Umut hiç susmayan bir şarkı
Ceylan Ertem, “Babamın İstek Şarkıları” ile sadece bir cover albümüne imza atmadı; çocukluğunun geçtiği o kamyonun hırıltılı motor sesinden, 2026’nın steril dijital dünyasına uzanan çok kişisel bir hafıza köprüsü kurdu. Geçmişin tozlu kasetlerinden süzülen ‘zift’ arabeski ve nahif TSM tınılarını, bugünün olgunluğu ve ‘şefkat’ temelli direnişiyle harmanlayan Ertem; affetmeyi, aidiyeti ve müziğin ötesindeki o büyük ‘yaşatmak’ derdini anlatıyor. Geçmişten günümüze biriktirdiği şarkıları gün yüzüne çıkaran Ertem ile Anima’nın hırçın genç kadınından, küçük Câno’ya şefkatle sarılan bugünkü Ceylan Ertem’e uzanan bu yolculukta; kusurlu olanın ruhunu ve susmayan umudu konuştuk.
Babamın İstek Şarkıları, aslında diskografinizde oldukça kişisel bir ara durak. Kamyon şoförü bir babanın kızı olarak, çocukluğunuzda kamyonun o tanıdık, hafif hırıltılı motor sesine eşlik eden bu şarkıların, bugünkü müzikal estetiğinizi şekillendirdiğini ne zaman fark ettiniz?
“Babamın İstek Şarkıları” benim için sadece hafızanın sesiyle bugünün sesi arasında kurulmuş bir köprü. Çocukken o kamyonun içinde, gece yolculuklarında, radyodan ya da kasetten çalan şarkılar bana sadece müzik dinletmiyordu; bir duygulanma biçimi öğretiyordu. O kamyon bize hem aş oldu hem bazen sığınak. Babaya hasretlik vardı hep. Müzikle ilk duygusal bağlarımı mahallede arkadaşlarımla şarkılar söylerken, annemlerin halamların mutfakta Sezen Aksu, Nilüfer, Kayahan gibi dönemin pop yıldızlarının şarkılarını mırıldanmalarından, babamın kamyonundaki TSM ve arabesk tınılardan, babaannemlerin büyük müzik setindeki çeşitlilikten, anneannemlerle tren gezilerimizde plakçalarda çaldığı türkülerde duyduklarımla kurdum.
Albüm için seçki yaparken çok fazla şarkının olduğu bir anı ve kaset arşivinden bahsediyoruz. ‘Babamın listesi’ dediğiniz o havuzdan, ‘Bunu ben yorumlamalıyım, bu şarkı artık benim de parçam’ dediğiniz anı belirleyen o kıstas neydi? Teknik bir bakış açısıyla mı, yoksa çocukluktaki o hatıraların yoğunluğuyla mı seçtiniz şarkıları?
O havuz gerçekten çok büyüktü çünkü mesele sadece sevilen şarkılar değildi; hayatımıza değmiş şarkılardı bunlar. Bazılarını çocukken anlamıyordum ama hissediyordum. Yıllar sonra sözlerine tekrar baktığımda başka yerden çarptılar beni. Seçkiyi yaparken teknik olarak sesime uygunluk ya da yeniden yorumlayabilmemdeki bazı kıstaslar tabii ki önemliydi ama belirleyici olan şey gönlümdeki yerleriydi elbet.
Albümün açılışını Ferdi Özbeğen ile yapmak, aslında bir tür ‘zarafet ve hüzün’ bildirisi bana göre. Biraz da ustalara saygı duruşu. Özbeğen’in o kendine has, mesafeli ama derinden vuran yorumuyla sizin modern/alternatif vokaliniz arasında nasıl bir köprü kurdunuz? Sonuçta hem anısı olan hem de bir ustaya saygı duruşu olan şarkılar ekstra bir sorumluluk yükler sanatçılara.
Ferdi Özbeğen benim için yalnızca çok önemli bir yorumcu değil; aynı zamanda kırılganlığın zarafetle nasıl taşınabileceğini gösteren insanlardan biri. Onun müziğinde çok güçlü bir melankoli var ama asla hoyrat değil. Çok incelikli bir yalnızlık taşıyor. Ben de kendi yorumumda o kırılganlığı bugünün duygusuyla buluşturmaya çalıştım. Şarkıyı “modernize etmek” gibi bir derdim olmadı açıkçası. Şarkılarda emanet taşıyorsunuz biraz da. Oyuncak gibi oynamak istemedim. Ancak şarkının bendeki etkisini de dürüstçe göstermek istedim tabii. Yeniden yorum konusunda artık 15 yıldan sonra kendime güvenim de oturdu diyebilirim.
Prodüktör koltuğunda da sizin imzanız var. Stüdyoda bu şarkıların o nostaljik tınısını, 2026’nın modern kayıt teknolojileriyle birleştirirken en çok neyden korktunuz? Sound’un çok temiz olmasından mı, yoksa ‘ruhunu’ kaybetmesinden mi? Çünkü geçmişe selam çakarken, çok steril sound’lar bazen ters de tepebiliyor bilirsiniz.
Öncelikle hayat steril değil. O yüzden aranje sürecinde çok “parlatılmış” bir dünya kurmaktan özellikle kaçındık. Analog düşünmeye çalıştık biraz; hissi önceledik. Eskiyi taklit etmek istemedim ama eski kayıtların o insani tarafını korumak istedim. Retro bir mix, master duymak istedim. Retro sentezörler, sesler istedim. Biraz biraz istediğim gibi de oldu. Sonraki şarkılar için de başkaca hayallerim var.
Her albümünüzde bir kabuk döküyorsunuz aslında. Babamın İstek Şarkıları bittiğinde, Ceylan Ertem’in içindeki o ‘küçük kız çocuğu’ huzura erdi mi? Bundan sonra bizi nasıl bir fırtına bekliyor?
Huzura erdi mi bilmiyorum… Belki biraz sarılmışımdır küçük Câno’ya. Bu albüm bana kendi çocukluğuma dışarıdan bakma imkânı verdi. Bu dönem zaten çocukluğum ve ilk gençliğimle yüzleşmeleri epey yaşıyorum. Bazı şeyleri affetmeyi, bazı şeyleri daha iyi anlamayı öğreniyor insan yaşı 40’ı geçince. İçimdeki kız çocuğunun merakı, korkuları, kırgınlığı, öfkesi, heyecanı beni hâlâ besliyor. Yaralarını da sarmaya uğraşıyorum. Hâlâ…
Müziğinizde hep bir toprak kokusu var. İstanbul dışında Sakarya gibi bir şehirde büyümenin, o yerel dokunun, bugün en ‘cool’ tabir edilen sahnelerde dahi şarkı söylerken bile sesinizin bir kenarında durduğunu hissediyor musunuz? Bu albümdeki alaturka damar, aslında o çocukluk sokaklarının bir tezahürü mü?
İnsan büyüdüğü coğrafyanın izini taşıyor, taşımalı da. Benim sesimden bazen bir mahalle düğününün coşkusunu, bazen arabeskin en ziftini, bazen halk müziğine olan aşkımı, bazen kent ozanlarının satırlarını, bazen de kendi hikayelerimi duydunuz… O “toprak” duygusu bilinçli bir estetik karar değil aslında. Şarkı söylerken bir yerden o çocukluk anıları gelir yani her şarkıcının tınısına. Gelmeli de. Yoksa niye yaşadık! Bu toprakların hüznüyle büyüdük biz. Coşkusuyla da. Hissettirebiliyorsam ne mutlu.
Anima dönemindeki o hırçın, türler arası sınır tanımayan genç kadınla, bugün Babamın İstek Şarkıları diyen dingin ama derinlikli Ceylan arasında nasıl bir bağ var? O zamanki bağımsızlık tutkunuz bugün nasıl bir ‘aidiyete’ dönüştü?
O genç kadın hâlâ içimde yaşıyor aslında. Hâlâ itiraz eden, sınırları zorlayan, “başka türlü olabilir” diyen tarafım çok güçlü. Ama bugün o öfkenin yanına başka bir şey eklendi o da şefkat. Eskiden bağımsızlık sanki kimseye benzememek, kimseye ait olmamaktı… Şimdi ise aidiyetin de çok kıymetli bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsan bazen bir şarkıya, bir geçmişe, bir halka, bir hikâyeye ait hissederek güçleniyor. “Babamın İstek Şarkıları” biraz da bunun albümü oldu. Ha öte yandan sizce ben hâlâ o denli alternatif bir müzik yazıyor ve çalıyor olsam; kendimi, kurtardığım hayvanları, ailemi geçindirebilir miydim şu an. İnanın bilmiyorum. Şartlar çok çetin.
Sezen Aksu’dan Yıldız Tilbe’ye, Aşık Mahzuni’den Ferdi Özbeğen’e… Aslında bir müzik arkeoloğu gibi çalışıyorsunuz. Bu kadar çok ‘usta’ ile hemhal olmak, kendi özgün dilinizi kurarken bir ‘etki altında kalma’ korkusu yaratıyor mu, yoksa onlar sizin için tuvale hayalinizdekileri yansıtırken kullandığınız birer renk paleti mi?
Etki altında kalmaktan korkmuyorum çünkü zaten herkes birbirinin izlerini taşıyor. Bir de ben kendimi çok iyi biliyor ve tanıyorum artık. Etki altında kalmam çok zor. Öğüt dinlerim, tavsiye alırım, etkilenirim de. Ama sonra kendi yoluma bakarım. Ben o ustaları bir yük gibi değil, büyük bir miras gibi görüyorum. Sezen Aksu’dan Mahzuni’ye, Neşet Ertaş’tan Müzeyyen Senar’a, hadi Björk’e ve hatta PJ Harvey’e Jimi Hendrix’e, Kendrick Lamar’a, Meredith Monk’a, Miles Davis’e, Ferhan Şensoy’a, Bülent Ortaçgil’e, Edip Cansever’e… Herkes bana başka bir duygu kapısı açtı. Ama mesele onları taklit etmek değil; onlardan duyduklarını gördüklerini ve kendince öğrendiklerini filtreleyip kendi sesini bulabilmek. Ben kendi hikâyemi anlatırken onların bıraktığı ışıklardan naçizane faydalanmaya çalıştım, çalışıyorum.
Sektörde kadın sanatçıların birbirine ‘rakip’ olarak kodlandığı bir düzende, siz ısrarla ‘kız kardeşlik’ dediniz. Cadı Avı projesinden bu yana, Türkiye’de kadın müzisyen olmanın tanımı zihninizde nasıl değişti? Kadın müzisyenler hala ‘cadı’ olarak yakılıyor mu, yoksa kendi ormanını mı kurdular?
Kadın müzisyen olmak hâlâ çok zor. Sektör hâlâ kadınları birbirine rakip gibi göstermeyi seviyor çünkü dayanışmadan korkuyor biraz. Ama ben yıllardır şunu görüyorum: Kadınlar birbirinin alanını açtıkça daha güçlü bir şey oluyor. “Cadı Avı” döneminde söylediğimiz birçok şey bugün daha görünür hâle geldi ama sorunlar tamamen bitti diyemem. Hâlâ kadınların sesi kısmaya çalışılıyor, hâlâ çok kolay hedef gösterilebiliyorlar. Dayanışmanın daha çok artması, herkesin el ele olması dileğim.
Bugünün “kusursuz” ve algoritma odaklı müzik evreninde, “kusurlu” ama ruhu olan tınıyı aramak aslında bir tür direniş mi? Dijitalin bu kadar soğuk ve steril olduğu bir çağda, analogun o “kirli”, hüzünlü ve nostaljik dünyasına sığınmak size sanatsal olarak nasıl bir konfor alanı sağlıyor?
Evet, bence bu biraz direniş. Çünkü bugün her şey çok hızlı tüketiliyor ve kusursuzluk takıntısı duyguyu öldürebiliyor. Ben hâlâ bir şarkının içinde insan arıyorum. Analogun o hafif kirli, puslu tarafı bana hayatı hatırlatıyor. Bir fotoğrafın analogunu tercih etmek, grenini sevmek gibi… Çünkü orada zaman var, hata var, nefes var. Ben müzikte de biraz çamur, biraz gölge, biraz kusur sevmişimdir. Ama şunu belirteyim, yenice de keşfettiğim bir şey kendimle ilgili; ben dünyaya müzik, şarkı yazmak, söylemek ya da sanat için geldim sanıyordum ama yok değil. Kurtarmak, kollamak, yaşatmak derdi her şeyin önüne geçti. Şu an müzikten de önemli şeyler var benim için. Hayvanlar, çocuklar ve doğa. Taciz/katliam, beyaz ve yaşlı adamların korkunç kararları, masumiyetin ayaklar altında ezilmesi. Bunlara tahammülüm kalmadı ve müziği bile bir direniş aracı olarak kullanmak istiyorum kanımın son damlasına dek.
Bundan sonraki süreçte Ceylan Ertem neler yapacak? Biz nerelerde, hangi hikayelerde göreceğiz sizi?
Uzun zamandır hafıza, çocukluk, kadınlık hâlleri ve bu coğrafyanın duygusal mirası üzerine düşünüyorum. Yeni üretimlerde bunların daha da derinleşeceğini hissediyorum. Bir yandan konserler devam ediyor tabii; “Biriktirdiklerim” konserleri benim için çok özel bir yerde duruyor. Ayrıca fotoğraf kitabı, yeni alternatif pop şarkılar, iş birlikleri de tabii var sırada bekleyen. Ama en önemlisi dediğim gibi; direniş direniş direniş.
Umut susmayan bir şarkı.
Batıkan Baksı




