Arpın Tellerinde Anadolu’nun Nefesi: ARPANATOLİA
Bir tarafta arpın zarif ve görkemli sesi, diğer tarafta Anadolu’nun binlerce yıllık nefesi… Çağatay Akyol ile Ferhat Erdem’in 2012’de kurduğu Arpanatolia, ilk bakışta birbirine uzak görünen bu iki ses dünyasını aynı sahnede buluşturarak türküleri yalnızca yeniden yorumlamıyor; toprağın hafızasını bugüne taşıyor. Arpanatolia’nın doğuşunu, Hollanda Kraliçesi’nin önünde verilen ilk konserin heyecanını, dünyanın farklı coğrafyalarında kurduğu kültür köprülerini ve gelecek hayallerini Çağatay Akyol’la konuştuk.
Arpanatolia 2012’de sizin ve Ferhat Erdem’in yollarının kesişmesiyle doğuyor. Bir tarafta Batı klasik müziğiyle özdeşleşmiş arp, diğer tarafta Anadolu’nun çok eski nefesli çalgıları… Bu iki ayrı müzik dünyasını bir araya getirme fikri nasıl ortaya çıktı? Arpanatolia’nın doğduğu o ilk anı anlatır mısınız?
Arpanatolia’nın temelleri, 2008 yılında Oğuz Elbaş’ın öncülüğünde gerçekleştirdiğimiz Avrupa Birliği projesiyle atıldı. Hitit müziğini konu alan bu kapsamlı projede; Hitit müzisyenlerinin yaşantılarını, kullandıkları çalgıları ve bu çalgıların taşıdığı anlamları araştırdık. Dönemin enstrümanlarından oluşan bir orkestra kurduk; çalgıların hem özgün biçimleri hem de yeniden tasarlanmış hâlleri üretildi. Çalışma, anlatı, tiyatro ve müziği buluşturan bir müzikal olarak sahnelendi ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde konserler verdik.
Proje tamamlandıktan sonra Ferhat Erdem’le şu sorunun peşine düştük: Hititlerden günümüze ulaşan lir ve üflemeli çalgılarla; mey, tambur, sipsi, ney, cura, bendir ve dümbelek gibi Anadolu’nun bağrından doğan enstrümanları neden aynı müzikal dilde buluşturmayalım?
Başlangıçta tereddütlüydük. Arpın diğer geleneksel çalgılarla uyum sağlayıp sağlayamayacağını bilmiyorduk. Fakat ilk denememizde, tınılar arasında olağanüstü bir kardeşlik ve güçlü bir sentez ortaya çıktı. Arpanatolia’yı işte bu buluşmadan doğurduk.
2012 yılında dünyaya gelen Arpanatolia, zaman içinde farklı sahnelerde konserler vererek tanınmaya başladı. Bugün yalnızca müzik yapan bir topluluk değil; Anadolu’nun kadim seslerini bugünün dünyasına taşıyan, kültürel belleği yaşatan ve kuşaklar arasında güçlü bir köprü kuran özgün bir müzik projesidir.
Arpanatolia’nın ilk konserini 2012’de Hollanda’nın Venlo kentindeki EXPO’da, Hollanda Kraliçesi’nin de bulunduğu bir etkinlikte verdiniz. Henüz yolun başındaki bir topluluğun ilk konserini böylesine uluslararası bir ortamda vermesi size ne hissettirdi? O konserden bugün hâlâ hatırladığınız bir an var mı?
Elbette. Arpanatolia, 2012 yılında kurulduktan hemen sonra ilk konserini Hollanda’nın Venlo kentinde düzenlenen EXPO’da verdi. Açıkçası bu teklif bize son derece beklenmedik ve heyecan verici bir biçimde ulaştı. Dönemin Genel Müdürü Sayın Remzi Buharalı, sanat ve müzik alanında çok kıymetli bir isimdir. Düzenlediği konser ve festivallerle ülkemizin kültür-sanat hayatına önemli katkılarda bulunmuştu. Arp atölyesinden doğan, farklı ve özgün bir grubumuz olduğunu söyleyerek bizi EXPO’ya önermeyi teklif etti.
Böylesine önemli bir organizasyonda yer alma düşüncesi bizi büyük bir heyecana sürükledi. Çünkü EXPO’lar, ülkelerin kültürlerini ve birikimlerini dünyaya tanıttıkları, neredeyse olimpiyatlar kadar kapsamlı ve prestijli organizasyonlardır. Biz de hem büyük bir onur hem de ilk konserimizi verecek olmanın heyecanıyla Hollanda’ya gittik ve Türkiye standında sahne aldık.
O konserden hafızamda kalan en özel an, Hollanda Kraliçesi’nin bizi dinlemesiydi. Arp ile neyin aynı müzikal yapı içinde buluşması, o dönem için dünyada belki de ilk kez karşılaşılan son derece özgün bir birliktelikti. Bu sıra dışı oluşum doğal olarak onun da ilgisini çekmişti. Biz de hem kendi müziğimizden hem de uluslararası dinleyicinin ilgisini çekebileceğini düşündüğümüz eserlerden oluşan özel bir repertuvar hazırlamıştık.
Hollanda Kraliçesi’nin yalnızca iki metre önümüzde durarak bizi büyük bir dikkatle dinlemesi ve zaman zaman yanındakilere dönerek müziğimiz hakkında değerlendirmelerde bulunması, bugün bile bütün canlılığıyla hatırladığım unutulmaz bir andır. Henüz yolun başındaki bir topluluğun ilk konserinde böylesine özel bir ilgiyle karşılaşması, hepimiz için tarifsiz bir gururdu. O konserin yalnızca Arpanatolia açısından değil, Türkiye’nin kültürel ve sanatsal temsili bakımından da son derece önemli olduğuna inanıyorum.
Çünkü Arpanatolia, yalnızca konser veren bir müzik topluluğu değildir. Binlerce yıllık Anadolu kültürünü müzik aracılığıyla bugüne taşıyan; yüzyıllar, hatta binyıllar öncesinin yaşamını, duygusunu ve hikâyelerini günümüz insanıyla buluşturan kültürel bir oluşumdur.
Konserlerimiz bu nedenle oldukça canlı ve etkileşimli geçer. Dinleyicilerimizle konuşur, seslendirdiğimiz türkülerin hikâyelerini anlatır ve kullandığımız enstrümanları tanıtırız. Bu anlatımlar, Ferhat Erdem’in kendine özgü ve etkileyici üslubuyla âdeta hayat bulur. Dolayısıyla Arpanatolia’nın sahnesi yalnızca müzikal bir dinleti değil; aynı zamanda Anadolu’nun tarihine, kültürüne ve kadim seslerine açılan zengin bir yolculuktur.
Arpanatolia Anadolu türkülerini yalnızca farklı enstrümanlarla seslendiren bir topluluk değil; eserleri yeniden yorumlayan ve adeta başka bir ses dünyasına taşıyan bir proje. Bir türküyü Arpanatolia repertuvarına alırken neye göre seçiyorsunuz ve o eserin özünü kaybetmeden yeniden yorumlamanın sınırını nerede çiziyorsunuz?
Konserlerimizi interaktif bir anlatım üzerine kuruyoruz. Buradaki temel amacımız, kendi türkülerimizi evrensel bir müzik diliyle dünyaya aktarırken Anadolu’yu da bütün zenginliğiyle anlatabilmek. Bu nedenle repertuvarımızı oluştururken yalnızca müzikal açıdan değil; eserlerin taşıdığı tarihsel, kültürel ve anlatısal değer bakımından da son derece titiz davranıyoruz.
Repertuvarımız, Âşık Veysel’den Yunus Emre’ye, Yörük türkülerinden binlerce yıllık mitolojik hikâyeler taşıyan eserlere kadar uzanan çok geniş bir kültürel zaman dilimini kapsıyor. Ancak eserleri seçerken dinleyici kitlesini ve konserin temasını da mutlaka dikkate alıyoruz. Çünkü anlatımlı konserler gerçekleştirdiğimiz için repertuvardaki her türkünün bir önceki ve bir sonraki eserle anlam bağı kurması gerekiyor. Konser boyunca yaptığımız anlatımlarla bu bağı güçlendiriyor ve dinleyiciyi başından sonuna kadar devam eden bütünlüklü bir hikâyenin içine çekiyoruz.
Gittiğimiz şehirlere ait türkülere de repertuvarımızda özellikle yer veriyoruz. Çünkü bir şehirde sahneye çıktığınızda dinleyicinin, “Bizim memleketimizin türküsünü de çalacak mısınız?” diyeceğini biliyoruz. Biz de hazırlığımızı önceden yapıyor ve bu soruya cevabımızı sözle değil, o yörenin türküsünü sahnede seslendirerek veriyoruz. Bu, dinleyiciyle aramızda çok güçlü ve samimi bir bağ kurulmasını sağlıyor.
Eserlerin bütün düzenlemelerini kendimiz yapıyoruz. Yeniden yorumlarken türkünün özünü, hikâyesini ve taşıdığı duyguyu korumak bizim için temel sınırdır. Enstrümanların birlikteliği, armonik yapı ve sahne anlatımı değişebilir; fakat türkünün ruhunu başka bir şeye dönüştürmemeye özen gösteririz. Amacımız eseri kendi kimliğinden uzaklaştırmak değil, onun içinde zaten var olan zenginliği farklı bir ses dünyasında görünür ve işitilir hâle getirmektir.
Bu nedenle Arpanatolia’da repertuvar seçimi yalnızca hangi türkülerin çalınacağına karar vermek değildir. Her konserin temasını, anlatısını ve duygusal yolculuğunu baştan sona tasarlayan en önemli çalışma alanlarımızdan biridir.
Arpanatolia ile Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde çok sayıda sahneye çıktınız. Anadolu müziğini hiç tanımayan yabancı bir dinleyicinin verdiği tepkiyle Türkiye’deki dinleyicinin tepkisi arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
Arpanatolia ile yurt dışı konserlerimiz, özellikle ilk yıllarda oldukça yoğun bir biçimde gerçekleşti. Yalnızca Avrupa’da değil; Asya, Avrupa ve Amerika kıtalarında, dünyanın pek çok farklı ülkesinde sahneye çıktık. Bu konserlerde yabancı dinleyicilerin ilgisini ilk olarak kullandığımız enstrümanlar çekiyor. Çünkü sahnede, çoğunun daha önce hiç görmediği, binlerce yıllık geçmişe sahip çalgılarla karşılaşıyorlar.
Örneğin Ferhat’ın çaldığı sipsi büyük ilgi görüyor. Çift kavallı ve kartal kanadından yapılmış olan zambır da dinleyicileri çok etkiliyor. Mezopotamya’dan günümüze ulaştığı düşünülen, yaklaşık dört-beş bin yıllık bir çalgıdan söz ediyoruz. Bunun yanı sıra kavalı, neyi ve curayı tanıtıyor; nasıl çalındıklarını, hangi kültürel birikimin içinden geldiklerini anlatıyoruz. Konserlerin ardından dinleyicilerin bu enstrümanları yakından görmek ve haklarında daha fazla bilgi edinmek istemeleri bizi çok mutlu ediyor.
Elbette Anadolu türkülerini dinleyen bir Türk ile yabancı bir dinleyicinin verdiği tepkinin bütünüyle aynı olması mümkün değil. Çünkü türküler bizim ortak hafızamızdır; bu topraklarda yaşayan insanların geçmişine, çocukluğuna, sevincine ve hüznüne dokunur. Yabancı dinleyiciler ise aynı kültürel hafızaya sahip değiller. Bu nedenle onların da eserlerin dünyasına girebilmesini sağlayacak özel bir anlatım biçimi kullanıyoruz.
Konserlerimizde türkülerin sözlerini ve hikâyelerini bulunduğumuz ülkenin diline çevirerek sahnenin arkasındaki ekrana yansıtıyoruz. Ferhat türkünün hikâyesini anlatırken dinleyiciler de çevirileri kendi dillerinde okuyabiliyor. Böylece yalnızca melodiyi dinlemekle kalmıyor, eserin ne anlattığını ve hangi duygudan doğduğunu da kavrayabiliyorlar.
Şüphesiz bir şiiri ya da türküyü başka bir dile çevirdiğinizde, özgün dilindeki bütün incelikleri birebir aktarmak kolay değildir. Shakespeare’in bir şiirini Türkçeye veya Nâzım Hikmet’in bir şiirini İngilizceye çevirdiğinizde yaşanan durum burada da geçerlidir. Ancak anlatımın tonundan, vurgusundan ve müziğin duygusal gücünden türkünün ruhunu hissedebiliyorlar. Kendi dillerinde okudukları metinle müziğin duygusu birleştiğinde, yabancı dinleyici de projenin içine dâhil oluyor. Bunun son derece güçlü bir etki yarattığını görüyoruz.
Arpanatolia yalnızca bir müzik grubu değil; arkeolojiyi, müzikolojiyi, tarihi ve kültürel tanıtımı bir araya getiren çok katmanlı bir projedir. Konser sırasında türkülerin ait olduğu coğrafyalara ilişkin görüntüleri de ekrana yansıtıyoruz. Bir Gaziantep türküsü seslendirdiğimizde Gaziantep’i, Çanakkale’ye ait bir eserde Çanakkale’yi, Karadeniz türküsünde ise Karadeniz’in doğasını ve kültürünü gösteriyoruz. Böylece dinleyiciler yalnızca türküyü tanımıyor; o türkünün doğduğu şehri ve coğrafyayı da görüyor. Bu yönüyle proje, Türkiye’nin görsel ve kültürel tanıtımına da katkı sağlıyor.
Beni özellikle etkileyen durumlardan biri, yurt dışındaki öğrencilerin gösterdiği yoğun ilgi oldu. Geçen yıl Belçika Kraliyet Akademisi’nde ustalık sınıfları ve atölye çalışmaları gerçekleştirdik. Öğrencilere yalnızca konser vermedik; türkülerimizi, enstrümanlarımızı ve bunların tarihsel geçmişlerini de anlattık. Öğrencilerin merakı, yönelttikleri sorular ve enstrümanlara gösterdikleri ilgi gerçekten etkileyiciydi.
Bugün dünyanın pek çok yerinde kültürel kimliği güçlü projelere büyük bir ilgi gösteriliyor. Çünkü küreselleşmenin her şeyi birbirine benzettiği bir dünyada insanlar, farklı kültürleri ve onların özgün hikâyelerini daha yakından tanımak istiyor. Biz de Arpanatolia olarak Anadolu’nun binlerce yıllık kültürünü dünyaya anlatmayı önemli bir görev olarak görüyor ve bu görevi hakkıyla yerine getirmeye çalışıyoruz.
Sizi özellikle şaşırtan ya da etkileyen bir konser anınız oldu mu?
Bizim aslında her konserimiz başlı başına bir anı. Elbette bizi şaşırtan anlar da oldu; fakat asıl unutamadıklarımız, bizi onurlandıran karşılaşmalardı. Örneğin bir konserimizin ardından bir sosyoloji profesörü yanımıza gelerek, “Siz ne yaptığınızın farkında mısınız?” diye sormuştu. Aslında bu, hep duymak istediğimiz soruydu. Çünkü biz ne yaptığımızın farkındayız.
Peki, nedir bu farkındalık? Çocukken anneannelerimizin, dedelerimizin ve annelerimizin kulağımıza fısıldadığı türküler vardır. Biz konserlerimizle insanlara o türküleri, hatta zamanla unutulmuş olanları yeniden hatırlatıyoruz. İnsan zihninin derinliklerinde saklanan melodilere ve duygulara dokunuyoruz. Onlar yeniden gün yüzüne çıktığında, taşıdıkları enerji insanı geçmişine götürüyor. Türkülerimizle insanların ruhuna dokunabilmemizin sebebi de bu.
Bu nedenle “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorusu sosyolojik açıdan büyük önem taşıyor. Çünkü türküler yalnızca birer melodi değildir; yüzlerce, hatta binlerce yıl önce yaşamış insanların gündelik hayatlarını, sevinçlerini, acılarını ve özlemlerini bugüne taşıyan sözlü belgelerdir. Bunu Arjantin’in tangosu ya da Portekiz’in fadosu üzerinden de düşünebiliriz. Geleneksel müzikler, doğdukları toplumların hayatından süzülerek ortaya çıkar. Örneğin fado, deniz yolculuğuna uğurlanan ve kimi zaman geri dönemeyen insanların ardından duyulan özlemi anlatır. Bu nedenle fadoyu dinlediğinizde çoğunlukla bir ağıt, derin bir hüzün ve çaresizlik hissedersiniz.
Bizim türkülerimizde ise hayatın acısı da tatlısı da, eksisi de artısı da vardır. Yaşam, olağanüstü bir biçimde müziğe dönüşmüştür. Özellikle türkülerin sözlerine dikkat edildiğinde, dönemin hayatının ne kadar açık ve güçlü biçimde anlatıldığı görülebilir. O sözlerde toprağın kokusunu, geçmişinizi, âdeta DNA’nızı hissedersiniz. Çünkü bu türküler; binlerce yıl boyunca barışın, sevginin ve güçlü bir yaşam enerjisinin yoğrulduğu bu topraklardan doğmuş sözlü hayat hikâyeleridir.
Bu soru bizi gerçekten çok etkilemişti. Üstelik bir sosyoloji profesörü tarafından sorulmuş olması, bizim için onu daha da anlamlı ve değerli kılmıştı.
Arpanatolia bugün on yılı aşan bir müzikal yolculuğa sahip. 2012’deki Çağatay Akyol bugünkü Arpanatolia’yı görse sizce en çok neye şaşırırdı? Ve bundan sonraki dönemde Arpanatolia’yı nereye taşımak istiyorsunuz; henüz gerçekleştirmediğiniz en büyük hayaliniz nedir?
Arpanatolia’nın müzikal yolculuğu 2012’de başladı; fakat grubun taşıdığı müzikal hafıza binlerce yıl öncesine uzanıyor. Arpanatolia’nın temel amacı da geçmişten gelen bu büyük mirası bugüne ve geleceğe taşımak.
2012’deki Çağatay Akyol bugünkü Arpanatolia’yı görse sanırım en çok, bu müziğin insanlarda uyandırdığı güçlü duygulara şaşırırdı. Hatta Arpanatolia’nın bir üyesi değil de seyircisi olsaydım, sahnedeki bu topluluğu büyük bir hayranlıkla dinlerdim diye düşünüyorum.
Konserlerimizde çok duygulanıp ağlayan insanlar oluyor. Çünkü biz onlara kendi geçmişlerini hatırlatıyoruz. Çanakkale, Dumlupınar ya da Yemen türküsünü çaldığınızda, dinleyici kendisini bir anda yüz yıl öncesine ait bir hikâyenin içinde buluyor. Bu ülkenin hangi zorluklardan geçerek bugünlere ulaştığını ve insanların vatanları uğruna neler yaşadığını hissediyor. İşte o anda seyircide çok yoğun duygular ortaya çıkıyor. Konserden gözyaşlarıyla ayrılan, bize sarılarak “Bizi hep ağlattınız.” diyen çok insan oldu.
Biz elbette insanları ağlatmak için müzik yapmıyoruz; onların iç dünyalarına dokunmak istiyoruz. Dinleyici de bu samimiyeti hissediyor. Türk insanı son derece vicdanlı, duygulu ve ülkesini seven bir millettir. Türkülerimiz de hayatın acısını, tatlısını; kısacası bütün renklerini taşıyor. Biz bu eserleri çalarken aynı duyguları yaşıyoruz. Böylece konser sırasında seyirciyle aramızda çok güçlü bir bağ ve bütünleşme doğuyor. Bu da sahnede çok büyük bir sinerji yaratıyor.
Arpanatolia’nın hedefi, Atatürk’ün işaret ettiği doğrultuda, kendi müziğimizi evrensel bir düzeye taşıyarak bütün dünyaya sunabilmekti. Bizim yapmak istediğimiz de tam olarak buydu: Bir taraftan insanımıza kendi kültürünü ve kimliğini yeniden hatırlatmak, diğer taraftan türkülerimizi evrensel bir müzik diliyle dünyanın farklı coğrafyalarına ulaştırmak. Bugüne kadar imkânlarımız ölçüsünde pek çok yere giderek müziğimizi seslendirmeye çalıştık ve bu yolculukta ilerlemeyi sürdürüyoruz.
Anadolu müziğini zaman zaman uluslararası sanatçılarla da buluşturuyoruz. Kanada’da, Toronto ve Vancouver konserlerimiz sırasında, “Yunus” adlı eserimizin kaydını dinleyen Perulu bir pan flüt sanatçısını sahnemize davet ederek birlikte çaldık. Toronto’da görev yapan Kanadalı bir müzik bilimci de türkülerimizden birini bizimle birlikte seslendirdi. Türkçeyi ve türküyü öylesine güzel yorumladı ki bundan çok etkilendik.
İtalya’da İtalyan müzisyenlerle bir araya geldik. Onlar da kendi geleneksel çalgılarıyla bize eşlik ettiler. Hatta bizim zambıra ve çift kavala benzeyen İtalyan çalgılarıyla türkülerimizi birlikte icra ettik. Japon koto sanatçısı Atsuga Hanım’la gerçekleştirdiğimiz “Yamatolia” projesi de bu kültürel buluşmaların çok özel örneklerinden biriydi.
Gittiğimiz ülkelerde, imkân bulduğumuz ölçüde, o coğrafyanın geleneksel çalgılarını ve bu çalgıların icracılarını konserlerimize dâhil etmeye çalışıyoruz. Farklı ülkelerin müzisyenlerine ve enstrümanlarına sahnemizde yer vermek, kültürler arasında son derece güçlü ve anlamlı bir köprü kuruyor. Bu yaklaşım Arpanatolia’nın geleceğinde de önemli bir yer tutacak.
Bundan sonraki en önemli hedeflerimizden biri, icra ettiğimiz türkülerin notalarını hazırlamak. Çünkü bu eserlerin Arpanatolia düzenlemelerine ait yazılı notasyonları henüz bulunmuyor. Bize sık sık, “Eserlerinizin notaları var mı? Biz de çalmak istiyoruz.” diye soruluyor. Bizim her yere ulaşma ve dünyanın her yerinde konser verme imkânımız yok. Bu nedenle eserlerimizi notaya aktararak herkesin erişimine açmak ve türkülerimizin başka müzisyenler tarafından da seslendirilmesini sağlamak istiyoruz.
En büyük hayallerimizden biri de kapsamlı bir üniversite konserleri zinciri gerçekleştirmek. Bugünün gençleri son derece duyarlı ve duygusal; ancak her yeni kuşak doğal olarak farklı bir ortamda ve farklı bir dünyada yetişiyor. Gençlerimizin kültürel mirasımızı tanımaları çok önemli. Bu mirasın en etkileyici ve duygusal yönünü onlara müzik aracılığıyla anlatabileceğimize inanıyoruz.
Türkülerimizi dinleyen gençlerimiz elbette var; fakat bunun genel anlamda yeterli olduğunu düşünmüyorum. Üniversite konserleriyle gençlere hangi topraklarda doğduklarını, nereden geldiklerini ve nereye doğru gittiklerini hatırlatmak istiyoruz. Bunun gerçekleşebilmesi için kurumsal desteğe ve sponsorlara ihtiyaç var. Önümüzdeki dönemde üzerinde özellikle çalışmak istediğimiz en önemli projelerden biri budur. Arpanatolia’yı gençlerle buluşturmak ve bu kadim müzikal mirası gelecek kuşaklara aktarabilmek, bugün bizim en büyük hayallerimizden biridir.
Neşem Yaşar




