Seni Tanıyorum Troya

Antik bir şehre koşar yalın ayaklığım..
Tıpkı daha önce var olmuşluğun tanıdık heyecanında,
Ait olduğun yere varırmışçasına.. Yüzyıllar sonra!
Mistik kokusunu kilometreler ötesinden burnunuza çalan, sayısız ayak izlerinin farklı yüzlerindeki merakı, hayretle ışıtarak aynı ruhları selamlayan kadim toprakların sesidir derinlerinde yankı bulan. Troya!
Buz gibi bir havada koşar adımlarla ilerledim. Beni durdurabilecek bir güç yoktu yolumdan. Adımlarım hızlandı sonra kopardı ben halimi başka bildik bir ben. Koştum çünkü rüzgâra meydan okumasıydı bu kalbimin..
Aradığımı bulmuş gibiydim âdeta küçük bir çocuğun tanımasıyla. Evimdeydim!
M.Ö. 3000’li yılların ötesine bugünün gözleriyle bakarken anlayacaksınız ne demek istediğimi. Farkında olduğum, uyandığım andan beri aynı savunmadayım tıpkı diğerleri gibi. Kadim topluluklar ileri düzeyde teknolojilere sahip, sınırları aşan yapı ve potansiyelde bedenlenmiş son derece güçlü ve aklı kullanabilenlerdi. Yoksa kısa sürelerde ateşin bulunabilmesi mümkün mü? Âdemoğlu henüz kendini tanımamışken. Truvalılar yerleşim yerlerini öyle muazzam bir çabayla örmüşler ki -örmüşler diyorum zira her bir taşı birbiriyle bütünleşecek stratejide dizmeyi başarmışlar. Hepsi kusursuz! Çanakkale sınırları içinde yer alan bu dev alan elbette koruma altında hâlâ ziyaret edilebiliyor.
Karşımızda yükselen sur duvarlarına baktığımda aklıma gelen ilk soru şu oldu: “Nasıl taşıdılar?” Evet! Ağırlığınca taş parçalarını, keşfetmeyi yeni öğrenen insanların nasıl ve hangi yöntemle taşıdığını merak ettim. Çünkü dizaynda yer alan taşlar, tek kişinin hatta bazen öylesine büyüklerle karşılaşıyorsunuz ki iki ya da üç kişinin dahi birlikte kaldıramayacağı gücü sergilemekte. Mesela öylesine geniş bir rampa yapmışlar ki sadece hayran kalabiliyorsunuz. Taşlar teker teker harika bir işçilikle yan yana dizilmiş. İşte tam o anlarda düşünüp beyninizde analiz yaparken buluyorsunuz kendinizi. En karmaşık ve en tehlikeli sorular çalınıyor ruhunuza. “Nereden? Nasıl? İnsanların beden yapısı ne kadar dayanıklıydı? Ne tür bir araçla bulundukları alana taşıyorlardı?”
Troyalılar kendi savunmalarını son derece önemseyen bir topluluktu. Bunu yaşam alanlarında sık sık karşımıza çıkan tepe ve yükseltilerden anlıyoruz. Güvenlik onlar için o kadar önemliydi ki savunma alanlarını gözlemleyebildikleri noktaları hatta kuleleri de özenle ve sabırla inşa etmişlerdi. Mükemmel bir yapıt. Sanata, sosyal yaşama, doğaya ve hayvanlara olan ilgileri yaşadıkları alanda kendini göstererek bazen bir tiyatro sahnesinde vücutlanmış bazen de alabildiğine uzanan yemyeşil topraklardaki ender kuşların kanat çırpışlarıyla göğe yükseltmiş kahkahalarını. Eğlenmeyi de çalışmayı da çok seven bir karakteristik özellikleri var. Giyinmeyi sevdikleri kadar kadınlarının süse olan merakı da gözden kaçmıyor. Siyaset arenası olarak adlandırdığım bir alanda uzun konuşmaların, toplantıların yapıldığını ve birliğe değer verdiklerini görebiliyoruz. Karar mekanızması son derece güçlü. Açmış oldukları su kuyularının çevresinden adımlarken kalbim atıyor. Bazı anlar vardır tanıdık olanın kokusunu duyurur ruhunuza. Tam olarak öyle bir his işte ruhuma seslenen. “Evimde gibiyim” diyorum koruma şeritlerinin boşluğundan titreyen parmaklarımla buluşturduğum dev, soğuk duvarlara. Gözlerimi kapatıyorum ve selamlaşıyoruz yüzyıllar öncesiyle. Parmaklarım yerli yersiz sert dokunuşlara değip geçerken bir kez daha aynı hissi uyandırıyor hücrelerimde..
“Yalnız değillerdi!”
Ve ben tıpkı evimde gibiydim.

Gamze Bulmuş Bargın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu