Bilimin Kalbi, Müziğin Nefesi

 

Prof. Dr. Özge Altun ile prematüre bir bebeğin 17 yıllık yolculuğundan doğan umut konseri ..

Bir yanda kuvöz başında tutulan nefesler… Diğer yanda yıllar sonra aynı nefesle çalınan notalar…

Bu röportaj, bilimin yaşattığı bir hayatın, müzikle anlam bulduğu o eşsiz anın hikayesi…

Tıp ile müzik… Biri yaşamı kurtarır, biri anlamlandırır. Sizin hikâyenizde bu iki  dünya ne zaman kesişti?

Müzik hayatıma çok erken girdi. Okuma yazmayı öğrenmeden önce notaları öğrenme şansım oldu; adını koyamadığım hisleri kelimelerden önce müzikle buldum. Çalıştıkça disiplin kazandıran, çaldıkça insanın içine dokunan bir dünya… Aslında tıpla benzerliği de burada: Her ikisi de emek ister, her ikisi de bir başkasının hayatına dokunma sorumluluğunu ve mutluluğunu taşır.

Tıp ise hayatıma daha çocukken temas etti. Üç yaşımdayken prematüre doğan kardeşim “yaşamaz” denilerek eve gönderildi; annemin evde kurduğu o küçük yoğun bakım, bir canın yaşamının nasıl özenle tutulduğunu bana ilk kez gösterdi. Sonra çocukluğumuz hastanelerde geçti ve ben doğal olarak çocuk doktorluğuna, özellikle de prematüre bebeklere yöneldim.

Bu iki dünya benim için bir noktada kesişmedi; aslında hep yan yana yürüdü. Müzik bana yaşamın anlamını, tıp ise o yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu öğretti.

Prematüre doğan bebeklerin hayata tutunma çabası, çoğu zaman dışarıdan görülmeyen çok özel bir ritme sahiptir. Bu ritmi yıllardır izleyen bir hekim olarak, bu erken doğum hikâyeleri sizde nasıl bir iz bıraktı?

Prematüre bebeklerin ritmi bence çok kendine özgü. Hayata beklenmedik bir anda, sanki kendi istedikleri zamanda başlıyorlar. Bu yüzden ben onlara hep “özgür ruhlar” derim.

Yoğun bakım süreci ise inişleri çıkışları olan, yer yer nefes kesen bir yolculuk… Türkçede karşılığını tam bulmak zor ama bir tür duygu treni. Bizi ve aileleri o inişlerde ayakta tutan şey ise hep aynı: Umut.

Taburculukla birlikte her şey bitmiş olmuyor; prematüre büyütmek bir maratondur. Maraton derken şunu kastediyorum: Yol uzun, tempo değişken, zaman zaman yorucu… Ama hiçbir zaman tek başınıza koşmuyorsunuz. Aile, hekimler, hemşireler, çevrenizdeki destek halkası—hepsi sizinle birlikte bu uzun yolu koşuyor.

Yıllar boyunca bu yolculukta o kadar çok mucizeye, o kadar sihirli hikâyeye tanıklık ettim ki… Belki de bu yüzden hâlâ hayata umutla bakabiliyorum. Her gün elimden gelenin en iyisini yapma isteğimin ve yaşamdan keyif alma çabamın kaynağı, prematüre bebeklerin bana öğrettiği o benzersiz ritimdir. Sabır ve istikrarla minik adımların ne kadar yüksek olursa her dağı aşabileceğine inanıyorum.

Akademik yolculuğunuz boyunca prematüre bebekler üzerine birçok çalışma yürüttünüz. Bu çalışmalar içinde sizi en çok dönüştüren an hangi andı?

Prematüre bebeklerle ilgili yürüttüğüm akademik çalışmalar bana çok şey öğretti; ama beni en çok dönüştüren an, bilimsel bir bulgu değil, yıllar önce tanıştığım küçücük bir bebekti: Can.

Can, 24 haftalık doğmuş, avuç içime sığacak kadar küçük, yaşam sınırında bir prematüre bebekti. Bugün ise 18 yaşında, güçlü ve hayat dolu bir genç.

Onun uzun yolculuğuna eşlik ederken şunu çok net gördüm:

Prematüre bir bebek büyütmek sadece tıbbi bir süreç değildir; bir ailenin yeniden şekillenen hayatının, dayanıklılığının ve öğrenme yolculuğunun da hikâyesidir.

Ailesiyle yıllar boyunca kurduğumuz bağ, hekimliğin sadece yoğun bakım duvarları arasında değil, taburculuktan sonra da devam eden bir yolculuk olduğunu fark ettirdi bana. Can’ın ailesiyle birlikte hâlâ yan yana yürümemiz, “Ailelerin bu yolculuğun her aşamasında destek alabileceği bir yapı mümkün mü?” sorusunu doğurdu.

NestNeo tam da bu sorudan doğdu. NestNeo sadece bir uygulama değil; aile merkezli bakım yaklaşımının dijital hâli. Bilimsel bilgiye kolay ve güvenilir bir şekilde erişim sağlayan, aileyi yargılamadan ve yormadan destekleyen, yenidoğandan 6 yaşa kadar her adımda rehberlik sunan ve yapay zekâ ile kişiye özel öneriler üreten kapsamlı bir ekosistem.

Ve en değerli yanı da şu: NestNeo’yu Can’ın ailesiyle birlikte kurduk.

Bir prematüre bebeğin hayata tutunma hikâyesi, bugün yüzlerce annenin ve babanın yanında duran dijital bir destek yapısına dönüştü.

Belki de beni en çok dönüştüren an, yıllarca süren akademik birikimimin, sahada gördüğüm ihtiyaçların ve ailelerden aldığım tüm geri bildirimlerin; bilimle şefkati birleştiren böyle bir projede karşılık bulduğunu gördüğüm o andı.

Ege Üniversitesi’ndeki prematüre bebekler için yardım konserleri artık bir gelenek haline geldi. Bu konserlerin çıkış noktası neydi? Bir hekim nasıl oldu da kendini sahnede buldu?

Bu konserlerin hikâyesi 2018 yılında başladı. Amacımız, Ege Üniversitesi’ndeki aile merkezli yenidoğan yoğun bakım ünitemizin koşullarını iyileştirmek, anne ve bebeğin ayrılmadan bakım sürecine devam edebileceği çağdaş bir ortam yaratmaktı. Birçok yardım konseri düzenleyerek çok değerli bağışçılara ulaştık ve bugün “Gönül Külahçıoğlu Aile Merkezli Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi” en gelişmiş teknolojiyle anne ve bebeği bir arada tutan, tetkik ve tedavinin kesintisiz sürdürülebildiği örnek bir ünite hâline geldi.

Bu konserler sayesinde yalnızca bir ünitenin fiziksel koşullarını değil, aynı zamanda aile merkezli bakım anlayışımızı da görünür kıldık. Polikliniklerimizi yeniledik, hatta Türkiye’nin ilk neonatal simülasyon laboratuvarını kurduk.

Prematüre ailelerimiz bu süreçte bize inanılmaz bir güç verdiler; destekleri yolculuğun en ilham verici kısmı oldu.

Ben sahneye çıkmaya yabancı biri değilim; yıllardır yüzlerce bilimsel konferansta konuştum. Ancak müzikle sahnede olmak bambaşka bir deneyim. Flüt benim için hep içsel bir alan oldu; dış motivasyona ihtiyaç duymadan, kendi kendini tamamlayan bir mutluluk.

Bu yıl Defne ile sahneye çıkmak, onun prematüre bir bebekten konservatuvar öğrencisine uzanan yolculuğunu görünür kılmak, benim için çok özel bir anlam taşıdı. Bu uzun, umut dolu hikâyeyi diğer ailelere bir ışık olarak sunabilmek tarifsizdi.

Bir hekim olarak sahnede bulunmak, aslında mesleki yolculuğumun müzikle kesiştiği en anlamlı anlardan biri oldu. Hem bir teşekkür, hem bir umut, hem de prematüre bebeklerin sessiz kahramanlığını hatırlatan bir buluşma.

Bu konserler sadece müzik değil, bir dayanışma dili aslında. Sizce bu etkinlikler prematüre ailelerde nasıl bir etki yaratıyor?

Bu konserlerin prematüre ailelerde yarattığı en önemli etki, bence şudur: Yalnız olmadıklarını görmek.

Aynı yolculuğu paylaşan aileler bir araya geliyor; hem kendi geçmişlerine hem de prematüre yolculuğunun başındaki bebeklere katkıda bulunduklarını bilmek, onlara büyük bir güç veriyor.

Başarı hikâyeleri aileler için çok kıymetli. Bu yılki konser özellikle ilham vericiydi; sahneden sonra birçok aile çocuklarını müzikle buluşturmak istediklerini söyledi.

Ve çocuklar… O heyecan bambaşka.

“Ben de Defne gibi piyano çalacağım,”

“Ben de senin gibi flüt çalacağım,”

diyen o minik prematüre mezunlarını görmek tarifsiz bir mutluluk.

Carl Gustav Jung’un çok sevdiğim bir sözü vardır:

“İnsanı var eden, yapacağını söylediği şeyler değil; gerçekten yaptıklarıdır.”

Hatta bir adım ötesi, bence, kararlılıkla sürdürdüklerimizdir.

Ben kaç saat boyunca müziğin beyin gelişimine katkısını anlatsam da; sahnede benim gerçekten çalmam, Defne’nin ise prematüre bir bebekten konservatuvar öğrencisine uzanan yolculuğunu bizzat sergilemesi, tüm sözlerden daha etkili oluyor. Ailelerin yüreğine en çok dokunan şey de bu oluyor.

2008’de 29. haftada, 1100 gram doğan bir bebek… 2025’te bir konservatuvar öğrencisi olarak sizinle aynı sahneyi paylaşıp piyano çalıyor. Bu nasıl bir döngü? İlk duyduğunuzda ne hissettiniz?

Bu sorunun yanıtı benim için hâlâ tam anlamıyla kelimelere sığmıyor. Çünkü Defne ile sahnede yan yana durduğum an, yaşadığım şeyden önce hissettiğim şeye inanamadım.

Zamanla ilgili hep böyle bir algım vardır; bana doğrusal değil, döngüsel gelir. O akşam sahnede Defne’ye baktığımda da tam olarak bunu hissettim:

Sanki geçmiş ve bugün aynı anda önümdeydi.

Bir yanda 17 yıl önceki Özge, küçücük bir kuvözün başında, bir bebeğin nefesini izleyen genç bir hekim…Diğer yanda bugün, aynı bebeğin, artık bir konservatuvar öğrencisi olarak piyano başında yanımda durduğu sahne…

Bu iki görüntünün aynı anda zihnime dolması gerçekten baş döndürücüydü. Bir film sahnesi gibi, insanın kendi hayatını dışarıdan izlediği anlardan biri.

Akademik hayat boyunca doçent olabilirsiniz, profesör olabilirsiniz, ulusal ve uluslararası pek çok ödül alabilirsiniz, yüzlerce makale yayımlayabilirsiniz, projeler yapabilirsiniz… Bunların hepsi kıymetli, gurur verici. Ama hiçbiri, Defne ile o sahnede yaşadığım an kadar büyülü değil.

Çünkü sonunda şunu anlıyorsunuz: İnsanı asıl dönüştüren şey unvanlar, ödüller, sayılar değil; kurulan insani bağlar.

Bir bebeğin yaşam yolculuğuna tanıklık etmek ve yıllar sonra o bebeğin sizinle aynı sahnede kendi müziğini üretmesine şahit olmak… Bu, mesleki hayatımın en olağanüstü deneyimlerinden biri oldu.

Sizce bu buluşma Türkiye’de prematüre bebeklerle ilgili farkındalığa nasıl bir katkı sağlar?

Prematüre doğum hem Türkiye’de hem dünyada önemli bir halk sağlığı konusudur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her yıl yaklaşık 15 milyon bebek prematüre doğuyor; Türkiye’de de her 10 bebekten biri zamanından önce dünyaya geliyor. Tıptaki gelişmeler yaşam şansını belirgin biçimde artırsa da toplumdaki farkındalık aynı hızla gelişmeyebiliyor.

Her yıl 17 Kasım Dünya Prematüre Farkındalık Günü kapsamında farklı etkinlikler düzenleniyor; ancak bu yıl yaşadığımız buluşma çok daha farklı bir yerde durdu.

Bir prematüre bebeğin17 yıl sonra sahnede konservatuvar öğrencisi olarak doktoruyla müzik yapması, farkındalık çalışmalarının ulaşmayı arzuladığı mesajı tek bir anda somutlaştırdı: Zorlu başlangıçlar, güçlü devam hikâyelerine dönüşebilir.

Bu performansın medyada ilgi görmesi de bunun bir göstergesiydi. Geniş kitlelere ulaşması, prematüreliğin yalnızca tıbbi bir terim olmadığını; bir yolculuk, bir mücadele, aynı zamanda büyük bir potansiyel olduğunu hatırlattı.

Bugün prematüre bakımının dünyada geldiği noktada aileler sürece çok daha fazla dahil ediliyor. Bakım anlayışı aile merkezli ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınıyor; taburculuk sonrasında da destek kesintisiz biçimde devam ediyor. Artık yalnızca tek bir bebeğe değil, o bebeğin etrafındaki tüm ekosisteme bakan bir anlayış yaygınlaşıyor.

Bir bebeğin ve ailenin dönüşümünde reçete edilen ilaçlardan çok daha fazlası var; bağ kurmak, süreklilik sağlamak ve ailelerin kendileri gibi ne kadar çok prematüre yolcusu olduğunu fark etmelerini sağlamak… Bu tür buluşmalar tam da bunu görünür kılıyor.

O gün salonda bulunan prematüre annelerinden biri ve arkadaşları, prematüre bebekler için bere örmek üzere bir grup kurdular. Bu, farkındalığın ne kadar hızlı ve doğal bir şekilde eyleme dönüşebileceğinin en güzel örneklerinden biri. Çünkü farkındalık bazen büyük kampanyalarla değil, insanların “Ben de bir şey yapabilirim” dediği o küçük ama anlamlı adımlarla başlar.

Kısacası, Defne’nin sahnedeki varlığı yalnızca bir müzik performansı değildi; prematüre bebeklere dair umudun görünür hâliydi.

Umudu görünür kılan her hikâye ise farkındalığı katbekat artırır.

Neonatoloji hızla dönüşüyor. Sizin akademik katkınız nerede duruyor?

Neonatoloji bugün hem bilimsel hem teknolojik açıdan olağanüstü bir hızla dönüşen bir alan. Benim akademik yolculuğum da bu dönüşümün birkaç farklı eksenine dokunma fırsatı verdi.

Öncelikle, prematüre bebeklerin taburculuk sonrası izlem protokollerinin geliştirilmesi ve standardize edilmesi üzerine uzun yıllardır çalışıyorum. Çünkü prematüre bakımının yoğun bakım kapısıyla sınırlı olmadığını, asıl yolculuğun taburculukla başladığını çok iyi biliyorum. Bu nedenle aile merkezli, sürdürülebilir ve erişilebilir izlem modelleri oluşturmak benim için hep öncelikli oldu.

Bir diğer önemli alan ise yenidoğanda ağrı yönetimi. Hem farmakolojik hem de non-farmakolojik yöntemlerin etkin kullanımı, bebeklerin yaşam kalitesi ve nörogelişimsel sonuçları için kritik. Bu konuda hem klinik uygulamaların hem de eğitim süreçlerinin güçlendirilmesine katkı sunmak benim için çok değerli.

Ayrıca son yıllarda neonatolojide yapay zekâ ve dijital sağlık uygulamaları üzerine çalışıyorum. Klinik karar destek sistemlerinden ailelere yönelik dijital bilgilendirme modellerine kadar uzanan bu alanda, insan dokunuşunu kaybetmeden teknolojiyi kullanmanın yollarını araştırıyorum. NestNeo da bu yaklaşımın bir sonucu aslında, bilimsel doğruluğu, şefkati ve teknolojiyi bir araya getiren bir model.

Bir diğer odak alanım ise simülasyon temelli eğitim. Türkiye’de neonatoloji alanında kurulan ilk neonatal simülasyon laboratuvarının geliştirilmesine öncülük etmek, hem öğrencilere hem sağlık profesyonellerine güvenli bir öğrenme ortamı sunmak açısından önemli bir adım oldu.

Bütün bu çalışmaların ortak noktası aslında şu:

Yenidoğan bakımını sadece klinik bir hizmet alanı olarak değil, bir kültür, bir yaklaşım ve bir bütün olarak geliştirmek.

Benim en büyük akademik katkımın da, yenidoğan bakımını erişilebilir, sürdürülebilir, aile merkezli ve insan odaklı bir çizgide güçlendirmek olduğunu düşünüyorum.

Prematüre bebeklerde müziğin etkisine dair gözlemleriniz oldu mu?

Evet, hem bilimsel çalışmalar hem de klinik deneyimlerim prematüre bebeklerde müziğin etkisini çok net gösteriyor. Bebekler anne karnında 25. haftadan itibaren sesleri duymaya başlıyor. Orası ritmik, düzenli ve güvenli bir ses dünyası… Yenidoğan yoğun bakıma geldiklerinde ise bu düzen bozuluyor; yerini cihaz sesleri, alarmlar ve kesintili uyaranlar alıyor.

Müzik tam da bu noktada devreye giriyor. Doğru ritim ve doğru seslerle uygulandığında, bebeklere anne karnındaki o tanıdık güven hissini yeniden sunuyor. Streslerinin azaldığını, solunumlarının daha düzenli hale geldiğini, ağrıya daha iyi dayandıklarını ve uykuya geçişlerinin kolaylaştığını görüyoruz. Beslenme süreçlerinin de olumlu etkilendiğine dair çok sayıda gözlem var.

Ama bence müziğin en değerli tarafı şu: Anne ve bebeği birbirine yaklaştırıyor.

Küvözün başında bir annenin bebeğine fısıldadığı bir ninni… Bazen kelimelerle, bazen sadece sesin sıcaklığıyla… Bu temasın etkisini ölçmek imkânsız, ama hissetmemek de mümkün değil.

Müzik iyileşmeye eşlik eden çok güçlü bir destek. Prematüre bebeklerin dünyasında belki de en yumuşak, en incitmeyen dokunuş.

Ve işin en güzel yanı, bu yolculuk büyüyünce de devam edebiliyor. Bir zamanlar küvözde kalp atışını yatıştıran sesler, yıllar sonra bir çocuğun sanatla, müzikle kurduğu bağa dönüşebiliyor. Defne’nin sahnede piyano çalarken yanımda durması bunun en etkileyici örneklerinden biri.

Şimdi biz de Defne ile birlikte müziğin yoğun bakım sürecine nasıl daha bilinçli ve sistematik bir şekilde dahil edilebileceğini araştıran projeler üzerinde çalışıyoruz.

Çünkü müziğin prematüre bebekler için sadece güzel bir anı değil, gelişimsel bir fırsat

Konseri bilim ve sanatın manifestosu olarak tanımlayanlar var. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Beni tanıyanlar bilir; ben bilimi de sanatı da hayatın iki ayrı alanı olarak görmem. İkisi de aynı yere dokunur: insana. Bilim yaşamı uzatır; sanat ise o yaşamın neden kıymetli olduğunu hatırlatır. Biri nefesi korur, diğeri nefese anlam verir.

Bu konseri “bilim ve sanatın manifestosu” olarak tanımlayanlar olduğunda önce bu tanımın büyüklüğünü düşündüm; sonra özü itibarıyla ne kadar doğru olduğunu fark ettim. Çünkü o akşam sahnede aslında bir müzik performansı değil, iki dünyanın kesiştiği bir an vardı: Bir prematüre bebeğin, Defne’nin, yıllar sonra müziğiyle kendi hikâyesini anlatması… Ve onun yanında, bu yolculuğun bilimsel tarafına yıllarca emek vermiş bir hekim olarak benim durmam. Bu buluşma, bilimsel çabanın ve sanatsal ifadenin birbirini ne kadar tamamladığını gösterdi.

Benim için bu konser; “Bilim olmadan yaşayamayız, sanat olmadan yaşadığımızı hissedemeyiz” cümlesinin somutlaşmış hâliydi.

Eğer o gün sahnede prematüre bebeklerin potansiyelini, emeğin neye dönüşebileceğini, insan bağlarının gücünü ve sanatın iyileştirici yanını aynı anda gösterebildiysek, bu tanımı kabul etmekten mutluluk duyarım. Çünkü hem bilimin hem müziğin kalbinde aynı gerçek yatar: İnsanı insan yapan şey yalnızca hayatta kalmak değil; hayata anlam katabilmektir.

Neşem Yaşar

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu