Unuttuğumuz sinema tadı: Jay Kelly

Bir kez daha yaşamak mümkün mü?

Gerçekten hayatı başa sarmak mümkün olsa neyi farklı yapardınız?

Nelerden vazgeçer, neyin peşinden koşardınız?

Kural böyle… Bir şeyi seçerseniz başka bir şeyi kaybedersiniz. Ne kadar tutkuyla isterseniz o kadar büyük kaybedersiniz.

Ne kadar büyük isterseniz o kadar zor bir seçim çıkar karşınıza.

Mesele karar vermek değil. O kolay. Mesele kararınız ne olursa olsun sonuçta pişman olacağınızı bilmek.

Bunun adına bazen yaşamak diyoruz.

Bizimle birlikte yakın çemberimizde kim varsa onlar da istemeden de olsa kurala dahil. Sonuçta herkes kaybediyor.

Çünkü diğer tercihi bilmiyoruz, bilemiyoruz. Bilme şansını elimizin tersiyle itmiştik o karar anında…

Hayat deyip geçtiğimiz, bu işte…

Ve belki de kaybeden kazanıyor!

George Clooney’in başrolde oynadığı, Noah Baumbach’ın yönettiği “Jay Kelly” Hollywood’un altın çağını ve modern yıldızların yalnızlığını birleştiren bir meditasyon gibi…

Yıldız olmanın psikolojik yükünü, başarıya giden yolun tam da zirve zannedilen yerinde geçmişle yüzleşerek kazanmış olmanın ışıltıları altındaki karanlığı göstermeyi deneyen bir film.

Sıradan iç hesaplaşma filmlerinin ötesinde hem psikolojik hem de göstergebilimsel çözümlemelere açık bir yapıt.

Öykünün kahramanı Jay Kelly kariyerinin zirvesinde, içsel boşluğun getirdiği yalnızlık ve kimlik krizlerini yaşayan bir film yıldızı. Sürekli performans göstermesi ve farklı karakterleri canlandırması gereken bir işi var. Bir gün asıl soruyu soruyor. Ben kimim?

Film intihar ederek yaşamına son veren ünlü yazar Sylvia Plath’ın “Kendin olmak çok zordur. Başka biri olmak ya da hiç kimse olmak ise çok kolaydır” sözleriyle açılıyor.

Öykü tecimsel yapıtların aksine karakterin iç çatışmalarını farklı açılardan ele alıp etkili bir sinema diline dökerek derinlemesine bir portre çiziyor.

Adam Sandler’in oynadığı menajer Ron, duygusal, dengeleyici ve metaforik bir rehber. Kara komedi diyebileceğimiz derin diyalogları, filmdeki dramatik ağırlığı dengeliyor ve izleyiciye de empati kurma fırsatı sunuyor. Filmde Jay’in çevresindeki asistanı, kuaförü, basın danışmanı içsel yolculuğuyla yüzleşmesini tetikleyen sembolik tipler olarak karşımıza çıkıyor.

Film boyunca ışık ve gölgeler ustalıkla kullanılmış. Bunu bir metafor gibi değerlendirirsek Hollyvood’un parıltısı ile Jay karakterinin kimsesizliğinin çatışmasını temsil ettiğini söyleyebiliriz.

İçine girdiği her ortamda flaşlar, imza isteyenler, alkışlar, “Beni hatırladınız mı” diye soranlar… Jay hiçbirini yadırgamıyor. Hepsi ona tanıdık geliyor, hepsiyle çok uyumlu… Ama dış dünyaya bu kadar uyumluyken içi kaynıyor; kayboluyor iç dünyasında…

Filmde ayna metaforu da bolca kullanılmış. Jay’in kişiliğindeki parçalanmalarını simgeliyor. Amerika’dan Fransa’ya, oradan İtalya’ya Jay sürekli seyahat halinde… Boş odalar, sokaklar, valizler, trenler aslında her biri karakterin psikolojik yolculuğunun sembolü…

Linu Sangren’in kamerası uzun planlar, ışık oyunları, geçmişin renk ve gölgelerine atıf yapan kadrajlarıyla Jay’in psikolojisine her planda eşlik ediyor.

Nicholas Britell’in müzikleriyse Jay’in duygusal iniş çıkışlarına katkı sağlıyor.

Film boyunca Hollywood yıldızları da sık sık refere ediliyor. Yönetmen Baumbach, bu bağlamda altın yıllara selam gönderirken yalnızlık motiflerinin de kuşakları aşarak sürdüğünü gösteriyor.

George Clooney’nin ve Adam Sandler’in yetenekleri, filmi tv ekranında da olsa büyütüyor.

‘Jay Kelly’, yıldızların farkında olmadan taşıdığı yükü lirik ve göstergebilimsel bir biçimde işliyor.

Netflix’te uzun süredir fotoroman kıvamında yapıtlarla idare ederken unuttuğumuz sinema tadı ve büyüsü bu filmle canlanıverdi.

Sahi neyi seçtiğinde kazanır insan, neyi seçtiğinde kaybeder?

Son ana kadar hakiki sonucun ne olduğunu bilmek mümkün mü?

Belki bir kez daha…

Ayhan Tinin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu