat devletlerin varlığını ayakta tutan temel ilkeler; egemenlik, uluslararası tanınma, toprak bütünlüğü, bağımsızlık, uluslararası eşitlik değişmez. Lozan tam da bu ilkelerin Türkiye Cumhuriyeti açısından hukukileştiği metindir.
Bugün zaman zaman Lozan hakkında birbirinden farklı değerlendirmeler yapılmakta. “Lozan bir zafer miydi?” sorusu gündeme getirilmekte. Kimi zaman gerçekle hiçbir ilgisi olmayan “gizli maddeler” gibi şehir efsaneleri dolaşıma sokulmakta. Kimi zaman da antlaşma, yalnızca birkaç ada üzerinden tartışılmakta. Oysa tarih, sloganlarla değil; belgelerle okunur. Siyasi tarih, duygular üzerinden değil; dönemin uluslararası güç dengeleri dikkate alınarak değerlendirilir. Bu nedenle Lozan’ı değerlendirirken bugünün şartlarıyla değil, 1923 yılının güç dengeleriyle düşünmek gerekir ki tarihe doğru bakış bunu gerektirir.
Türkiye Cumhuriyeti, Lozan ile yalnızca savaşın galibi olarak değil, uluslararası toplumun eşit bir üyesi olarak kabul edilmiştir. Bu yönüyle Lozan, askeri başarının hukuk diliyle tescilidir. Türk diplomasisinin Lozan’daki başarısı da tam burada ortaya çıkmaktadır. İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyeti tarihin belki de en zor diplomatik müzakerelerinden birini yürütmüştür. Karşılarında I. Dünya Savaşını kazanan büyük devletlerin temsilcileri vardı. Türkiye ise yıllarca süren savaşlardan çıkmış, insan gücü ve ekonomik kaynakları son derece sınırlı bir ülkeydi. Buna rağmen Türk diplomasisi, askerî başarıyı uluslararası hukukla taçlandırmayı başardı.
Lozan’ın asıl büyüklüğü burada yatmaktadır. Çünkü savaş meydanında kazanılan bir zafer, hukuk masasında korunamadığı takdirde kalıcı olamaz. Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele’nin askerî safhasını büyük taarruz ile tamamlamıştı. Ancak savaşın kazanılması, devletin kurulduğu anlamına gelmiyordu. Bir devletin uluslararası toplum tarafından tanınması gerekiyordu.
Uluslararası hukukta antlaşmalar, devletlerin hak ve yükümlülüklerini belirleyen temel metinlerdir. Devlet yapıları değişebilir. Hükûmetler değişebilir. Hatta uluslararası sistem dönüşebilir. Fakat antlaşmalar, yürürlükte kaldıkları sürece hukuk üretmeye devam ederler. Lozan’ın asıl gücü de buradadır.
Zaman zaman gençler bana “Lozan, neden önemlidir?” sorusunu yöneltiyor. Ben de onlara şu cevabı veriyorum: Siz bugün pasaportunuzla dünyaya açılabiliyorsunuz çünkü uluslararası hukukta tanınan bağımsız bir devletin vatandaşlarısınız… Çünkü bayrağınız Birleşmiş Milletler’de dalgalanıyor… Çünkü kendi devletiniz adına karar alma hakkına sahipsiniz… Ve bütün bunların tarihsel arka planında millî mücadele kadar Lozan da var.
Lozan’da en önemli kazanımlardan biri, kapitülasyonların kesin olarak kaldırılmasıdır. Bu konu çoğu zaman yeterince üzerinde durulmayan ama Cumhuriyet’in geleceğini doğrudan etkileyen tarihî bir dönüm noktasıdır. Çünkü ekonomik bağımsızlığı olmayan bir devletin siyasi bağımsızlığı da uzun süre korunamaz. Lozan ile bu sistem sona ermiştir.
Tüm bu nedenlerle Lozan’ı yalnızca bir “barış antlaşması” olarak tanımlamak eksik kalır. Aradan yüz yılı aşkın süre geçti. Peki neden hâlâ Lozan konuşuluyor? cevap aslında son derece açıktır.
Bazı antlaşmalar yalnızca geçmişi kapatır. Bazı antlaşmalar ise geleceği inşa eder. Lozan ikinci gruptadır. Bugün yaşadığımız coğrafyanın siyasal ve hukuki çerçevesi büyük ölçüde Lozan’da şekillenmiştir. Dolayısıyla biz bugün Lozan’ı anmıyoruz. Biz aslında Lozan’la yaşamaya devam ediyoruz.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında bize düşen görev Lozan’ı sloganlarla değil, bilgiyle anlamak… tartışmaları duygularla değil, belgelerle yürütmek… Ve Cumhuriyet’in kurucu diplomatik mirasını, değişen dünyanın şartları içinde aynı kararlılıkla geleceğe taşımaktır.
Unutmayın “barışı korumak, onu kazanmaktan daha zordur.”
Ragıp Kutay Karaca




