Anadolu’nun kadınları
Anadolu…
Binlerce yıldır nice insanın gelip geçtiği, nice uygarlığın doğduğu, nice hikâyenin dillendirildiği kadim coğrafya…
Bu topraklarda şehirler kuruldu, saraylar yükseldi, tapınaklar yapıldı. Krallar hüküm sürdü, ordular savaştı. Kimi kazandı, kimi kaybetti. İmparatorluklar doğdu, büyüdü ve zamanla tarihin sayfaları arasında yerini aldı.
Bütün bu büyük hikâyelerin içinde sessizce anlatılan başka bir hikâye daha vardı…
Kadınların hikâyesi…
Toprağı işleyen, tohumu saklayan, ekmeği yapan, yünü eğiren, kilimi dokuyan, şifalı otları toplayan kadınların…
Çocuklarının başucunda ninni söyleyen, masal anlatan, düğünlerde gelinlerin başlarını bağlayan, yaşanan acıların ardından ağıt yakan kadınların…
Her şeyden önemlisi bildiklerini, öğrendiklerini akıllarında tutan, deneyimlerini bir sonraki nesile aktaran kadınların…
Tarih sadece taşlara, tabletlere ve anıtlara yazılmaz.
Bazen bir ninninin içinde saklanır. Bazen masalın bir cümlesinde. Bazen bir kilimin ilmeğinde, bir baş bağlamanın şeklinde, bazen de bir yemeğin yapılışında…
İşte Anadolu kadınının hikâyesi böyle bir hikâyedir.
Taşlardaki yazılar silinse de eller, yazı yoksa sözler anlatır. Bazen de bir motif geçmişten günümüze taşır bir hikâyeyi…
Çatalhöyük’te, binlerce yıl önce yaşamış insanların izleri hâlâ toprağın altında duruyor. Evlerden, eşyalardan ve küçük figürlerden geriye kalanlar, bizlere o zamanların sessiz hikâyelerini anlatıyor. Elbette bu figürlerin arasında kadınlar da var.
İlk zamanlar bulunan kadın figürlerinin Ana Tanrıça’yı temsil ettiği düşünüldü. Bugün ise geçmişle ilgili bilinenlerin her zaman kesin olmadığını düşünüyoruz. O zamanlarda yaşamış insanların dünyasını anlamak için hâlâ kafamızda sorular var.
Acaba kadın figürleri ne anlatıyordu?
Doğum, bereket ve yaşam onlar için ne ifade ediyordu?
Soruların cevapları çok net olmasa da bir gerçek var ki hiçbir zaman değişmiyor.
Binlerce yıl önce Anadolu topraklarında yaşayan insanlar yaşamla ilgili duygu ve düşüncelerini sembollerle anlatıyordu. Kadın figürleri de bunların en önemlilerindendi…
Yüzyıllar birbirini kovalarken, Anadolu’da kadın figürü sık sık karşımıza çıktı ama bu defa küçük bir figür olarak değil…
Dağların arasından yükselen çok güçlü bir tanrıça olarak…
Kybele…
İnsanlar ona Dağların Anası dediler.
Frigya’nın dağlarına doğru ilerlerken, kayalara oyulmuş kutsal alanların, sessiz vadilerin ve yüksek dağların arasında yaşayan bir tanrıça…
Doğanın, bereketin ve yaşamın sürekliliğinin simgesi olan Kybele, Anadolu’nun en güçlü kadın figürlerinden biri olarak yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti.
Onu çoğu zaman aslanlarla birlikte gördük. Bu da bir tesadüf değildi elbette. Aslanın gücüyle kadının bereketi, doğanın vahşiliğiyle yaşamın koruyuculuğu bir aradaydı.
Aslında Kybele’nin hikâyesi yalnızca bir tanrıçanın hikâyesi değildir. O, Anadolu insanının doğayla kurduğu ilişkinin de bir parçasıdır. Dağlarla, toprakla, hayvanlarla, bereketle, doğurganlıkla ve yaşamla kurulan çok eski bir bağın izidir.
Anadolu’nun kadın hikâyesi burada da bitmez…Bir süre sonra karşımıza artık tanrıçalar değil, gerçek kadınlar çıkar. Onların arasında biri vardır ki adı binlerce yıl sonra bile hâlâ yaşamaktadır.Puduhepa…MÖ 13. yüzyılda Hitit topraklarında yaşayan Puduhepa, Kral III. Hattuşili’nin eşiydi.Aslında onu yalnızca bir kralın karısı olarak tanıtmak doğru olmaz. Çünkü Puduhepa’nın kendi sözü, kendi mührü ve kendi kararları vardır.Hattuşa’dan çıkan bazı tabletlerde yazılanlar onun Mısır Firavunu II. Ramses ile yazıştığının işaretidir. Düşünün…Binlerce yıl önce Anadolu’da bir kralın eşi dünyanın en güçlü hükümdarlarından biriyle mektuplaşıyor. Bir kadının adı iki büyük devlet arasındaki ilişkilerde geçiyor.
Bunun en güzel örneği ise Kadeş Antlaşması… Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında yapılan bu antlaşmada Puduhepa’nın da mührü bulunur.
Puduhepa’nın hikâyesi bize, binlerce yıl önce de kadınların tarihin görünmeyen satır aralarında değil, tam merkezinde yer alabildiğini gösterir. Elbette Anadolu’nun kadın hikâyesini yalnızca saraylarda aramak da doğru olmaz.Belki de asıl en büyük hikâye küçük evlerin içinde yazılmıştır.
Şimdi bir Anadolu köyüne gidelim. Güneş henüz doğmamış. Köy sessiz. Bir evin bacasından tandırın dumanı yükseliyor. Bir kadın ekmek hazırlıyor. Başka bir evde kış için tarhana ve bulgur hazırlanıyor. Bir başka evde yaşlı bir nine, hangi otun şifa olduğunu, hangisinin zehirli olduğunu anlatıyor.Bir genç kız koyunun yününü kırkıyor, eğiriyor, ipliği hazırlıyor. Sonra o iplik dokuma tezgâhında bir kilime dönüşüyor. Belki bir başka evde genç bir anne, çocuğuna ninni söylüyor. Bir düğün evinde ise kadınlar gelinin başına yemeni bağlıyor, ona büyüklerinden öğrendikleri gelenekleri anlatıyor.
Bu kadınların hiçbirinin adı bir tarih kitabına yazılmış değildir ama kültür, tam da onların sözlerinde, davranışlarında yaşamaya devam etmiştir.
Çünkü Anadolu’da kadın yalnızca üretmiyordu. Aynı zamanda hatırlıyor ve hafızalarında yer etmiş bilgileri bir sonraki kuşağa aktarıyordu.
Bir kilime baktığımızda yalnızca renkleri ve desenleri görmeyelim. Belki orada bir kadının dileği vardır. Bir sevdanın izi… Bir ayrılığın acısı… Bir annenin duası… Bir gelinin umudu…
Örneğin; eli belinde motifi bize anneliği ve doğurganlığı hatırlatır. Hayat ağacı, yaşamın sürekliliğini… Koçboynuzu, gücü ve bereketi… Göz, kötülüklerden korunma arzusunu… Bir motif bazen tek başına bir cümle gibidir.Onu dokuyan kadının hayatına baktığımızda o cümle kocaman bir hikâyeye dönüşür.
Anadolu kadınının elleri yalnızca dokumaz. Anlatır da… Masallar onun sesiyle hayat bulur. Ninniler onun dudaklarından dökülür. Onun sesiyle söylenmiş ağıtlar bir toplumun acısını anlatır. Türkülerde anlatılan nice hikâye hafızalarda yaşamaya devam eder.Bir çocuk dünyayı çoğu zaman annesinin anlattığı ilk masalla tanır. İyiyi, kötüyü… Cesareti, korkuyu… Sevdayı, ayrılığı… Kaybetmeyi, umut etmeyi…
Belki de masallar bu yüzden hiç ölmez. Çünkü her anlatıldığında yeniden doğarlar.
Bir nine torununa masal anlatır. Torun yıllar sonra o masalı kendi çocuğuna anlatır. Böylece yüzlerce yıl önce söylenmiş bir söz, bir gün yeniden bir evin içinde duyulur.
Ninniler de böyledir. Bir annenin çocuğunu uyutmak için söylediği ninnide sadece bir melodi yoktur. Aynı zamanda bir dilek, bir umut, bir sevgi vardır.
İşte bu yüzden yazının ulaşamadığı yere söz ulaşır.Söz unutulduğunda ise bazen motif konuşmaya başlar…
Anadolu Selçuklu dönemine geldiğimizde ise, kadınların birlikte üretmesi ve dayanışmasıyla ilgili bir başka hikâye çıkar karşımıza. Bâciyân-ı Rûm…
On üçüncü yüzyılda Anadolu’da kadınlarla ilişkilendirilen bu teşkilat hakkında çok fazla bilgi bulunmaz. Bu nedenle bu oluşumun tüm ayrıntılarını kesin olarak bilmesek de var olan bazı bilgiler kadınların üretim hayatında önemli bir yere sahip olduğunu düşündürür. Kadınlar dokuyorlar… Örüyorlar… Üretiyorlar… Ticaret yapıyorlar… Birbirlerine yardım ediyorlar.Yani sadece evin içinde değil, hayatın içinde de var oluyorlar.Belki de Bâciyân-ı Rûm ile ilgili düşünürken hatırlanması gereken en önemli şey kadın emeğinin Anadolu’nun hafızasında her zaman var olduğudur.
Kimi zaman bir dokuma tezgâhında… Kimi zaman bir çarşıda… Kimi zaman birlikte yapılan bir işte… Genellikle de adı duyulmadan…
Kurtuluş Savaşı yıllarında ise kadınlar yalnızca evlerinde beklemediler. Kimi cephane taşıdı. Kimi cephede savaştı. Kimi çocuklarını korudu. Kimi tarlayı sürdü. Kimi evini ayakta tuttu. Kimisi de korkularını yüreklerinde saklayarak yola koyuldu.
Şerife Bacı…İnebolu’dan Kastamonu’ya cephane taşırken, zorlu kış şartlarında hayatını kaybetti. Onun hikâyesini düşündüğümüzde gözümüzün önüne yalnızca bir savaş gelmez.Yüreğinde evladının sıcaklığı, karlı ve soğuk bir kış gününde önünde bitmek bilmeyen bir yol uzanan, cephane taşıyan bir kadın gelir.
Kara Fatma…
Gördesli Makbule…
Adlarını bildiğimiz, bilmediğimiz daha nice kadın…
Onların hikâyeleri bize cesaretin her zaman elinde silahla savaşmak olmadığını gösterir. Bazen cesaret, yokluğun içinde yaşamı sürdürebilmektir. Bazen tarlayı sürmektir. Bazen ekmeği bölüşmektir. Bazen de kışın ortasında bir sandığı alıp yola çıkmaktır. Belki de en büyük cesaret, korksan da yürümeye devam etmektir.
Peki bütün bu kadınları birbirine bağlayan nedir?
Çatalhöyük’teki o küçük kadın figürüyle Kybele aynı değildir. Kybele ile Puduhepa’nın dünyaları birbirinden çok farklıdır. Puduhepa ile Şerife Bacı’nın yaşadığı zamanların arasında binlerce yıl vardır. Onlar farklı çağlarda yaşadılar. Farklı inançlara sahip oldular. Farklı hayatlar sürdüler. Ama bütün bu farklılıkların arasında incecik bir iplik uzanır. Bir yerden başka bir yere… Bir zamandan başka bir zamana…
O ipliğin adı belki de şartlar ne olursa olsun hayatı devam ettirmek ve deneyimlenen yaşanmışlıkları geleceğe aktarmaktır. Bazen bir tanrıçanın taş heykelinde… Bazen bir kraliçenin mühründe… Bazen bir kilimin motifinde… Bazen bir annenin söylediği ninnide… Bazen bir ninenin anlattığı masalda… Bazen de cepheye taşınan bir sandıkta…
Aynı hikâyenin farklı izlerini görürüz. İşte Anadolu’nun kadın hikâyesini güzel yapan da budur. Bu hikâye yalnızca bir kadının hikâyesi değildir. Bir zaman hikayesi de değildir. Bir milletin ya da tek bir inancın da… Bu, binlerce yıl boyunca farklı kadınların yaşanmışlıklarından bugüne kadar ulaşmış çok büyük bir hafıza hikâyesidir.
Bugün Anadolu’nun herhangi bir köyünde bir kadın tandırın başında ekmek pişiriyorsa, belki de binlerce yıl önce başlayan bir hikâyenin devamını yazıyordur.
Bir kadın kilimin başına oturup ilmeğini atıyorsa, belki kendisinden önce işlenmeye başlanmış bir motifi geleceğe taşıyordur. Bir anne çocuğuna ninni söylüyorsa, yüzyıllar öncesinde söylenmeye başlanmış bir ninninin son kısmını oluşturuyordur. Bir nine torununa masal anlatıyorsa, geçmişin sözlü hafızasını geleceğe taşıyordur.
Çünkü kültürel miras yalnızca müzelerde duran eserlerden ibaret değildir.
Bir müzedeki heykel geçmişten bize ulaşan değerli bir mirastır.
Ama o heykelin ardındaki hikâyeyi anlatan… O motifin anlamını bilen… O geleneği sürdüren… O türküyü söyleyen…
O masalı anlatan insanlar da en az o eserler kadar önemlidir. Onların ise önemli oyuncusu kadındır.
Taşlara yazılan yazılar zamanla aşınabilir. Saraylar yıkılabilir. Şehirler terk edilebilir. İmparatorluklar tarihin sayfalarında kalabilir. Ama kültür…
İşte o kolay kolay ölmez.
Bir annenin öğüdünde, bir ninenin masalında, bir dokumacının ilmeğinde, bir genç kızın çeyizinde, bir düğünün ritüelinde, bir ağıtın ezgisinde, bir ekmeğin kokusunda…
Belki de bu yüzden Anadolu’nun gerçek hikâyesini yalnızca savaşların, hükümdarların ve fetihlerin peşinden giderek aramamak gerekir. Kadınların hayatı, Anadolu’nun büyük hikâyesinin sessiz ama en güçlü bölümlerinden biridir.
Peki bugün?
Hayat değişti. Şehirler büyüdü. Teknoloji hayatımızın içine girdi. Çalışma şekilleri değişti. Eskiden günlerce dokunan kilimler yok. Tandırın başında geçirilen uzun saatler azaldı. Masallar artık yalnızca geceleri, bir çocuğun başucunda anlatılmıyor. Bazen kitaplarda… Bazen sahnelerde… Bazen dijital dünyanın içinde yeniden hayat buluyor.Geleneksel baş bağlama biçimleri günlük hayatın bir parçası olmaktan çıkmış olabilir. Ama bu, geçmişin tamamen kaybolduğu anlamına gelmez.
Gelenek, değişirken özünü koruyabilmektir.
Bir motif başka bir biçime dönüşebilir. Bir masal başka bir dille anlatılabilir. Bir türkü başka bir sesle söylenebilir. Bir gelenek hayatın içinde yeniden anlam kazanabilir. Önemli olan, o hikâyenin içindeki özü kaybetmemektir.Bu yüzden Anadolu kadınının hikâyesi geçmişte bitmiş bir hikâye değildir. Tam tersine. Her nesilde yeniden yazılır. Anadolu’nun kadınları, geçmişin sessiz figürleri değildir.
Onlar bu toprağın hafızasında iz bırakan kadınlardır.
Semra Yeşil




