Yeşilçam Fantastik Sineması sunar
Yeşilçam fantastik filmleri, kısıtlı bütçelerle yaratıcı, kült ve genellikle absürt sahneler içeren kendine has bir türdür. Özellikle 1970 ve 80’lerde Çetin İnanç, Yılmaz Atadeniz gibi yönetmenlerin öncülüğünde çekilmiştir. Bu filmler genellikle Yılmaz Atadeniz, İrfan Atasoy ve Çetin İnanç gibi yönetmenlerin eserleridir. Killing serisi, Zagor, Dünyayı Kurtaran Adam, Malkoçoğlu, Sevimli Frankenştayn bu türün Yeşilçam’da en bilinen filmleridir. Bizde bu filmlerin bazılarını ele aldık ve inceledik ve de sizlerin okuması için de yazdık. Gelin hep birlikte incelemeye başlayalım.
DRAKULA İSTANBUL’DA (1953)
Brahm Stocker ‘in romanına sadık kalınarak gerçekleştirilen Drakula’nın, bildiğimiz Drakula’nın asil ve İstanbullu versiyonudur. Atıf Kaptan’ın çılgınlar gibi yakıştığı bu role hemen kanımız kaynar. Drakula’dan farklı olarak Sarayburnu üzerinde uçan, bulabiliyorsa simitçi bulamıyorsa martı kemiren, gündüzleri Karacaahmet Mezarlığı’nda dinlenen Drakula karakterini dediğimiz gibi Atıf Kaptan başarı ile canlandırmıştır. Filmi özetleyecek olursak eğer;
Romanya’da bir kont Drakula vardır. Bu adam aslında hortlaktır. İstanbul’da muhtelif yerlerde arazi alır. Buraya muayyen sandukalar yollar. Çünkü kont Drakula ancak gece gezebilir. Sabah şafak vaktinde mezarına girmek mecburiyetindedir. Bu sebeple mezarında iken yakalanmaması için muhtelif yerlere tabutlar yerleştirir. Drakula kan emerek yaşamaktadır. Her kanını emdiği insan ölünce hortlak olmaktadır. Bu hali bir doktor keşfeder. Drakula’yı ve onun kanını emerek hortlak namzedi yaptığı genç kızı ortadan kaldırmaya karar verir. Bir sürü uğraşmadan sonra nihayet Drakula’yı bir mezarlıkta yakalayıp kalbine kazık çakar ve kafasını gövdeden ayırarak bu korkunç hortlak hikâyesine son verirler.
SEVİMLİ FRANKENSTAYN (1975)
Bir Paşa torununun Anadolu’da bir kasabada yaşadıklarını anlatan yapımda Timur Frank’in çılgın deneyleri sayesinde ölü bir adam dirilir. Fakat bir yanlışlık sonucu sevgili deneğimize melek gibi bir insan olan Hasan Ağa’nın beyni değil, Toros canavarının beyni takılmıştır. Haliyle ortaya cani bir adam çıkar. Bundan sonra Timur Frank, bu canavarı meleğe çevirmek için çalışmalarına hız vermiştir. Timur Frank rolüyle başarılı sanatçı Bülent Kayabaş, uşak kambur İgor rolünde Turgut Özatay, sevimli Frankenstayn canavar ise Savaş Başar üstlenmiştir. Yönetmen koltuğunda ise Nejat Saydam yer almaktadır.
ATINI SEVEN KOVBOY / RED KİT DALTONLAR’A KARŞI (1975)
Amerikan filmlerinde Amerikalı olmayan karakterlerin ana dili gibi ingilizce konuşmasına inanıyoruz da Vahşi Batı’da Sadri Alışık’ın Daltonlar’ı Türkçe alt etmesine mi inanmayacağız!
“Atını Seven Kovboy” adı, filmin ilk bakışta yukarıdaki gruba ait olduğu izlenimini verse de, bu film ne bir seks-avantür ne de seks-komedi filmidir. Sadece bir çizgi roman parodisi, bir Western-komedi filmidir. Söz konusu filmler gibi 1970’li yılların ortasında çevrilmiş olduğu için muhtemelen onlarla rekabet şansını koruyabilmek için bu imalı ad seçilmiş olabilir. Filmin adının biraz farklı söylenen ve küfür içeren bir versiyonu, kovboyların atlarıyla cinsel ilişkiye girdiklerini ima eden, Türkiye’nin alt kültürüne ait pejoratif (aşağılayıcı), alaycı ve kaba bir argo cümledir. Bu argo cümle, başka bir Türk Western-komedi filmi olan Cem Yılmaz’ın oynadığı Yahşi Batı’da kelimesi kelimesine kullanılabilmişti.
KİLLİNG: SOY VE ÖLDÜR (1967)
Türkiye’de Killing’i bir film kahramanı yapmak düşüncesi ise ilk kez Yılmaz Atadeniz’in aklına düştü. Türk sinemasına yönetmen, yapımcı ve senarist olarak 150’ye yakın film kazandıran Yılmaz Atadeniz, önce kahramanın adını Killing’e dönüştürdü. Ardından karşısına olumlu bir kahraman koydu: Uçan Adam. Killing rolünü Yıldırım Gencer; Uçan Adam rolünü ise İrfan Atasoy üstlenmişti. Kadroya Muzaffer Tema, Muammer Gözalan, Hüseyin Peyda, Ergun Köknar ve Ayton Sert gibi önemli oyuncular katıldı. Filmde oynayacak kadınlar ise, Yılmaz Atadeniz’in deyişiyle “hassas derecede değer verilerek” seçildi. Killing’in sevgilisi Suzan Avcı’ydı, iş birliği yapacağı şuh kadın olarak ise Mine Soley seçilmişti. Ayrıca Sevinç Pekin, Aynur Aydan, Pervin Par gibi isimler de kadroda yer alıyordu.
Atadeniz aslında aynı anda iki film birden çekiyordu: Killing İstanbul’da ve hikâyenin devamını oluşturan Killing Uçan Adama Karşı. Bu iki film gerek mekanları gerekse aksiyon zenginliği açısından dikkat çekiciydi. Örneğin Killing ve avenesi, Büyükada’da bir mağaraya giriyor, içerdeki bir kapı açılarak geniş bir sefahat mekanına geçiliyor, ardından arka taraftaki gizli laboratuvar ortaya çıkıyordu.
Film 1967’de çekildi, 1968’de vizyona girdi. Vizyona çıktığı zaman gösterilen ilgi inanılır gibi değildi. Bölgelerden para yağmaya başladı. Yılmaz Atadeniz, sadece Eskişehir’den gelen bir haftalık hasılatla, halen oturduğu evi satın aldı. Bu iki filmin başarısından sonra Atadeniz, son olarak Killing: Soy ve Öldür adlı filmi çekti. Aslında devam etmeyi düşünüyordu, ama ortalık birden Killing filmleriyle dolup taşmaya başlamıştı. Atadeniz şöyle anlatıyor: “Benim ardımdan o kadar çok Killing filmi yapıldı ki… Sadri Alışık’ı bile Killing filminde oynattılar. Bu yüzden ben bu Killing enflasyonu içinde olmak istemedim.”
1967 yılında artarda 6 Killing filmi çekildi. Adları ve yönetmenleri ise şöyle;
Mandrake Killinge Karşı (Oksal Pekmezoğlu),
Şaşkın Hafiye Killing’e Karşı (Natuk Baytan)
Killing Frankenştayna Karşı (Nuri Akıncı),
Killing Caniler Kralı (Çetin İnanç),
Killing Ölüler Konuşmaz (Yavuz Figenli)
Dişi Killing (Aram Gülyüz).
Sonraki yıllarda da iki Killing filmi çekildi: 1971 tarihli Killing Ölüm Saçıyor (Birsen Kaya) ve 1974 yılında çekilen Killing Kolsuz Kahramana Karşı (Müjdat Saylav).
Bir keresinde yönetmen Yılmaz Atadeniz film ile ilgili olarak şunlardan bahsediyor;
“Filmi çekeceğiz, tabii elbisesini de yapmamız lazım. Muammer isminde bir setçimiz vardı. Aslında sanat yönetmeni demek daha doğru olur, çünkü eli bu işlere çok yatkındı. Hemen lasteks bir mayo aldık, siyah… Onu insan vücuduna eşofman gibi tam yapışacak biçimde diktirdim. İskelet çizgileri onun üstüne fosforlu bir boya ile çizilmeye başlandı. Kafa kısmını yaptılar ve içine girecek insanı düşünmeye başladım. Tabii içinde herhangi bir kimse olmaması gerekiyordu. Çünkü maskeli olup bütün hareketleri çok mükemmel biçimde yapmasını sağlayacak bir aktörün oynaması düşüncesinde çok hedefliydim. Bunun içine Yıldırım Gencer’i koymayı düşündüm. Yıldırım’a giydirdik, fakat maskenin ağzı, herhalde Yıldırım’ın çene kısmı çok geniş olduğundan gülüyor gibi görünüyordu. Muammer’e kafa kısmını resmet, fakat ağız kısmını Yıldırım’a geçirdikten sonra çiz, dedim. Böylece o maskeyi elde edebildik. Bu çalışmalar sonunda elimizde dört tane Killing elbisesi oldu. İlerde bunları sinema galalarında veya film sinemada oynarken oradaki görevlilere giydirip filmin reklamını yapmak için kullandık. Bir de dublörleri kullanırken işe yaradı. Killing herhangi bir sütunun arkasından geçerken, o sütunun arkasında ikinci bir giyimli Killing koyuyordum. Böylece aynı plan içinde birçok hareketleri ona yaptırma fırsatını tanıyorduk. Yani aynı planda iki ayrı Killing’i sürpriz bir şekilde çekme şansını yakalıyorduk. Bunlar o dönemde önemli şeylerdi.”
DÜNYAYI KURTARAN ADAM (1982)
Dünyanın en kötü filmi seçilmesine rağmen, bizler için bir başyapıttır. Başrolünü Cüneyt Arkın’ın üstlendiği bu fantastik filmin yönetmen koltuğunda Çetin İnanç oturuyor… Uzay araçları bozulan iki Türk pilot, ıssız bir gezegene düşer ve oradaki gladyatörlere karşı korkusuzca savaşırlar. Türk işi Star Wars olarak adlandırılan filmin hikâyesinde herhangi bir mantık veya tutarlılık yoktur.
1970’lerden 1980’lerin başına kadar yapılan düşük bütçeli süper kahraman filmleri dalgasının bir parçası olan film, bilimkurgu temalarını dövüş sanatları fantezi aksiyonuyla birleştiriyor. Star Wars’tan çok, Hong Kong merkezli bir film yapım, dağıtım ve gösterim şirketi olan Golden Harvest’ın, 1970’ler Hong Kong dövüş sanatları filmleriyle daha çok ortak noktaya sahiptir.
Film eleştirmenler tarafından ağır bir şekilde eleştirildi ve şimdiye kadar yapılmış en kötü filmlerden biri olarak değerlendirildi.
Yönetmen Çetin İnanç “sıkıysa daha kötüsünü çekin” demiştir bu tür kahkahalardan sonra. Macaristan’daki bir absürt filmler festivalinde her sene açılış filmi olarak da kullanılmaktadır.
“Vücudundan kurtul, zihin ve ruhunla yaşa, o zaman toprak altında nefes alabilirsin” repliğini de unutmamak lazım.
ÖLÜLER KONUŞMAZ Kİ (1970)
Yıllar önce bu konuyu yazmış, filmden de bahsetmiş hatta ve hatta Türkiye’nin ilk korku plağı olan “Bir Ölü Sesleniyor” ölü şiirini de yazmıştım. Yıllar sonra da tekrar edecek olursak eğer,
Filmde; Sema Yaprak, Jirayir Çarkçı, Sırrı Elitaş, Kerem Mertoğlu, Giray Alpan oynamaktadır.
Filmin konusuna gelince;
Âdem Bey ‘in vasiyetiyle misafirhane olarak hizmet veren malikâne, kasabada tekinsiz olarak anılmaktadır. Koskoca konakta tek başına yaşayan kâhya Hasan, (Giray Alpan) konaklamak üzere gelenleri garip tavırlarıyla ürkütmektedir. Misafirleri bekleyen daha büyük tehlikeyse, her ayın 15’inde mezarından kalkan bir hortlak (Jirayir Çarkçı) malikâneye gelip cinayetler işlemektedir. Kasabaya yeni atanan öğretmen Sema (Sema Yaprak) da aynı malikâneye yerleşir ve aynı dehşete maruz kalır. Mezardan kalkmış ölü, finalde, Kuran’dan ayetler okuyan bir hoca ve ellerinde küçük Kuran’lar olan destekçileri tarafından köşeye sıkıştırılacaktır. Filmde vampir kelimesi geçmese ve hortlak kelimesi kullanılsa da imamın “Bilirsiniz bu hikâyeler Balkan memleketlerinde geçer. Biz Varnalıyız.” girişiyle başlayan ve “yaşayan ölülerle” ilgili bir anısını aktardığı sahne, vampir olasılığını akla getirmektedir.
Zaten Drakula filmlerini anımsatan açılış sekanslarının yanısıra hortlağın “Duydunuz mu? Bizimkilerin sesi” repliği de Drakula’daki ünlü “Dinleyin! Gecenin çocukları…” repliğini anımsatmaktadır.
KORKUNÇ DEĞİL Mİ ? KORKUNÇ NIHAHAHA…
Eray Bozkurt




