Yalan gerçek olamaz

Şunu unutmayalım;

‘Sırf çoğunluk tarafından kabul edildi diye, yalan gerçek olmaz!

Yanlış da doğru olmaz!
Ve kötülük, iyilik olmaz!..’
Hüseyin Başar bu konuda şöyle düşünüyor:
‘Çoğunluğun görüşü, çoğu zaman YANLIŞTIR, çünkü çoğunluğun kültür düzeyi, çoğu zaman ortalama insanınkinden DÜŞÜKTÜR.
Bu nedenle, oy veren insanların kültür (yaşama-düşünme biçimi) düzeyi yüksek değilse, demokrasi uzun yaşamaz…’
Herhalde Hüseyin Bey bu konuda çok kitap okumuş olmalı ki, böyle düşünüyor.
Anımsar mısınız?
Bir oyuncu kızımız, bir zamanlar, ‘Benim oyum ile dağdaki çobanın oyu bir olur mu?’ falan demişti.
Neredeyse kızı aforoz edip, dağlara sürgün edecektik.
Zaten her toplumda, her dernek ya da üyelerin bulunduğu toplumlarda birinci söylem nedir?
‘Herkesin oyu eşittir!
Herkes başkan olabilir!’
Oy için her söylem mubahtır.
Ama doğru söyleyeni kaç köyden kovarlar bilmiyorum…

*- UNUTULMAZ, UNUTULMAZ!

Genelde insanlar, söylediklerinizi ve yaptıklarınızı unuturlar!
Ama onlara neler hissettirdiklerinizi asla unutmazlar…
Bu yazdıklarımı bir de kendinizde hissederek düşünün, aklınıza neler gelecek neler?
Bu yazdıklarımı birçok kişiye sormuşlar, bazıları ‘unutur!’ derken çoğunluk ise ‘unutmam’ diye kesin ifade kullanmış.
Fotoğrafı da var;
‘Nasıl bir devirdir ki bu, insanlar arasında olmak, hayvanlar arasında olmaktan daha tehlikeli!’ deniyor.
Şöyle de denilebilir:
Hayvanın yapacağı kötülük vereceği zarar bellidir ama insanların namusunu şerefini ticarete döken bir sapkının vereceği zararın kötülüğün sınırı yok ve maalesef onlarla bu toplumun bir parçası…
Takdir ettiğim isimlerden Şadıman Şenbalkan bakın bir yazıma yorumunda ne diyor?

“Cahillere karşılık bile verilmemesi sanki daha iyi.
Zira cahili muhatap almayarak ona aldırmadan o cahil her kimseye farkındalık kazandırır.
Her zamanki gibi yine döktürmüşsünüz usta.
Kaleminize fikrinize sağlık…”
Ben de beynine, yüreğine, eline sağlık diyorum sevgili Şadıman’a…

*- ANLAYIN ARTIK

İlerleyen yaşına rağmen, davetlerde konuşan, haksızlıkları dile getiren, kendini beğenmişlere derslerini veren ‘Mücadele insanı’ Bodrum’u Bodrum yapanlardan, Müze ve kalenin emekli müdürü Oğuz Alpözen’i sanıyorum sürekli okuyucularımdan de bilmeyen tanımayan yoktur, bilim dünyası ve Bodrum’un yerlileri gibi.
Önem ve değer verdiğim ender isimlerden biri olan sevgili büyüğüm Oğuz Alpözen bu kez fotoğraflarını paylaştığı bir nostaljinin altına şunları yazmış?
“Solda Alpözen döneminde Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel’in açılışını yaptığı Doğu Roma gemisi.
Cam tabanın altında batık gemi görünüyordu.
Şapelin pencereleri mavi ağırlıklı vitraylardı.
Ya şimdi?
Gemi parçalanıp kale dışına atıldı.
Cam tabanın altındaki eserler depoya götürüldü.
Vitray yerine pencere camı takıldı.
Nasıl olmuş?
Karar sizin!”
Burada, bazı yöneticilerin kafasına puan vermek size düşüyor…
Daha fazlasını yazamam, anlayın artık!…
Ama yaşamımızdaki bazı ‘bedava’ları sayabilirim:
‘Güzel konuşmak, ince düşünmek, halden anlamak, sevmek, düşen kaldırmak, ağlayanı güldürmek, sarılmak, hep bedava!’
Bu bedavaları bolca kullanmamız gerekiyor.

*- AGITTA BİLE GÜLÜP, EĞLENİYORUZ

Bilen bir başkadır!
Daha doğrusu mutlaka bir üstün tarafı vardır.
İşte küçük görülen ama gerçekte çok büyük bir fark.
Lafı yine uzatmadan bu kez, gerçek araştırmacı Nadide Apaydın Akbulut’a veriyorum:
“Zaten sıcak başımıza vurdu, iç ve dış işler içimizi yakıyor alın size:
‘İşte Benim Stilim’ yarışması.
Jüride, Güzide Duran, İvana Sert ve de Nuray Bilen var.
Yarışmacı Emel, ‘En yakın arkadaşımın düğünü’ konseptinde salına salına podyuma çıkıyor.
Veee giriş müziği ne biliyor musunuz?
EDERLEZİ, bir ağıt…
Kültür çok başka bir şey.
Ne güzellik ve şık elbiselerle olmuyor.
Ne satın alabiliyorsunuz ve de yoktan var oluyor.
EDERLEZİ İLE GÜLEN İNSANLAR, ALKIŞLAYAN JÜRİ!
Hay kanalları karıştırmaz olaydım.”
Teşekkür ederim Nadide Apaydın Akbulut…

*- ‘BEN SUYUM, BU SESİME KULAK VERİN’

Remzi Yıldırım, ‘Suyun Dilinden Bir Çağrı’ yapıyor.
‘Adana’nın içme suyu kaynağı Çatalan Barajı, artan israf ve bilinçsiz kullanım nedeniyle alarm veriyor.
Yalnız orası mı?
2030 sürdürülebilirlik hedefleri doğrultusunda suyun diliyle yapılan bu çağrı, hem üretici hem tüketiciyi duyarlı olmaya davet ediyoruz’ diyor Remzi Yıldırım;
“Ben suyum…
Yüzyıllardır size hayat taşıyan, tarlalarınıza can, sofranıza bereket olan o sessiz akışım.
Ama artık sessiz kalamam.
Çünkü tehlike büyük, zaman dar.
Adana’nın verimli topraklarında yetişen her ürünün ardında ben vardım. Pamuğa beyazını, domatese kırmızısını, buğdaya sarısını ben verdim. Ama beni bahçelerde hoyratça harcadığınızda, çeşmelerde gereksizce akıttığınızda, aslında kendi geleceğinizi tüketiyorsunuz.

*- TERCİH DEĞİL, ZORUNLULUK

Bilinçli üretici ve ilkeli tüketici olmak, artık bir tercih değil; bir zorunluluk.
Sürdürülebilirlik sadece bir kavram değil, yaşanabilir bir geleceğin temel şartıdır.
Kesintisiz gıda üretimi, güvenli gıdaya erişim, ancak benim akıllıca kullanımla mümkündür.
Suyun ve enerjinin verimli kullanımı, iklim krizine karşı en büyük silahınızdır.

*- ANLAMSIZ OLDUĞUNU ANLAYINCA

“Milyarder bir adam 56 yaşında pankreas kanserinden öldü.
Ve son sözleri çok anlamlıydı..
“Sonuçta zenginlik, alıştığım hayatın bir parçası.
Ama şimdi, hastalığımla yatakta yatarken ve tüm hayatıma dönüp baktığımda, kazandığım tüm şöhret ve zenginliğin ölüm karşısında anlamsız olduğunu fark ediyorum.
Kendinize iyi davranın.
Ve başkalarına saygı gösterin.
Yaşlandıkça, 30 dolarlık bir saatin de 300 dolarlık bir saatin de aynı zamanı gösterdiğini daha iyi anlıyoruz.
30 dolarlık bir cüzdan da 300 dolarlık bir cüzdan da aynı miktarda para taşır.
İster 150.000 dolarlık bir araba kullanalım, ister 30.000 dolarlık bir araba, yol ve mesafe aynı ve aynı hedefe ulaşacağız.
İster 300 metrekarelik bir evde ister 3.000 metrekarelik bir evde yaşayalım, aynı derecede yalnızsınız.
Gerçek iç mutluluk maddi şeylerden gelmez.
First class veya ekonomi sınıfında uçuyorsanız ve uçak düşerse, siz de onunla birlikte düşersiniz
Aynı şekilde.
Yani… Umarım anlarsınız:
Arkadaşlarınız veya konuşacak biri olduğunda, işte gerçek mutluluk budur.”

*- GERÇEKLER

Beş inkâr edilemez gerçek:
Çocuklarınızı zenginlik peşinde koşmaları için yetiştirmeyin.
Onları mutluluk peşinde koşmaları için yetiştirin.
O zaman, yetişkin olduklarında, bir şeylerin fiyatını değil, değerini anlayacaklar.
Yemeğini ilaç gibi ye – yoksa bir gün ilacı yemek gibi yemek zorunda kalacaksın.
Seni gerçekten seven insanlar, her türlü sebepleri olsa bile seni terk etmezler.
Her zaman kalmak için bir sebep bulurlar.
İnsan olmak ile insancıl olmak arasında büyük bir fark vardır.
Hızlı gitmek istiyorsan, yalnız git.
Ama uzağa gitmek istiyorsan, birlikte git.”
Hayat dersi, böyle bir şeyler olmalı, herhalde…

*- KIRMIZI GELİN

Bergama aşığı Tahsin Tuna şimdi de Bakırçay yöresinde, dilden dile bugünlere gelen halk hikayelerini paylaşıyor.
Bunlardan biri de ‘Kırmızı Gelin!’
Tahsin Tuna, ‘Bergama’nın Kozak Yaylası’ndan Bir Hikâye’ diyerek şöyle özetliyor:
‘Kozak Yaylası’nın serin rüzgârları arasında hâlâ anlatılan bir hikâye vardır.
Bir düğün dönüşü sırasında, gelin arabasının atları ürker ve gelin arabası uçuruma yuvarlanır.
Gelin oracıkta can verir.
O günden sonra, yaylada geceleri yalnız başına yürüyen çobanlar, sisli havalarda kırmızı gelinli bir kadının ağladığını duyar, bazen onu yolda yürürken görür ama yaklaştıklarında bir anda kaybolduğunu söylerler. Yöre halkı, ‘Kırmızı Gelin görünürse yağmur yağar!’ derler.

*- ÖNEMLİ MEKTUP

Sürekli okuyucularımdan, çevreye duyarlı Urla Atatürk Mahallesi’nden komşum Haluk Narbay’dan yine bir mektup geldi.
‘Yaşar’cığım merhabalar, iyi günler, uzun ara verdim, biriken sıkıntılarımı size aktarıp dertleşemedim. Siz toplum adına olan her şeyle hemen ilgileniyor ve ilgililere de zaman geçirmeden duyuruyorsunuz.
Duyan olup ilgilenirse de çözüm getiriliyor, İnşallah bu şikâyetim de kaâle alınır.’ diyerek devam ediyor:

*- YANGINA KARŞI!

“Son zamanlarda toplumu çok üzen yüzlerce orman yangını ile birlikte yüreklerimiz de yandı.
Bugün Çeşme’den Urla Özbek’e gelirken yanan bölgeleri gördükçe direksiyonda gözyaşlarımı tutmakta zorlandım.
Tabii buralarda sadece ağaçlar yanmadı; kuşlar, böcekler, hayvanlar da birer can, onlar da telef olup gittiler.
Şimdi Özbek’teyim, bir uygulama duydum, şaşırıp kaldım.
Elektrik şirketi, yangını önlemek için elektrikleri kesmiş.
Olmaz böyle şey!

*- VATANDAŞIN KABAHATİ NEREDE?

Yapılacak şeyleri belediyeler yapmıyorsa, vatandaşın kabahati ne?
Yerleşim yerlerinde sahipli çok fazla boş alan var, buraları kurumuş ot ve çöp yığınları ile dolu.
Kardeşim Yaşar;
Buraların sahipleri temiz tutmak zorunda.
Temizlemeyenlere ikaz yazısı gönderirsin, temizletmeleri için, gerçekleştirmeyenlere basarsın cezayı, sonra sen temizler parasını da fatura edersin.

*- NASIL OLUYOR?

Yunan adalarına giden şahit!
Bir tek alan pislik ve ot yığını içinde değil.
Peki bizde nasıl?
Herkes kendi görüşünü ifade etsin
Yani bu iş biraz ciddiye alınmalı.
Bakanlıkta belediyeleri uyarıcı tedbir genelgesini göndermeli. sevgiler iyi günler…”

*- NASIL GÖRÜLMÜYOR?

Ben de, Karşıyakalı Sarışın’a, Haluk Narbay’ın mektubunda sözünü ettiklerini anlattım, kendisinin bu konuda görüşünü sordum:
Hani ‘Bir söyle, bin dinle!’ derler ya aynen yaşadım.
Karşıyakalı Sarışın da, Haluk Narbay’ın anlattıklarına ek olarak tatil beldelerinin durumunu şöyle özetledi:
‘Her taraf moloz atıkları, inşaattan arta kalan malzemeler, budanmış ağaç dalları ve neredeyse her köşe başında, boş olan arsalarda yığın yığın bunlar.
Çöpler geç toplanıyor, konteynerler iyice dolmadan boşaltılmıyor.
Bu da sinek, sivrisinek ve çeşitli zararlı böceklerin üremesini sağlıyor.”
Karşıyakalı Sarışın ayrıca,
‘Haluk Bey örnek olarak Urla’yı almış.,
Acaba Urla’nın delik deşik yollarının halini de size yazsa olmaz mı? diyor.

*- ÖNCELİK TEMİZLİK OLMALI

Daha geçenlerde, bir ara eski belediye muhabirlerinden biri olarak, tüm meclis toplantılarını takip ettiğimi söyleyebilirim.
Gerek şikayetleri, gerekse gördüklerimi ve deneyimlerimi birkaç gün önce yazmıştım.
Tüm belediye başkanları, yani İstanbul’dan tutun izmir’e, Ankara’dan tutun Mardin’e kadar, ya da Karadeniz, Akdeniz, Marmara veya Doğu Anadolu fark etmez, mutlaka öncelikle kentin temizliğini ele almalılar, temizlik işlerini kuvvetlendirmeliler
İkincisi yolları ele almalılar hiçbir şikayete neden olmadan, rahat, sıkıntısız kullanılabilir hale getirdikleri gibi, yeni yollar için çözüm üretip, trafik levhalarını da günün şartlarına göre ulaştırma komitelerinden çıkacak kararlara göre düzenlemelidirler, demiştim.
Tabii bunlar özetin özeti…

*- AĞZINA KADAR DOLU

Devletin tüm bakanlıklarından tutun da, kurumlarına kadar her yer ağzına kadar dolu..
Belediyelerde olduğu gibi neredeyse il müdürlüklerinde ya da devletten maaş alan değişik isimlerdeki birimlerde masası, sandalyesi olmayan görevliler de var.
Bunları biliyoruz.
Nasıl bakanlıklar isim değiştirince ya da kurumlarda değişikliğe gidilince, nerede eleman eksiği varsa oraya takviye gönderiliyorsa, ya da sağlık bakanlığı tarafından hastanelere bağlı şehir içi yerlerde örneğin Urla’ya bağlı Güzelbahçe’de olduğu gibi, ya da yaz mevsimlerinde Kuşadası’nın, Çeşme’nin, Ayvalık veya Fethiye’nin polis müdürlüklerinin emrine takviye kuvvetler veriliyorsa, aynı şekilde belediyelere de özellikle işçiler verilmeli, böylece birçok sorunun çözümü sağlanmalıdır.

*- BAŞKAN DA BİLİYOR

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, sendikalar ile toplu görüşme sözleşme anlaşmazlığında gayet iyi anımsıyorum, ‘Çalışan ve çalışmayanları’ takip edeceğini ve herkesten normal verimin alınmasını sağlayacağını söylemişti.
Bu ne demektir?
Tüm belediye çalışanları artık ‘Çiftlik’ durumundan çıkarılıp, maaşlarının karşılığını halka doğru ve hızlı hizmet vererek çıkaracaktır.
Bir kişinin bir saatte yapacağı işi on kişi akşama kadar bitiremiyorsa, yandı keten helva!
İş Başkan’da başlıyor ve onda bitiyor…

*- BİZİM İSTEDİĞİMİZ

‘İyi niyetli’ değil, ‘İyi çalışan, hizmet üreten’ başkanlar, yöneticiler istiyoruz…
Arada çok fark var…
Herkes işini yapsın, yandakini konuşup gününü gün etmesin…
Tecrübeliler ne derler?
‘Bir yerden ayrılmaktan korkma, oraya bağlı olmaktan kork, alışkanlıklarından kork, hep aynı kalmaktan kork!…’
Bu ne demek, ‘vazgeçebilmeyi bil, uygula…
Tembelliği bırak, çalışkanlığı seç!..
Karşıyakalı Sarışın şunu da söyledi:
‘Her şeyin herkese anlatılamayacağını öğrenene kadar, çok tanışacak, çok konuşacak, çok da yanılacaksın!’

*-ÜÇ MAYMUN

Biz de bir söz vardır.
‘3 maymunu oynamak!’ diye ..
Biz hep 3 maymunu nasıl biliriz?
Görmedim,
Duymadım,
Söylemedim,
Bununla ilgili binlerce espri var.
Ama tam olarak bilmediğimiz şey, aslında yanlış bildiğimiz.
Çünkü,
Bu 3 maymun tam olarak öyle ifade edilmiyor.
3 maymunun adları;
Mizaru,
Kikazaru,
İwazaru…

*- JAPONYA’DA YAPILAN

3 maymun, 17’nci yüzyılda, Japonya’nın Nikko şehrinde Tosho Gu tapınağının kapısına yapılan bir oyma
İsimleri de Nikko maymunları.
Öyle bizim bildiğimiz anlamda değil tam tersi anlamda kullanılıyor.
Mesela;
Mizaru’yu biz GÖRMEDİM diye biliriz, aslı Kötüye bakma ..
Kikazaru’yu biz DUYMADIM diye biliriz, eslı Kötüyü dinleme,
İwazoru’yu biz SÖYLEMEDİM diye biliriz, aslı Kötü söz söyleme..
Bilen arkadaşlarım vardır mutlaka, ben bilmeyenler için yazdım.
Konuyu daha önceleri, daha değişik örnekleriyle anlatmaya çalışmıştım.
Hatta Rusların matruşkası gibi el ve sanayi yapımlarının turistlere satıldığını da yazmıştım.

*- EN KAHRAMAN ROMAN VATANDAŞ: YAKUP ÇARDAK

Bu, ‘En Kahraman Roman Vatandaş: Yakup Çardak!’ başlığı bana ait değil.
Şimdi Ayvalık’ta, kenti tanıtmakla meşgul meslektaşım Işık Teoman’a ait.
Yazıyı ve fotoğrafları görünce, hemen Bornova’dan çocukluk ve gençlik arkadaşım Yakup Çardak’ı tanıdım.
Kendisi Roman, ama ona göre Çingene…
Son zamanlarda Bornova’dan Karşıyaka’ya taşınmıştı.
Hani isimleri sözde ‘Roman’ olarak yazılmaya çizilmeye başlandığı günlerde, Yakup’a, ‘Sen Roman mısın, çingene mi?’ diye sorduğumda ‘Çingeneyim!’ demişti.
Herkes kendini gizlediği dönemlerde bile, ‘Ben çingeneyim!’ diyerek tüm sosyal konularda, toplantılarda, kendisi hep en öndeydi.
Benim söyleyeceklerim şimdilik bu kadar.
Bakın Işık Teoman onu nasıl anlatıyor?
Şunu da ilave edeyim;
Biz Bornova’da Romanmış (Çingene), Lavantenmiş, Rum’muş, Musevi’ymiş, Boşnak’mış, Giritliymiş, Fransız, İngiliz, İtalyan, Göçmen (Muhacir), Laz, Kürt, Pomak, Yörük, doğulu, batılı yani aklınıza ne gelirse kesinlikle ayırmaz, sormaz soruşturmaz kardeş kardeş oynar, eğlenirdik. Okullarda sınıf ve sıra arkadaşlarımız arasında Yetiştirme Yurdu’ndan olanlar da vardı. Hiçbirine ‘Senin annen baban yok mu?’ diye de sormazdık.
Hani siyasiler bozdukları düzeni sözde kurmaya çalışıyorlar ya, örnek olarak Bornova’yı, Bornovalıları alsalar belki de çok daha başarılı olurlar.
Neyse ben çocukluk arkadaşımız Bornovalı Çingene Yakup’la ilgili Işık Teoman’ı okuyalım;

*- BÖLÜCÜLÜKTEN HAPİS YATTI

“Türkiye’de bugün sayıları 500’ü aşan Roman derneklerinin kurulmasının ardında Yakup Çardak’ın kahramanca girişimleri bulunuyor.
1994 yılında davullu zurnalı açılış yaparak Romanlar Kültürü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin ilk temelini atan Yakup Çardak, bölücülükten yedi ay hapis cezası aldı.
Yılmadı; on yıllık sürecin ardından dernek Avrupa Uyum Yasaları çerçevesinde kuruldu ve sonrası çorap söküğü gibi geldi, bugün yüzlerce roman derneği Yakup Çardak sayesinde hizmet veriyor, ayrıca TBMM’nde ve kent meclislerinde temsil ediliyor.

*- HEP GÖÇE ZORLANDILAR

Kendilerini göçebe zanaatçıların torunları diye tanımlıyorlar.
Yüzyıllardır göçüyorlar, itiliyorlar, kakılıyorlar, göçtükleri yerlerin hemen hepsinde defalarca göçe zorlanıyorlar.
Her diyarda başka namları bulunduğunu söylüyorlar.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda zarar görüyorlar, Hitler döneminde eziyet ve ölümleri yaşıyorlar, varlıklarını sürdürebilmek için günübirlik işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar.
Çünkü kalıcı değiller.
Ataları sepet, elek, maşa, kürek, ayakkabı boyacılığı ve kalaycılık gibi zanaatlar ile uğraşmış, ekmeğini kazanmış.
İçlerinden çok sayıda sanatçı yetişmiş.
Ünlü sanatçıların arkasındaki orkestraların önemli bir bölümü bugün hala Roman müzisyenlerden oluşuyor.

*- YAKUP ÇARDAK’IN BAŞINA GELENLER

Kendilerini güvende hissettiklerinden olmalı, genellikle büyükşehirlerin çeperlerinde yerleşmeyi uygun görmüşler.
Aile grupları olarak yaşadıkları için birlik olamamışlar, örgütlenememişler. Ekonomik güçlükler bellerini bükmüş.
Türkiye geneline bakıldığında ağırlıklı olarak Trakya’da ve ardından İzmir ve çevresinde yerleşik olarak yaşıyor ve çalışıyorlar.
Günübirlik işlerin dışında meslek sahibi olanlar, resmi ve özel kurumlarda makamları bulunan Romanlar da var.
Şimdi sözü uzatmadan gelelim kahramanımıza.
Adı Yakup Çardak.
O İzmir Bornova doğumlu bir Roman, dokuz kardeşin en büyüğü, anne ve babası tütüncülük yapıyormuş.
Haklı da, o yıllarda Bornova’nın adı ‘Yeşil Bornova’ idi.
Tarım yapılırdı, meşhur ‘Bornova Bamyası’nı bilmeyen yoktur.
Yakup Çardak, tarlaların ve bahçelerin yerini çok katlı apartmanların aldığını üzülerek anlatıyor.
Öykümüzün konusu;
Türkiye’nin resmi ilk Roman Derneği’nin kurulması ve Yakup Çardak’ın başına gelenler…

*- DERNEK BAŞKANI

Örgütlü halkı hiçbir kuvvet yenemez!..
Romanlar’ın yüzyıllardır çok çile çektiğini ve bir türlü bir araya gelemediğinden dert yanıyor Çardak, toplumsal konuların dile getirilemediğinden, sıkıntılarının yetkili organlara iletilemediğinden yakınıyor.
Ve şuna inanıyor;
Bireysel olarak bir yere varmak mümkün değil.
Örgütlü halkı hiçbir kuvvetin yenemeyeceğinin üstüne vurgu yapıyor Yakup Çardak ve bugün yüzlercesinin mücadelesini verdiği Roman Derneği’nin kurulması için ilk adımını atıyor.
1994 yılında yedi arkadaş bir kahvehane köşesinde dertleşmeye başlıyor; adres Karşıyaka-Örnekköy. Sorunlarını konuşuyorlar, tartışıyorlar ve çözümün dernekleşmekten geçeceğine karar veriyorlar. Hemen yola çıkıyorlar ama üzerinden tam iki yıl geçiyor ve 1996 yılında Romanlar Kültürü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği kuruluyor.

*- BELEDİYE BAŞKANI ve KAYMAKAM DA AÇILIŞTA

Yakup Çardak kurucu başkan oluyor ve dernek yasal konuma geliyor. Derneğin açılışını Karşıyaka’da yapıyorlar, açılış törenine dönemin Karşıyaka Kaymakamı, Belediye Başkanı, bürokratlar sivil toplum örgütlerinin temsilcileri katılıyor.
Müzisyenler geliyor, romanlara özgü renkli, eğlenceli, davullu zurnalı, görkemli bir açılıyor yapılıyor.
Derneğin binası Karşıyaka Çarşısı’nda hizmete başlıyor.
Dönemin Karşıyaka Kaymakamı bir de açılış konuşması yapıyor ve övgüler düzüyor, derneğin ilk kez Karşıyaka’da kurulmasından çok mutlu olduğunu dile getiriyor.
O dönemde Roman Derneği’nin kurulmasından herkes çok mutlu. Gazeteciler röportaj yapmak için sıraya giriyor, haber üstüne haber yapılıyor. İzmirli gazeteciler derneğe sahip çıkıyor.

*- BÖLÜCÜLÜK VE AYRIMCILIKLA SUÇLAMA

Derneğin açılışının üzerinden daha üç ay geçmiyor ki, İçişleri Bakanlığı’ndan bir yazı geliyor, yasalara uygun olmadığı belirtilerek kapatılmasına karar veriliyor.
Bu da yetmiyormuş gibi derneğin bölücülük ve ayrımcılık yaptığı öne sürülüyor ve başkan ile yönetim kurulu üyelerinin yargılanmalarına karar veriliyor.
Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkıyorlar, hakim insaflı çıkıyor, Başkan Yakup Çardak ve arkadaşları yedişer ay hapis cezası alıyor ve bu ceza da paraya çevriliyor.
Kapatılmanın ardından dernek kurma sevdasından vazgeçmeyen Çardak ve arkadaşları, çeşitli isimler altında yeni isimlerle dernekler kuruyorlar, birbiri ardına kapanıyor ve yenileri açılıyor.

*- GÖÇ HİNDİSTAN’DAN BAŞLAMIŞ
Aylar sonra derneğin yasallaşmasını sağlayacak olan Ege Üniversitesi sosyologlarından Suat Kolukırık çıkıyor karşılarına ve süreç başlıyor. Yakup Çardak, Romanlar üzerine araştırmalar yaptıklarını anlatıyor ve “Romanların Selanik’ten geldiği söyleniyordu bugüne kadar ama araştırmalarımızın sonucunda Türkiye’de yaşayan romanların yüzde 99’unun Hindistan’dan geldiğini öğrendik.
Hatta derneğin adını ‘Hindistan’dan Göç Edenler Derneği’ diye düşündük.
Mahallelerde yaptığımız araştırmalarda sorduğumuz Roman vatandaşlarının hiçbirinin bu konuda bilgisi olmadığını gördük.
Bu ismin topluma çağrışım yapmayacağına karar verdik.
Bu koşuşturmaların arasında on yılı geride bıraktık.’
‘2004 yılında derneği yasal zemine oturtmak için arayışlarımızı sürdürdüğümüz günlerde İzmir Emniyeti’nde bir arkadaş ile sohbet sırasında konu Roman Derneği’nden açıldı.
O gün mutlu haberi o arkadaşımızdan aldık.
Avrupa Uyum Yasaları derneğin kurulmasının önünü açıyordu ve biz bu müjde ile tekrar yola koyulduk’ diyerek mutluluğunu dile getiriyor.

*- KÖKLERİNİ BİLMEYENLER VAR

2004 yılının son haftalarında Roman Kültürü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin çatısını oluşturup 2005 yılında çalışmaları tamamlayan Yakup Çardak önlerinde artık hiçbir engel kalmadığını söylüyor.
Yine derneğin ilk kurucu başkanı olan Çardak, 1996 ve 2005 yıllarında derneği kurduğunda Türkiye’de Roman derneklerinin bulunmadığını ve Roman kültürünün kimse tarafından bilinmediğini hatırlatıyor.
Romanların birçoğunun hala köklerinin nereden geldiğini bilmediğini, okuryazar oranının çok düşük olduğunu ve bunların üstesinden gelebilmek için var güçleriyle çalıştıklarını hatırlatan Yakup Çardak 2007 yılından sonra Türkiye’nin dört bir yanında pıtrak gibi Roman derneklerinin açılmaya başladığını belirtiyor.
1994 yılında zorluklar altında attıkları adımlarının semeresini görmekten büyük bir mutluluk ve gurur duyduğunu ifade eden Yakup Çardak Türkiye’de bugün 500’ün üzerinde Roman derneğinin faaliyet gösterdiğini söylüyor.

*- ÖN YARGILAR KIRILIYOR

Roman Derneği’nin artık Avrupa Birliği ile ortak çalışmalar içine girdiğini ve Roman çocukların okumaları ve eğitimleri için fonlardan önemli miktarda paralar aktarıldığını anlatan Çardak şunları söylüyor: “Dernekleşmeden önce Romanlar ile ilgili ön yargılar vardı, aşağılanıyorduk.
Örgütlendikten sonra Roman olmayan toplumumuz bizi aralarında kabul etmeye başladı.
Ardından Roman sanatçıların ortaya çıkması, onların başarıları, bizlere bakış açısını değiştirdi.
Türkiye’de yaşayan Romanlar, azınlık değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin asıl unsurlarıyız.
Roman toplumu Roman olmayan bireylere toplumları hiçbir zaman ön yargı içinde olmamıştır ve olmayacaktır.
Birbirimizden farklı olmadığımızı düşünüyoruz.
Eğitim ile ilgili 2007 yılında derneğimiz bünyesinde okuma yazma kursları açtık, çünkü eğitimsiz bir toplumduk.
Konak Halk Eğitim Merkezi ile birlikte çalıştık.
Okuma yazma bilmeyen arkadaşlarımızın ikinci kademe diploma almalarını sağladık.
Bunun yanı sıra; ilkokul, ortaokul ve liseyi okuyamamış, bırakmak zorunda kalmış çocuklarımıza dışarıdan bitirme kursları açtık dernek bünyesinde.
Birçok çocuğumuz bu derslerden başarılı olarak lise diplomalarını aldılar. 2007 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi ile işbirliği yaptık.
Bu çalışma üniversitede okuyan Roman çocuklarına burs almamızı sağladı.
2007 yılında başlatılan bu çalışma hala dernek bünyesinde devam ediyor.
Yararlanan çok sayıda değil, çok az sayıda okuyan var, onlar faydalandı. Diliyoruz üniversitede daha çok Roman çocuk okusun, önemli mevkilere gelsin, bizlere sahip çıksın.
Sosyal çalışmalara aralıksız katılıyoruz.
Gürçeşme Huzurevi’nde yaşayan yaşlı insanlarımıza dernek olarak müzik ziyafetleri ve buluşmaları yaptık.
Onlar ile kaynaşmayı sağladık.
Lösemi hastası olan ve Ege Üniversitesi’nde tedavi gören çocuklarımıza moral eğlenceleri düzenliyoruz.
Yine toplu sünnetler, toplu nikahlar, binlerce çift imam nikahı ile yaşamaktan kurtuldu.”

*- ARTIK, ROMANLAR TEMSİL EDİLİYOR

Türkiye’de dernekçiliğin kolay bir girişim olmadığına değinen Yakup Çardak, en büyük sıkıntının toplumsal sorunlarda yetkili organlardan destek alamadıklarını, ancak ilişkilerin sürekli iyileşmeye doğru gittiğini anlatıyor.
Artık Romanların sözünün geçtiği kurumlarda yer alması için mücadele ettiklerini ifade eden Çardak;
“Geçtiğimiz yıllarda iki Roman arkadaşımız milletvekili adayı gösterildiler, ancak seçilemeyecek sırada oldukları için kazanamadılar.
Ama artık TBMM çatısı altında Roman milletvekilleri, yerel yönetimlerde meclis üyelerimiz bulunuyor.
Hükümetler bugüne kadar Romanlar’ın sorunlarına pek el atmadılar. İşsizlik yaşıyorlar, konut ve barınma sorunu yaşıyorlar, eğitim sorunu yaşıyorlar.
Son olarak, Yakup Çardak, “ TBMM çatısı altında, hem de yerel yönetimlerde, Roman vatandaşlarımız artık göğüslerini gere gereke temsil ediliyor,” diye yanıt veriyor.

*- AKLIMDA!

Türk havacılık tarihimizle ilgili yazılara, araştırmalara ilgiliyim.
Aslında Türk Havacılık tarihimiz kamuda de, genelde de hiç bilinmiyor, Aynı sözler, kırık dökük bilgi kırıntılarıyla hep geçiştiriliyor.
Metin Savaş, gazete arşivlerini tararken deniz facialarının yanı sıra muhtelif uçak kazalarına ilişkin gazete manşetlerinin gözüne takıldığını belirtiyor.
Örneğin, Tarih 1 Şubat 1963…
Ramazan ayıdır ve Ankara’nın Ulus semti kalabalıktır.
Lübnan Middle East Airlines’a ait Beyrut-Lefkoşa-Ankara seferini yapmakta olan Vickers Viscount 745 D tipi Sedar adlı yolcu uçağı, saat 16.00’da Esenboğa Havalimanına inişe hazırlanırken Türk Hava Kuvvetleri’ne ait Douglas C-47 tipi Çubuk-28 adlı askeri nakliye uçağıyla Akköprü mevkii üzerinde çarpışıyor.
Askeri nakliye uçağı 16.10’da Etimesgut Havaalanı’ndan kalkmıştır ve Ankara üzerinde görev uçuşu yapmaktadır.
Çarpışma nedeniyle Lübnan uçağının sol kanadı gövdesinden ayrılarak Ulus semtindeki Ticaret Han’ın üzerine çakılıp infilak ediyor.
Uçağın düştüğü yer Sümerbank binasının yakınıdır.
Askeri uçağın gövdesi ise Bentderesi mevkiinde Samanpazarı ve Yenihayat mahallelerindeki gecekonduların üzerine düşüyor.
Her iki uçakta bulunan yolcular, mürettebat ve Ulus Meydanı’nda bulunan pek çok vatandaş ölüyor, uçakların düştüğü yerlerde havagazı şebekesi alev alıyor ve yangınlar çıkıyor.
Bu faciayı anımsayanlardanım.

*- AKLINA TAKILMIŞ

Metin Savaş, araştırması sırasında, bizim de hep konu ettiğimiz, Kayseri Uçak Fabrikası aklına takılmış.
‘Neydi bu efsanevi uçak fabrikası?
Nasıl kurulmuştu ve niçin kapatılmıştı?
Türkiye’nin müttefiklerinin baskıları ve telkinleri yüzünden kapatıldığı rivayet ediliyordu.
NATO ile ABD’nin birtakım dayatmaları, yabancı uçak şirketlerinin birtakım entrikaları ve bizim taraftan basiretsizlikler söz konusuydu. Harekete geçip kaynak eserlere ulaşmaya çalıştım.
Epeyce kaynak vardı.
Bu konuda beni aydınlatan iki eserin adını bilhassa yazmam gerekiyor:
1-) Türk Hava Harp Sanayii Tarihi, Osman Yalçın, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Birinci baskı 2013) Bu kitabın yazarı Dr. Osman Yalçın hava öğretmen binbaşıdır.
2-) Mustafa Kemal’in Uçakları, İsmail Yavuz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Birinci baskı 2013) Bu kitabın yazarı ise Gaziemir Hava Teknik Okulları mezunudur, uçak mekanik öğretmenliği görevini yürütmüştür.’ Diyerek devam ediyor:

*- İLKTEN BU YANA DOĞRU

Bu kadar önbilgiden sonra, ‘sadede geleyim’ diyen Metin Savaş, şunları anlatıyor:
‘Türkiye’nin ilk pilotları kimlerdir?
Osmanlı Türk subaylarından Yüzbaşı Mehmet Fesâ (Evrensev) ve Teğmen Kenan 1911 yılında Fransa’daki Bleriot uçak fabrikasının uçuş mektebine gönderiliyor.
1912 yılında ise sekiz subayımız uçuş eğitimi almaları için Fransa’daki REP uçak fabrikasına, yedi subayımız da İngiltere’deki Bristol uçak fabrikasına yollanıyorlar.
Türkiye’nin ilk savaş pilotları bunlardır.
Yine 1912’de Avrupa’dan iki uçak satın alıyoruz ve böylelikle Türk havacılığı başlamış oluyor.
İlk iki subayımız 1911 yılında uçuş eğitimi aldıkları için Türk Hava Kuvvetleri’nin armasında 1911 yazmaktadır.
Türk ordusunun ilk hava muharebe deneyimleri Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemleridir. Trablusgarp Savaşında düşürdüğümüz İtalyan uçağının pilotu ise dünya tarihinde esir olan ilk pilottur, yani havacılık tarihindeki ilk tutsak savaş pilotunu Türkler esir almıştır.
Türk Hava Kuvvetleri ise dünya hava orduları içerisinde erken kurulan hava ordularından birisidir.
Avrupa ülkelerinden satın alınan 17 uçakla 1912’de Yeşilköy Tayyare ve Makinist Mektebi de kurulmuştur.’

*- BOŞ DURMADILAR

İlk kadın pilot şehitlerimiz arasında Vecihi Hürkuş’un yeğeni de bulunmaktadır.
Vecihi Hürkuş kız yeğenini pilot olarak yetiştirmiştir, ne var ki onun yeğeni bir tecrübe uçuşunda şehit düşecektir.
Türk havacılık tarihi gurur vericidir, hüzünlüdür ve birtakım ayak oyunlarıyla dopdoludur.
Düvel-i muazzama Türk havacılığının gelişmesini durdurmak uğrunda boş durmamıştır.
Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde bir Macar firması Türkiye’de uçak fabrikası kurmaya teşebbüs etmiştir fakat imkânsızlıklar nedeniyle uçak fabrikası projesi suya düşmüştür.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda ise Alman Junkers şirketi teşebbüse geçecektir.

*- ATATÜRK’ÜN TALİMATIYLA

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün arzusu ve desteğiyle 15 Ağustos 1925 tarihinde Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi TOMTAŞ kurulur.
Tomtaş, Türkiye Cumhuriyeti ile Alman Junkers Uçak Fabrikası Anonim Şirketi arasındaki işbirliği sözleşmesiyle kurulmuştur.
1926 yılında sözleşme uyarınca Kayseri ve Eskişehir Tayyare Fabrikaları inşa edilir.
Kayseri’deki fabrikada uçak üretimi, Eskişehir’deki fabrikada ise uçakların bakım ve onarımları yapılacaktır.
Söz konusu fabrikalara nitelikli işgücü yetiştirebilmek amacıyla Kayseri Makinist Mektebi de kurulmuştur.
Fabrikalarımızın personelinden bir kısmı yurtdışına eğitim maksadıyla gönderilmiştir.
Alman Junkers Uçak Fabrikası Anonim Şirketi üstlendiği yükümlülükleri yerine getirmeyip yan çizince TOMTAŞ 1928 yılında tasfiye edilmiştir. Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi’nin bütün mal varlığı Türk Tayyare Cemiyeti’ne devredilmiştir.
Kurulduğu yılda dünyanın en büyük uçak şirketlerinden biri olan TOMTAŞ 1930 yılından itibaren Kayseri Tayyare Fabrikası adıyla faaliyetini sürdürmüştür.

*- SABOTE EDİLDİ

Vecihi Hürkuş hâtıralarında şöyle diyor:
‘TOMTAŞ sabote edilmeyip normal mesaisine devam imkânı verilmiş olsaydı Hava Kuvvetlerimiz hiçbir yabancı endüstriye ihtiyaç duymayacaktı.’
Kayseri Uçak Fabrikası ayda dört uçak üretebilecek kapasiteye sahipti. 1932-1942 yılları arasında bu fabrikada 134 uçak ürettik.
Türk devletinin hedefi ilk aşamada Türk Hava Kuvvetleri’ne bin uçak kazandırmaktı.
İkinci hedefin 4000 uçak kazandırmak olduğu kaynaklarda belirtiliyor.

*- DEVLET BÜTÇESİNDEN FAZLA

1925 yılında TBMM’de yapılan gizli bir oturumda havacılık sanayimizin kurulabilmesi için bütçe meselesi tartışılmıştır.
Bu tarihte Türk devletinin bütçesi 140 milyon lira idi.
Gizli oturumda havacılık sanayimize devlet bütçesinden fazla olarak 150 milyon lira ayrılmıştır.
Havacılığı fevkalade önemseyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk bütçe görüşmelerinde şöyle demiştir:
‘Eskimiş teknolojileri değil, en yeni teknolojiyi ülkeye getirmediğimiz, getiremediğimiz sürece, yabancı ülkelere bağımlı olmaktan kurtulamayız. Bunun için de mümkün olduğu kadar kemerleri sıkarak, kendi yağımızla kavrularak çağdaş teknolojiyi ülkemize taşıyacağız.
Eski teknolojileri bize kolaylıklar tanıyarak getiren yabancı devletlerin kurnazlıklarını anlamamak için insanın ya kör yahut topal olması gerekir.’

*- BİR TARİH VECİHİ HÜRKUŞ

Savaş pilotu, havacılık mühendisi ve müteşebbis Vecihi Hürkuş 1933 yılında Kadıköy’de kendi uçak fabrikasını kuruyor.
Burada ürettiği Vecihi-XIV uçağıyla Yeşilköy’den havalanıp 500 kilometre uçarak Ankara Hipodrom Meydanı’na iniyor.
Kadıköy’deki Vecihi Faham Tayyare İnşa Fabrikası 1935’te kapanmıştır. Vecihi Sivil Tayyare Mektebi ise 1932 yılında kurulmuştur.
Mareşal Fevzi Çakmak Paşa uçak endüstrisine fevkalade ehemmiyet veriyordu.
Vecihi Hürkuş’a da Nuri Demirağ’a da destek sağlamıştır.

*- GENÇLERİMİZ BİLMELİ

Türk havacılık tarihi uzun ve karmaşık bir hikâyedir.
Burada okurlarımızı kısaca bilgilendirmeyi, havacılık tarihimizi gündeme taşımayı ve Türk gençliğini havacılık tarihine özendirmeyi hedefledik.
Çünkü unutulmuş bir tarih söz konusudur.
Türk havacılık sanayisinin neredeyse bütün kuruluşları peyderpey ortadan kaldırılmıştır.
Geriye sadece uçak bakım ve onarım tesislerimiz kalabilmiştir.
1925-1950 yılları arasında Türk havacılık sektörü dünyanın havacılık sektörü devleriyle rekabet halindeydi, dost ülkeleri sevindiriyor fakat hasmımız olan ülkeleri kaygılandırıyordu.
Teknoloji casusluğu da devreye girmişti.
Türk mühendislerinin tasarladıkları uçaklardan bazılarının teknik çizimleri İkinci Dünya Savaşı yıllarında ülkemizden çalınmıştır, bazı çizimler hâlâ kayıptır.
Vecihi Hürkuş ile Nuri Demirağ havacılık sanayisi tarihinde öne çıkan ve kamuoyunca az çok bilinen kahramanlarımızdır.
Bununla birlikte konunun uzmanları dışında pek bilinmeyen Şükrü Er ve Mehmet Kum gibi kahramanlarımız vardır ki bunlar hem pilotluk hem de uçak mühendisliği görevlerini yürütmüşlerdir.
Daha pek çok değerimiz uçak fabrikalarının kapatılmasıyla birlikte işlevsiz bırakılmışlardır.

*- BİZE GELDİLER, SONRA AMERİKA DEVREYE GİRDİ

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya’dan ve Doğu Avrupa ülkelerinden kaçmak zorunda kalan uçak mühendislerinin bir kısmı Türkiye’ye gelmişlerdir.
Çünkü yurdumuzda onların kendi alanlarında çalışabilecekleri ortam vardı.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri yüksek endüstri hamleleri peşindeydi.
Avrupalı bilim adamlarına kapılarımız açıktı.
Doğu Avrupa’dan gelen uçak mühendisleri yurdumuzdaki uçak fabrikalarında yüksek maaşlar verilerek istihdam edilmişlerdi. Azerbaycan Türklerinden bir Sovyet pilotu da Türkiye’ye iltica ederek Nuri Demirağ’ın fabrikasında görev almıştır.
Savaş bittikten sonra bu yabancı mühendisler kendi vatanlarına dönmek istediklerini belirterek Türkiye’den birer ikişer ayrılmışlardı.
Halbuki yalan söylüyorlardı.
Hepsi birden Amerika Birleşik Devletleri’ne gittiler ve oradaki hava sanayisinin hizmetine girdiler.
Türkiye bunu geç fark etmiştir.
Azerbaycanlı pilot tabii ki Türkiye’ye sadık kalmıştır.

*- MÜHENDİSLERİMİZE ALKIŞLARIMLA

1925-1950 yılları arasında Türkiye’deki uçak fabrikalarında binlerce planör, eğitim uçakları, nakliye uçakları, tarım uçakları, cankurtaran uçakları, akrobasi uçakları, savaş uçakları, yolcu uçakları ve jet uçakları üretilmiştir.
Bu uçakların aşağı yukarı yarısı yabancı lisanslı uçaklar olmakla birlikte diğer yarısı Türk uçak mühendislerinin tasarladıkları yerli uçaklardır. Sadece Kayseri Uçak Fabrikasında üretilen uçak sayısı 134’dür.
Türk malı ilk yolcu uçağımız da gazetecilerle birlikte deneme seferini gerçekleştirmiştir.
Bu deneme seferindeki yolcular arasında İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü de genç bir fizikçi olarak hazır bulunmuştur.

*- HER TARİH AYRI BİR KONU

Konumuzu fazla dağıtmadan özet mâhiyetinde bir tarihçe vererek bu yazımıza son noktayı koyalım.
1911 – Türk Hava Kuvvetleri (hava ordusu) kuruluyor.
1912 – Yeşilköy Tayyare ve Makinist Mektebi açılıyor.
1919 – Türkiye Münakalatı Haviye Cemiyeti [Nakliye Cemiyeti. Bu cemiyet Türk Hava Kurumu’nun çekirdeğidir.] 1923 – Halkapınar Tayyare Atölyesi (Kurucusu: Vecihi Hürkuş. Burada tasarlanan Vecihi K-VI ilk Türk uçağıdır. Bu uçak Vecihi Hürkuş tasarımıdır.)
1925 – Türk Hava Kurumu (Tayyare Cemiyeti) kuruluyor.
1925 TOMTAŞ Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (Kurucu ortaklar: Türk Hava Kurumu ile Alman Junkers Uçak Fabrikası.)
1926 – Kayseri Tayyare Fabrikası (uçak üretmek amacıyla kurulmuştur.)
1932 – Eskişehir Tayyare Fabrikası (üretilen uçakların bakım ve onarımlarını yapmak amacıyla kurulmuştur.)
1932 – Vecihi Sivil Tayyare Mektebi ‘Kurucusu: Vecihi Hürkuş.)
1933 – Vecihi Faham Tayyare İnşa Atölyesi (Kurucusu: Vecihi Hürkuş.)
1936 – Nuri Demirağ Tayyare Atölyesi (Şimdiki Beşiktaş Deniz Müzesi’nin hemen arkasındaydı. Nu.D36 uçakları bu atölyede üretilmiştir. Bu uçaklar Nuri Demirağ atölyesinin tasarımıdır. Beşiktaş’taki atölye yetersiz kalınca Yeşilköy’e taşınarak 1941 yılında Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası kurulmuştur.
Buraya pilot yetiştirmek amacıyla Gök Okulu da kurulmuştur.
Nuri Demirağ Yeşilköy’deki Elmas Paşa Çiftliğini satın alarak Amsterdam Havaalanı’nın bir benzeri olan Yeşilköy Havalimanı’nı da kurmuştur.)
1939 – Türk Hava Kurumu Etimesgut Tayyare Fabrikası Ankara.
1947 – Türk Hava Kurumu Gazi Uçak Motor Fabrikası (Atatürk’ün vasiyetiyle uçak motoru üretmek amacıyla Atatürk Orman Çiftliği arazisinde kurulmuştur.)
1950 – Ankara Rüzgâr Tüneli [Ülkemizde üretilen uçakların aerodinamik testlerini yapmak amacıyla kurulmuş ama uçak fabrikaları kapatıldığı için işlevsiz kalmıştır. Yıllar sonra tekrar hizmete açılacaktır.)
1984 – TUSAŞ Türk Havacılık ve Uzay Sanayii Anonim Şirketi.

*- İLK DERSTE, KOVULDU!

Hukuk fakültesi öğretim görevlisi ilk dersine girer.
Selamsız sabahsız ilk girişte, kafasını kaldırır kaldırmaz göz teması kurduğu ilk öğrencisine sert tonda:
‘Adın ne?’ diye sorar.
Herkes şaşkındır…
Öğrenci kalkar ve ‘Ali, adım Ali’ der.
Az sonra olacaklar her şeyi gölgede bırakır:
‘Defol bu sınıftan, bir daha asla dersime gelme.’ söyler.
Ali ne yapacağını şaşırır.
Sınıfı terk eder.

*- HERKES SESSİZ

Hocanın ani ve sert tepkisiyle korkudan kimse ses çıkaramaz.
Her yanı merak sarar.
Gözler anlamsız etrafı tarar.
Bir tek hoca iki elini arkada kavuşturmuş, belden yarı eğilerek sıraların arasında turlayıp her bir öğrenciyle göz teması kurmaya çalışır. Öğrenciler gözlerini kaçırır.
Hoca doğrulur:
‘Kanunlar neden vardır, cevaplayabilecek var mı?’ der.
İlk sorunun ardından ilk ders fiilen başlamış olur.
Titrek seslerle cılız cevaplar akmaya başlar.
Her öğrenciden farklı cevaplar gelir:
‘Düzeni korumak, toplumda yaşayan bireylerin hak ve hürriyetini sağlamak, yaşam haklarını idame ettirmek, devlete güveni, o devletin saygın bir vatandaşı olduğunu göstermek, her yerde hakkını yasalar çerçevesinde arayacağını bilmek ve devletin vatandaşına haklarını nasıl arayacağını göstermek için…’ gibi doğru olduğu düşünülerek söylenmiş cevaplar sınıfta dolaşır.

*- ADALET İÇİN!

‘Hiçbiri.
İstediğim cevap yok.
Başka, başka!’ diye sinirli bir çıkış sergiler.
Daha önce hiç cevap vermeyen köşedeki öğrenci sakince:
‘Adalet için!’
‘İşte budur, istediğim cevap buydu.
Buna göre az önce arkadaşınıza adaletsiz davrandım mı sizce?’
Koro eşliğinde:
‘Evet hocam!’

*- HAYAT BOYU UNUTMAZLAR

Öğretim görevlisi kapıyı açar, koridorda turlayan öğrenciyi içeri alır.
Ali’ye teşekkür ederek yerine oturmasını söyler.
Sınıf yaşananların dersi etkili kılmak için bir oyun olduğunu anlar.
Öğretim görevlisi; sanırım ne olduğunu anladınız.
Şimdi durum daha da vahim
‘Peki, buna hepiniz şahit olduğunuz hâlde, neden hiçbiriniz tepki göstermediniz, bir açıklama istemediniz, arkadaşınızın hakkını savunmadınız?’
Sınıf tekrar sessizliğe bürünür.
Öğretim görevlisi:
‘Bakın gençler, bu olaydan hepinizin çıkarması gereken bir öğüt var. Bunu size yüz saat sınıfta ders versem anlatamazdım.
Asla’ bana dokunmayan yılan bin yaşasın!’ zihniyetinde de olmayın, o yılan bir gün mutlaka sizi de sokacaktır.
Adaletsizliğe şahit olup göz yuman insanlar haysiyet ve onurlarını kaybetmeye mahkûmdur.
Bir şahsa karşı yapılan haksızlık, herkese karşı yapılmış bir tehdit demektir.’ sözleriyle ilk dersini tamamlar…

*- AĞLAMAKLI İDİLER!

Çeşmeden yazan Emine Elat kısa ve öz şöyle diyor:
‘Acilen ağaç dikmemiz gerekiyor bizim!
Ağaç yoksa yağmur yok!
Yağmur yoksa, su yok!
Su yoksa, meyve- sebze yok!
Hayat yok!’
Ben de ilave edeyim, biz de yokuz!
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) ne demiş?
‘Kıyamet kopuyor olsa bile, elinizde bir fidan varsa onu dikiniz!’
Bugün Haluk Narbay gibi emekli öğretmen Nurten Yelken ile oğlu maden mühendisi Gökseli ile hem Ege ham de Dokuz Eylül’da birçok fakültenin derslerine giren emekli okutman Mahmut Zeki Yelken Çeşme’den Urla’ya ziyaretime geldiler…
Neyi konuştuk?
Kilometrelerce yolda ne ağaç ne de maki ve binlerce canlıyı yok eden kahrolası yangınları…
İçleri burkulmuş, ağlamaklı idiler..
Usta Foto Muhabiri Esat Erçetingöz de şunları söylüyor
‘’İzmir’in 50 günlük suyu kaldı.
Yani iki aydan da az bir zaman var, geriye sayım hızla sürüyor.
Kentteki barajların doluluk oranı son 17 yılın en düşük seviyesine inerek, yüzde 10,78’e geriledi’
Balıkesir’den geçerken barajın haline gördüm.
İstanbul’a bakalım kim koruyacak?

*- BİRLEŞMEDEN OLMAZ

Hülya Gülperçin’den aldığım mektup şaşırttı!
‘Karşıyaka’nın ilk kültür merkezi Belediyenin borçları yüzünden satılamaz!’ diyor.
Haklı ama karşı taraf yani belediye de haklı!
Peki ne yapılmalı?
İlk akla gelen Karşıyakalıların yediden yetmişe birleşip, bir yardım ve destek kampanyası açmaları…
Ama buna müfettişler izin vermiyor, yasaların bir maddesine göre ‘Olmaz!’ diyorlar.
Başka maddeleri bulmak zaman alır.
Çünkü; yasa koyucular hep iki şeyi gözetirler…
‘Ya bir gün bize lazım olursa?’

*- BİRAZ İLERİYE GİDİN

Bu şu demek, 15’nci madde ‘Olmaz!’ derken, yasaları iyi irdelerseniz yani okursanız, az sonra, ne beliyemi 23’ncü maddede bazen ‘dolaylı’ bazen gayet açık ‘Olur’ denilmektedir.
İşte bu zaman ‘iyi avukat’ ya da ‘iyi hukukçu’ dediğimiz, araştırmacıyı ortaya çıkarıyor.
Ama ben başka dikensiz yolu önereyim:
‘Karşıyaka’nın kalburüstü kişileri’ bir araya gelsin, anlaşmalı bir şekilde satışa sunulan kültür merkezini alıp, belediyeye bağışlasınlar.
Tabii benim şu an aklıma gelen bu..
Biraz düşünülse mutlak çok daha güzel çözüm yolları bulunur.
Şeffaf olanlar bu işi doğru dürüst yaparlar.
Böylece sanata ve sanatçıya da sahip çıkılır, lafta kalmaz.

*- ÇOCUKLUKTAN KURTULMAK!

Ersın Ata’nın şu görüşüne hayran kaldım!
Diyor ki!
‘Babanız yaşıyorsa halâ çocuksunuz!’
Merak ettim devamını okudum:
‘İnsan babası ölünce büyüyor, çünkü; yalnız başınıza kalıyorsunuz, o zaman artık!
Ne zaman ki, babanızı kaybediyorsunuz; işte o zaman gerçekten büyüyorsunuz!
Çünkü çınarın gölgesi yok artık üzerinizde.
Sizi fark etmediğiniz bir halde, koruyormuş meğer o gölge!
Siz de aile kuruyorsunuz, baba oluyorsunuz.
Sizin de gölge yaptığınız, koruduğunuz birileri oluyor.
Ama o gölgeyi çok arıyorsunuz!
Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak.
Kaç yaşında olursanız olun, babanız yaşıyorsa siz halâ çocuksunuzdur.
Ama babasız kalırsanız;
İşte o zaman gerçeği görürsünüz…’
Teşekkürler; Ersin Ata!

*- ALDATİLMAK ŞANIMIZDAN

Bazen yanıldığımı, yanıtıldığımı çok sonradan tesadüfen öğreniyorum,
Ya güvendiğim bir arkadaşımın (!) sözlerine kanmışımdır, ya da bir okuyucumun dürüstlüğüne (!)
Aslında fark etmiyor, ikisi de aynı kapıya düşüyor.
Ha o, ha bu?
Fark etmiyor!
‘Aykırı hukukçu!’ dostum Av. Senih Özay bu kez, bir mahkeme kararını göndermiş!
Altına da şu notu iliştirmiş;
‘Bu yargılamalar, keşif ücretlerinin, korkunçluğu gibi!…’
Baktım bir küçük not daha var;
‘Bu yargılamalar, keşif ücretlerinin korkunçluğu gibi bir dert var, biliyorsunuz! Yakup Avukatımızın dosyasına bir bakın bence!’
Konu ve olay Rize’de geçiyor.
Ben hakimin de yan mahkemenin de davalı ya da şikayetçinin de işine karışmam…
Bu yüzden sadece bazı vatandaşların görüşlerini, yetkililerin de dikkatini çekmek için paylaşayım, bu arada, ince ve önemli noktalara dokunan sevgili avukat Senih Özay’a da bu arada teşekkür edeyim:
Bu arada konuyu anımsatayım:
Bir ara ‘Bilirkişi ücretleri az!’ demiştim, beni yanıltmışlar.
Çünkü bu işten geçinen iyi para kazananlar var.
Belki bir gün bu dosyalar da açılır, kazançlar ortaya çıkar.
Doğru ile eğriyi öğreniriz
‘İkinci’ dedim, durdum, bazı sıkıntılı durumları yaşamamak ve yaşatmamak için, şimdilik…

*- FAZLA İYİ NİYETLİ

Aysal Tansu da bu davada önemli bir noktaya değiniyor:
‘Y.D. Kararı da verilmemiş demek ki. Oysa Y.D. Kararı mevcut durumu, diğer bir anlatımla dava tarihindeki durumu korumak için verilir.
Aksi taktirde, bu davadaki gibi “konusu kalmama” ile hak kaybına neden olunur ki yasa koyucunun amacına ve kamu yararına aykırı duruma yol açar.
Bu nedenle ben davanın esastan karara çıkmasını tercih ederim.
Pek ihtimal vermiyorum ancak, adil bir yargılama ile davanın kabulüne karar verilmesi halinde tazminat hakkı doğar.
Doğa tahribatı belki kısmen eski hale getirilebilir.
Fazla iyi niyetli olduğum düşünülebilir ancak (yukarıda da belirttiğim gibi) “adil yargılama” olması var sayılması haline ilişkindir önerim.”

*- ADAM GÜLÜYORDUR

Fotoğraf Sanatçısı olarak bildiğim Lütfü Dağtaş’ın başına gelene şaşırdım.
Aslında konu içinde konu var.
Bir yandan, ‘arakçılık’ diğer yandan, bir noktada ‘Belediyeler birileri tarafından nasıl soyuluyor?’
İç içe birden fazla konu!
Şimdi söz Lütfü Dağtaş da;
“Ülkedeki adaletin nasıl tecelli ettiğinin belgesi olarak okudum Üstadım.
Dört yıl önce fotoğraflarımı çalarak devasa kitap yapıp bir belediyeye pazarlayan badembıyık Prof,u mahkemeye verdim.
Dünya kadar harç, bilirkişi parası yatırdım.
Üç yılın sonunda haklılığım yargı kararıyla onandı, bir yılı aşkın süredir istinafta.
Badembıyık, o günün parasıyla belediyeye satıştan elde ettiği taze parayı cebine koydu, benim alınterimin karşılığı tazminat, yargıda pula döndü.
İşte adalet bu olunca, gençliğimizin sloganını yinelemekte yarar var:
‘Bu düzen değişmeli!’
Bana bu olay tuhaf geldi…
Neler oluyor, neler?

*- SAYFAYI ÇEVİR

Melih Dizdaroğlu bu kez mektubunda ‘Sayfayı çevir!’ diyor.
Bakalım yazdıklarını okuyunca, siz de ‘sayfayı çevirecek misiniz?’ yoksa ‘Yola aynen devam’ mı diyeceksiniz?
“Herkes sonuna kadar yanımızda yürümesin.
Bazıları sadece bölümdür – bize öğretmeye, bizi acele ettirmeye ya da içimizdeki bir şeyi uyandırmaya gelir.
Biri gitmeyi seçtiğinde, peşinden koşma.
Kaderin asla tarihinden çıkmaya karar verenlere bağlı değildir.
Bu onları kötü insanlar yapmaz.
Basitçe hayatındaki rollerinin tamamlandığı anlamına gelir.
Ve bu bölüm kapandığında, onu tekrar okuma isteğine karşı koy.
Artık bugününe ait olmayan şey, geleceğinde yer hak etmiyor.
Boş ver artık.
Sayfayı çevir.
Hikayeniz bitmekten çok uzakta – ve en iyi bölümler henüz yazılmamış olabilir…”

*- HADİ CANIM SENDE

Ben pek olumlu bakmıyorum, bu görüşe;
Kendilerini ‘felsefeci’ olarak kabul eden bazılarına göre, ‘Zihinsel olarak güçlü insanlar, kendilerine saygı göstermeyen kişilere karşı nazik davranmazlar!..’
Bu yanlış bir düşünce…
Kendini bir şey zannedenlerin tavrıdır, bu davranış…
Hiç kimse bir başkasını sevmek durumunda değildir ama saygı duymak durumunda, hatta mecburiyetindedir.
Bu görüş her yerde, hatta mahkemelerde bile karşımıza çıkar.
Hiç unutmuyorum, bir davada basın savcısı şöyle demişti:
‘Yani temizlik işçisi olmak, saygın olmak değil midir?’
Bir diş hekimi, bir çocuğu ağladığı için azarlayıp tokatlamıştı, ben müdahale ettim, mahkemelik olduk.
Meğer kardeşi avukatmış, fırsattan istifade edip, benden zamanın 10 bin lirasını istemişti, aramızı bulmak için.
O zaman bu avukatın kardeşi olduğunu bilmiyordum.
Hakim de, bir noktada tuzağı anladı, benden yana, doğrudan yana çıkmış, şimdi yazamayacağım şekilde, benden sözde arabulucu parası almaya çalışan kardeşe gerekenleri söylemişti.
Şunu de belirteyim;
O zamanlar, şimdiki gibi ‘arabuluculuk’ yoktu.
Burhan- Serdar Çınar kardeşler de, olayın tanığı olduklarından, ‘Ağabey bu onların ilk olayı değil, bizce sen bunları mali şube ile organize suçlar şubesine ihbar et!’ demişlerdi.
Bu kardeşleri bulup olayı anımsatmak kolay.
Diş hekimi, kendisine ‘Dişçi’ diyerek hakaret ettiğimi iddia ediyordu.
Neler gördük, neler yaşadık!
Güler misin, ağlar mısın?
İnanın mahkemelerde ne duruşmalar var?
Hani bir pisikolog var, kitapları rekor kıran, hastalarının aile durumlarını anlatarak, yazarak ‘diziler’ yaptırıp, trilyonlar kazanan biri…
İnanın, varlıklı aileler kuyrukta bu bana göre sözde doktorun kapısında, 10 dakikası 10 bin lira mı, ne?
O da sıra ne zaman size gelirse, o zaman!
Neyse biz şimdi yine ‘felsefeciye’ gelelim:
Bakın neler diyor?
‘Zihinsel olarak güçlü insanlar, düşündükleri her saçma sapan şeye inanmazlar!’
Hoppala, saçma sapan sözlere, olaylara inanmamak için mutlaka ‘zihinsel olarak güçlü olmak’ mı şart?
Bu nasıl oluyor?
Anne- babaya mı bağlı, yoksa yedik içtiklerimizle mi ilgili?
Ya da okulla, muhitle, arkadaşlarla, tahsille mi ilgili?
Şans çarkını çevirip görelim!…
Bakın bu önemli;
‘Zihinsel olarak güçlü insanlar, ne istediklerini bilirler!’ diyor felsefeci geçinenler.
Sizler ne istediğinizi biliyor musunuz?
Örneğin, bir yatınız, bir katınız, bir de son model bir spor arabanız olmasını, ilk etapta isteyebilirsiniz!
Yani ne istediğinizi bildiğinize göre, ‘zihinsel olarak güçlü’ sayılırsınız.
Artık bir şekilde endişe durmanıza da gerek yok, bu hayattan…
Örnekleri çok!
Neymiş efendim:
‘İlişkiler, iş, para, fiziksel, duygusal ve ruhsal sağlık!’
Devam edelim:
Zihinsel olarak güçlü insanlar kendilerine hep şu soruya sorarlarmış;
‘Bu uygun mu?
Davranışlarım, hayatım için belirlediğim hedeflerle örtüşüyor mu?’
Bu böyle devam ediyor!
Şimdi bana bin dolar borçlusunuz?
Adam kalkıyor, bunları ballandırarak anlatıyor, bir iki video ve görüntü de
ekliyor, parayı kırıyor!
Sonuç olarak, siz de kendinizi ‘Zihinsel olarak güçlü’ kabul edin ve
anlatın ama önce burnunuzu biraz kaldırtın.

*- MODA YOLUNDA

Son zamanlarda ticaretle ilgilenenler yeni bir kavram ile tanıştılar.
Bu tiplere ‘Düşünce insanları’ falan deniyor.
Tam karşılığını ve Türkçesini bilmiyorum.
Bunlar, lider durumda olanlara ilham veren figürleri buluyor, anlatıyorlar yanılmıyorsam.
Şöyle isimleri de var:
‘’Kültür ve Çalışan Bağlılığı Danışmanı, Pozitif Zeka Mentoru, İş Yaşamında Hitabet mentoru…’
Belki de başka sıfatları da vardır, kendilerince…
Bir uzman şöyle örnek veriyor, bu çalışma grubundaki kişilere ait.

*- HEP YANILIRIZ

‘Müdürüm her şeyi fark eder sanıyordum…
Meğer sessizliğimi bile duymuyormuş.’
Şimdi konuyu uzman ağzından açalım:
‘İş hayatında çoğumuz şu durumu yaşarız:
Elimizden geleni yapıyoruz, işimize odaklanıyoruz ama bir türlü ‘görülmediğimizi’ hissediyoruz.
Gerçek şu ki, müdürleriniz aklınızı okuyamıyor!
Anlattığım bazı kritik durumlar:
İş yükünüz aşırıyken – ‘Fark eder herhalde’ diye beklemek yerine, verilerle durumu paylaşın
Terfi istediğinizde – Başarılarınız kendini göstermez, siz göstermelisiniz.
Kaynak ihtiyacınız olduğunda – Senaryo planlarıyla önceden uyarın
Yeni roller aradığınızda – ‘Rahat çalışıyor’ sanılabilirsiniz, net konuşun,
Maaş artışı istediğinizde – Herkes aynı şeyi düşünüyor, farkınızı ortaya koyun,
Anahtar nokta:
Her yöneticinin ‘PQ kanalı’ (duygusal zekanın sezgi tarafı) gelişmiş değil. Onların ‘veri kanalını’ beslemek sizin sorumluluğunuz!..”
Yani patronlar ve patron durumundakiler, sizin düşündüğünüz gibi fazla akıllı değillerdir.
Bildikleri ya da biliyor gibi göründükleri, her şeyden haberdar olmaları, bizlerin ‘ispiyoncu’ ya da ‘yağcı’ olarak adlandırdığımız kişiler sayesindedir.
Her yönetici, mutlaka bu tiplere özel ilgi gösterir.
İsterseniz emeklilere, hatta babanıza sorun bakalım ne diyecek?

*- BEKLEMEYİN, SESİNİZİ DUYMAZLAR

Şimdi konuya bir de bilimsel gözle bakıp, irdeleyelim:
‘Gerçekten de liderin duygusal zekâsı, özellikle de empatik farkındalık (PQ) seviyesi gelişmemişse, çalışanın sessiz çığlığını duyması beklenemez.
Ama bunun ötesinde önemli bir nokta daha var:
Bazı çalışanlar, ‘görülmeye değer’ olduklarına içten içe inanmıyor olabilirler.
LeapCo olarak geliştirilen Deep Leap Code yaklaşımında bu konuya özellikle odaklanılır:
Birçok profesyonel, çocuklukta aldığı mesajlar ve iş dünyasında tekrar tekrar karşılaştığı “şartlı değer” algısı nedeniyle, kendi duygularını ifade etmeyi “fazlalık” gibi görebiliyor.
Bu da sessiz kalmaya ve içten içe tükenmeye neden oluyor.
Görülme ihtiyacı yalnızca yöneticinin farkındalığına değil, çalışanın kendi içsel inanç sistemine de bağlı.
‘Benim ihtiyaçlarım önemli mi?
Sesimi çıkarırsam bu tehdit olarak algılanır mı?
Yeterince iyi olursam zaten fark ederler mi?
İşte bu sınırları keşfetmek, hem bireysel hem kurumsal dönüşümün anahtarı.
Çünkü gerçek dönüşüm, dışsal iletişim stratejilerinden önce içsel görünürlük ile başlıyor.’
Bunlar sadece büyük, kurumsal şirketlerde, ticarethanelerde geçerlidir.
Gerisi babadan kalma usul ile yönetilir ve ‘Bizimkiler’ öne çıkar.
İşin özetini söyleyeyim mi?
‘Zor günler, dostu ve düşmanı ayıklaman için bir fırsattır!’
Bir söz daha:
‘Mide beyinden akıllıdır çünkü mide kusmayı bilir, beyin her pisliği yutar…’

*- CEVABINI BULUN?

Bizim derdimiz nedir?
İşte bir örnek;
İsmail Dikder yazıyor:
‘Ehliyet yenilemek için bir aydır randevu bulamıyorum!
Süreyi uzatın, hem kurum rahatlasın, hem de vatandaş!
Nedir bu böyle?’
Tabii ki bu konu sadece İsmail Beyi değil, binlerce insanımızı ilgilendiriyor.
İlgililerin umurunda olmaz, çünkü onların böyle bir sorunları yok…

*- NAZİK ve TEMİZ KALPLİ

Bu dünyadan Seyfi Dursunoğlu, ‘Huysuz Virjin’ geçti..
Nur içinde yatsın!
Seyfi Dursunoğlu, Ölüm Yıldönümü: 17 Temmuz 2020…Anısına Saygıyla
“Memurdum, bodrum katında oturuyordum.
Ev sahibi kiraya 50 lira zam yaptı,
‘N’olur artırmayın, ödeyemem’ dedim, oralı olmadı, ben de iki elimi göğe açtım;
‘Yarabbim, bu hayat böyle devam edemez. Sen yardım et bana’ diye dua ettim.
Birkaç yere sanatçı olarak başvurdum; Beğenmediler, bir gün alıştırdılar, gönderdiler.
Sonra baktım, Seyfi’yle bu işi beceremeyeceğim, Huysuz Virjin tipini yarattım.
Hep duyuyorlardı ama Öztürk Serengil’in, bir programına çıkınca böyle bir insanın varlığını gördüler.
O olaydan sonra kısmetim açıldı: Fuarlar, gazinolar…
Her gittiğim yerde şovum çok sevildi, sonra derken televizyon.
Kanallar koşmaya başladı peşimden…”
Bankadaki parasını ve evini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine,
Vücudunu kadavra olarak tıp okuyan öğrencilere bağışlayan…
Bir yanda Seyfi bir yanda Huysuz…
Tek bedende iki görünüm, iki ruh gibi.
Herkes tarafından sevilmesi de cabası.
Nazik, titiz, temiz kalpli bir İstanbul beyefendisi ve diğer yanda lafını esirgemeyen, hınzır ve komik kadın Huysuz Virjin…”

*- KADINLAR KURTARACAK!

Deniz Akbıyık avukat!
Hukuk Bürosu var, aynı zamanda milli sporcumuz.
Uluslararası menejerlik lisansı da var.
Söylediği şu:
‘Bu ülkeyi kadınlar kurtaracak!’
Mesleği, daha doğrusu işleri nedeniyle sık seyahat edenlerden olan Deniz Hanım şimdi de bir şikayetini dile getirdi.
Hem de sık sık ‘Dünya lideriyiz!’ gibi yönetimi tarafından iddialı laf edilen İstanbul Havalimanı için…
Belki yönetim kadrosunun dikkatini çekip, gereken kolaylıkları sağlamaları için ben de Deniz Akbıyık’ın birçok yolcu gibi tepkisini paylaşıyorum:

*- SPOR YAPTIRIYORLAR

“İstanbul havalimanı bir saçmalıktan ibaret.
Böyle bir rezalet olmaz.
Bu kadar büyük havalimanı da olmaz.
Uçak 12:35’te indi, tam 20 dakika taksi yaptı uçak, 20dakika!
15dk. da bagaj alım kısmına yürüdüm.
15 dk. yaklaşık 1km yürüme demek.
1km bagaj alınacak yere yürünmez.
Bagajı alıp HAVAŞ’a ulaşmak ekstra 25dk.
Dünyanın hiçbir yerinde bir havalimanından çıkabilmek için 1saat uğraş vermezsiniz.
Uçak kullanmanın 1 numaralı sebebi zaten hızlı olması, avm gibi havalimanı görüp alışveriş yapmak değil.
İnsanların resmen zamanını çalan saçma sapan bir iş…”
Bu güne değin, ben dahil bu havalimanımız için çok şikayetler dile getirildi.
Kimisi siyasi, kimisi ticari…
Ama böylesine ilk kez rastlıyorum.
Belki benim bilmediğim noktalar vardır, bunlar da yetkililer, yani havaalanı yönetimi tarafından arada açıklanıp bilgilendirilirse yolculara büyük hizmet sağlanmış olur.

*- DÜNYALIKLARI İYİDEN DE İYİ

Vatandaşa en büyük sıkıntının hukukçu siyasiler tarafından yüklendiğine inanıyorum.
Gençler, yeni mezunlar hariç, siz hiç tuzu kuru olmayan avukat gördünüz mü?
Allah sanki bunlara özel yaratmış…
Her yasa kendilerinden yana…
Bir avukatın kapısından adımı attığınız an, yandınız demektir.
Danışmadan tutun da, kazandığınız ve kaybettiğiniz herhangi bir davaya kadar, hep kârlı çıkanlar avukatlardır.
Yasaları onlara değil, sıradan vatandaşlara yaptırmak lazım.
Olur mu olur?
Vatandaşlar istediklerini, sorunlarını yazarlar, bunlar yine sıradan mürekkep yalayan biri tarafından katip gibi çalakalem ele alınır.
Daha sonra hukuk fakültesi son sınıf ya da stajyer avukatların da içinde bulunduğu, elinde ‘hukuk terimlerinin’ olduğu kitapla, editörler eski ismiyle musahhihler olayı netleştirirler.
Biraz okuma yazması olan için hiç zor değil.
Daha kapsamlı olması isteniyorsa iyi yabancı dil bilenler de komisyona alınarak, uluslararası yasaların tercümesini yaparak, destek sağlanmış olur.
Yazdıklarımdan yasanın çıkmasının uzun olduğunu düşünebilirsiniz ama hiç de öyle değil.
Şimdi size az önce şikayetini bildirin Av. Deniz Akbıyık’ın bu kez mesleği ile ilgili şikayetini paylaşacağım.
Şu satırı, ‘avukatlar zaten köşeyi döndü’, satırını dikkatinize sunuyorum:
Acaba maliye bir ara doktorları ele almıştı, şimdi avukatları da ele alsalar hiç fena olmaz.
Hani bir zamanlar ‘Nereden buldun?’ gibi bir yasa vardı ya, onun gibi, araştırılsın bakın 20 yıl ve sonrasında neler neler sahibi olmuşlar…
Her dosyada, nasıl kapısını çalanlarla ortak oldukları anlatılsın…
Yanıldığım noktalar varsa bunlar da belirtilsin…
Şunu da söyleyeyim.
Her şey yasalara uygun!

*- İŞİNE GELEN ve GELMEYEN

Av. Akbıyık, 2025 yılı ‘Avukat Baro Aidat’ cetvelini paylaşarak şöyle diyor;
“Niye her işin sonu bize giriyor?
En çok aidatı ödüyoruz, 7 senelik avukatım, ben 5 yılı doldurduğumda 5 yıl kuralı geldi, 20+ avukatlar zaten köşeyi döndü, bizle ne alıp veremediğiniz var bizim nesil bu ülkenin kahrını çekmeye mi doğdu?
Biliyorsunuz, daha önce de avukatların ‘bilirkişi ücret şikayetlerini’ dile getirmiştim.
Şunu da belirteyim:
‘İnsanlarda mücadeleci kişiliği olmalıdır.
Böylece nice olumsuzlukların üstesinden gelinir.
Mücadele azmi ve kararlığı aslında herkesin yapısında vardır.
Ama bazıları bunu ortaya çıkarır, bazıları da sümen altı gibi çıkaramaz.
Sıkıntıları, sorunları, problemleri ne derseniz deyin, neyle karşılaşırsanız
karşılaşın pes etmedikten sonra zafer sizindir.
Şimdi küçük bir örnek vereceğim:

*- İSTEKLERİNE KAVUŞTULAR

Bergamalı siyasetçi, eski bakan ve parti başkanı Rifat Serdaroğlu, partili ekonomist- gazeteci Meriç Köyatası ile İzmir’e dönerken, havaalanının VİP salonundaki televizyon kanalını değiştirmek istediler.
Ama kumanda yoktu.
Bir yetkiliye sordular, ‘Bunu seyredeceksiniz!’ demesin mi?
Anlamışsınızdır, İzmirli ikilinin Efelik damarları kabarır, yine düşündüğünüz gibi olur, orada kıyameti koparırlar.
Sırayla birkaç yetkilinin dışında müdür gelir.
‘Yok canım öyle bir şey olur mu?’ der ve yanlışlıkla odasına götürdüğü kumandayı getirir.
Rifat Serdaroğlu ile Meriç Köyatası, istenilen değil, istedikleri kanalı açıp, uçak saati gelinceye kadar seyrederler…
Daha sonra da ‘İyi mi yaptık?’ diye çevrelerindekileri sorarlar….

*- KOLTUK SEVDASI

Ahmet Delikçi, ‘gözünü toprak doyursun!’ diyerek şu haberi paylaşmış;
‘Dünyanın en yaşlı devlet başkanı olan Kamerun Cumhurbaşkanı Paul Biya, 92 yaşında olmasına rağmen Ekim ayında yapılacak seçimlerde yeniden aday olacağını açıkladı.
43 yıldır iktidarda olan Biya bir dönem daha görev yapmak istiyor.
Biya Ahmet adaylık kararını, ‘Karşı karşıya olduğumuz zorlukların aciliyetiyle hizmet etme kararlılığım eş düzeydedir, içiniz rahat olsun”’ diyerek duyurdu.

*- BİZ BİZE YETERİZ AMA…

İbrahim Irmak’la birbirimize ‘Tertip!’ diye sesleniriz.
Ama yıllardır bir arada çalışmak nasip olmadı.
Şimdi ‘Kütüphaneler kurmak’la ilgileniyor, rahmetli evladının adına.
İbrahim Irmak bir de gazete çıkarıyor, idealist olarak ve ‘Enerjide ve gıdada biz bize yeteriz’ tezini savunuyor.
“Enerjide fırsatları kaçırıyor, doğayı göz göre göre tüketiyoruz. Görmeyenlere duymayanlara buyrun tane tane anlatayım…” diyen ‘Tertip İbrahim’i dinleyelim:
“Dünya temiz enerji devrimini çatılardan başlatıyor.
Güney Kore artık her binanın çatısına güneş paneli zorunluluğu getirdi. Her apartman bir mini enerji santrali oluyor.
Temiz enerji artık uzak santrallerde değil, doğrudan tepemizde üretiliyor.

*- BİTMEDİ DEVAM

Peki Çin?
Sincan’daki 200.000 dönümlük çölde 5 GW kapasiteli dünyanın en büyük güneş enerjisi çiftliğini kurdu. Bu çiftlik her yıl 6 milyar kilovat saat elektrik üretiyor.
Bitmedi…
Kubuqi Çölü’ne 400 kilometrelik ‘Güneş Seddi’ inşa ediyor Çin. Güneş panellerinden oluşan bir seddi andıracak genişliği beş kilometreyi bulacak bu duvar 2030’da tamamlandığında kapasitesi 100 GW olacak.
Yani yalnızca Pekin’i değil, çevresini de enerjide bağımsız hale getirecek.
Üstelik yılda 31 milyon ton karbon salımını da önleyecek.
Yunanistan bile geri kalmadı:
Kozani’de kurulan çift yüzeyli ‘bifacial’ panelli güneş çiftliği yılda 350 GWh enerji üretiyor, 75 bin haneyi besliyor.
Peki biz?
Ben 25 yıldır ‘Yenilenebilir Enerji Kaynaklarını’ yazıyorum. Konferanslarda, toplantılarda Türkiye’nin potansiyelini tane tane anlatıyorum.
Anlatıyorum ama ya kulak duymuyor ya göz görmüyor ya da rant daha cazip geliyor…”

*- ESNAF SÖYLÜYOR

Manisa Salihli’de Divan Odun köfteci Sahibi Erdoğan Dinç’in sözüne kulak verelim.
‘20 yıl önce Karpuzu sever yerdik.
Ben de karpuz yediğimi hatırlıyorum.
Şu an Karpuz yerine Cola içiyorlar.
Cola içmeyelim. karpuz yiyelim.
Misafirlere karpuz ve kavun götürelim.
Her gün karpuz ve kavun alıyorum.
Afiyete yiyorum.
Çiftçilere destek verelim.”

*- ÖDEVİMİZ OLMALI

Ben Sahir Dayıgil’in az önceki paylaşımından aldım.
Yazıyı kaleme alan, bize ve Tüm Türklere öğüt veren ise Erdal Atıcı…
Erdal Atıcı’nın yazdığı ve paylaştığı aşağıdaki yazıyı ‘keyifle, mutlulukla, görev bilinci’ ile okudum ve aynen paylaşıyorum.
“Yıllardır, Ankara -Muğla Karayolu üstünde ‘Albay Reşat Çiğiltepe Şehitliği’ yazısını görür ziyaret edemediğim için üzülürdüm.
Bu kez ‘’mutlaka uğramam gerek diye koşulladım kendimi.
Afyon’dan geçtikten sonra, yoldan çıkıp tırmanmaya başladım.
Daracık taş bir yoldan sürekli tepeye doğru yaklaşık 17 kilometre tırmandım.
1800 metre civarında bir yükseklikte Çiğiltepe…

*- İLERİDE KOCATEPE

Dağın zirvesine tırmanınca her taraf ayaklarınızın altında kalıyor…
Bu tepeye Yunanlar mevzilenmiş, tam karşıda yaklaşık kuş uçumu 20 kilometre ötede Kocatepe görünüyor…
Oraya da Türkler…
26 Ağustos 1922, sabaha karşı Mustafa Kemal Paşa Büyük Taarruz emrini veriyor…
Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir.

***
BÜYÜK Taarruzdan bir gün sonra ÇIĞILTEPE’de…
Albay Reşat Bey de saldırıya geçiyor.
KİM BU ALBAY REŞAT?
Edebiyatçı Ziya Paşanın oğludur.
Trablus’ta, Balkan Savaşlarında, Çanakkale’de savaşmış, sonra Mustafa Kemal Paşayla birlikte Bitlis ve Muş’un kurtuluşunda önemli rol oynamıştır.
Aralık 1919’da Milli Mücadeleye katılmak için Ankara’ya gelmiştir.
İnönü ve Sakarya Savaşlarına katılmış ve olağanüstü başarı göstermiştir. Reşat Bey’e BÜYÜK TAARRUZDA 57.TÜMEN KUMANDANLIĞI VERİLMİŞ, 27 Ağustosta bizzat MUSTAFA KEMAL tarafından, savaşın ve ulusun kaderini değiştirecek öneme sahip ÇİĞİLTEPE’nin alınması istenmiştir.

*- İŞTE GERÇEK KAHRAMAN

Fakat bu tepenin önemini bilen Yunan orduları başkomutanı TRİSKOPİS en güçlü birliklerini buraya göndermiştir.
27 AĞUSTOS 1922, saat 10.00da 57.TÜMEN bu tepeyi kuşatmıştır.
Mustafa Kemal Paşa telefonda:
‘REŞAT BEY, BU TEPEYİ NE ZAMAN ALACAKSINIZ?’
– KOMUTANIM YARIM SAAT SONRA ALACAĞIZ!..
‘BAŞARILAR DİLİYORUM.’
SAAT: 10.45
MUSTAFA KEMAL;
‘Düşmanın hala direndiğini görüyorum. Gözümüz o tepede, çok önemli.’
‘KOMUTANIM tepeye düşman bir tümen yığmış direniyorlar.’
SAAT 11.00
MUSTAFA KEMAL;
‘Reşat Beyi istiyorum…’
– KOMUTANIM REŞAT BEY SİZE BİR MESAJ BIRAKARAK İNTİHAR ETTİ.
OKUYORUM KOMUTANIM:
YARIM SAAT ZARFINDA BU TEPEYİ ALMAK İÇİN SÖZ VERDİĞİM HALDE SÖZÜMÜ YAPAMAMIŞ OLDUĞUMDAN DOLAYI YAŞAYAMAM KOMUTANIM.’
MUSTAFA KEMAL’iN GÖZLERİNDEN YAŞ BOŞANIR.
‘Allah rahmet eylesin, Reşat Bey büyük bir vatanseverdir.’
SAAT 11.45
Başkomutanın telefonu çalar.
– Çiğiltepe alınmıştır komutanım.
Yüzlerce ölüsünü bırakan düşman Sincanlı Ovasına doğru kaçmaktadır, arz ederim.
45 dakikalık bir gecikme için canını verebilecek kadar yürekli, onurlu bir vatanseverdir ALBAY REŞAT ÇİĞİLTEPE…

*- DUYGU SELİMİZ

“Her okuduğumda bu hikâyeyi gözlerim dolar, ağlarım.
Sen ben hepimiz çocuklarımız bilsin bu hikâyeyi…
Tanısınlar Albay Reşat Beyi (1879 – 1922)
Sahte destanlar yaratılan bir dönemde, çocuklarınıza ve torunlarınıza Reşat Çiğiltepe’yi anlatın ki, çocuklar ve gençler gerçek destan ve gerçek olmayan destanları ayırt edebilsinler…
103 yıl sonra saygı ile anıyorum…
Erdal Atıcı- 17 Temmuz 2025.’

Yaşar Eyice

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu