Köklerin ve çeliğin destanı

​Söyle ey Hekate!

Toprağın derinliklerine canıyla düğümlenmiş olanların, o sarsılmaz kavmin şarkısını söyle.

Kaderin yedi başlı ejderha gibi soluduğu o yedi uzun yıl boyunca, fırtınanın tam kalbinde dimdik duranları anlat…

Bir vakitler, Ege’nin tuzuyla yıkanmış rüzgârların saklandığı o kadim dağların ardında, ismi göğe kazınmış bir yurt vardı: Akbelen. Orada ne altın taçlı krallar hüküm sürerdi, ne de ölümsüz tanrılar gezerdi. Fakat oranın insanları; göğüslerinde taşımadıkları zırhları yüreklerinden, tutmadıkları kılıçları iradelerinden dövmüşlerdi.

Onların tek bir sancağı vardı: Şafak vakti toprağa sürülen nasırlı eller.

Güneş henüz kızıl bir yara gibi ufukta açılırken, toprağın bağrına eğilip yemin ettiler.

​”Bu toprak bizim tenimiz, bu su bizim kanımızdır! Son nefes, son damla ve son yaprak düşene dek; bu kutsal emanet çiğnenmeyecektir!”

Uzak saraylardan, gölgeleri karanlık buyruklar indi üzerlerine. Ağzından gümüş vaatler dökülen haberciler, demirden ve hırstan örülü ordular geldi. Lakin Akbelen’in çocukları ne korkunun soğuk nefesiyle titrediler, ne de altının kör edici parıltısına kapıldılar.

​Yedi yıl boyunca… Zamanın çarkı yedi kez döndü ve her dönüşünde onların sabrı daha da çelikleşti. Yıldızların altında nöbet tuttular, gökyüzünü yorgan eylediler. Sesleri, bozkırın ortasındaki Ankara’nın sağır taşlarında yankılandı; adalet kapılarını birer balyoz gibi dövdü sabırları. Kiminin bileğine zincir vuruldu, kiminin bedeni tozun içinde sürüklendi; lakin hiçbirinin ruhu teslimiyetin kuyusuna düşmedi.

​Çünkü bu kavga, sadece birkaç ağacın gölgesi için değildi…

Bu, köklerin savaşıydı! Geçmişin bilgeliği ile geleceğin feryadı arasındaki o ince, kopmaz bağın müdafaasıydı.

​Karşılarında ise yalnızca demire, ateşe ve yıkıma tapanlar vardı. Onlar ki hayatı birer rakam, toprağı ise birer ganimet sayanlardı. Bilmediler… Anlayamadılar ki; bir köylünün toprağa sımsıkı bastığı çıplak ayak, bir fatihin tunç kalkanından daha sarsılmazdır.

​Ve nihayet vakit eriştiğinde; rüzgâr, asırlık çamların arasından bir ilahi gibi geçerken artık tanrıları değil, insanı anlatan o büyük destanı fısıldadı:

​”Akbelen’de bir avuç insan vardı; rüzgâra, ateşe ve zulme karşı durdular… Ve onlar, asla yenilmediler!”

Sedat Kaya

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu