Sizin fotoğrafınız arabı var mı?

İzmir’de çok az, kıyıda köşede kalan ve geçmişteki şipşak fotoğrafçılar, fotoğrafın negatifine ‘arap’ derler

Önce arap çekilir, sonra ondan fotoğraf elde edilerek fotoğraf çektirene verilir.

Bu üç ayaklı fotoğraf makineleri, asırlık olmuş, hatta geçmiştir bile.

Fotoğrafınızı çekmek için şipşakçı, önce poz verdirmek için sizi yönlendirir.

Gelir çenenizle, varsa kasketiniz veya şapkanızla oynar. Bir taraftan da neden karıştığını açıklar.

“Yüzün görünsün, şapkan yüzünü gölgeliyordu da onu düzelttim” der, veya benzerini söyler

.

Küçük çocuk varsa ve huysuzlanıyorsa,

“Dikkatli bak, buradan kuş çıkacak, ama sen ağlarsan korkar çıkmaz. Çıkmasını istersen sus “der.

 

Mutlaka fotoğraf çekilecek olan duvara bir kara örtü asılmıştır. Hatta karısı, o örtünün sağına ve soluna birer kuş işlemiştir ve ortasına da,” İzmir Hatırası” yazmıştır geceler boyu gaz lambasının ölgün ışığında. İğne ve renkli iplikle.

 

O örtünün önünde genelde tahta bir sandalye bulunur. Oturmaktan adeta cilalı gibi parlayan bu sandalyeye kadın oturur. Şipşakçı kadın müşteriye sözle yapacaklarını söyler, eliyle her hangi bir yanını düzeltmeye ya da poz verdirmeye kalkmaz.

Fakat bazen istenmeyen şeylerde olur, istenmez ama mesleğin cilvesidir…

Hemen aklına ağzındaki eksik iki dişi gelir. Yine böyle bir günde çam yarması gibi köylü kılıklı, kasketli ve omzunda kıl heybesi olan bir adamla, genç güzel ve mahcup, ellerine yeni kına yakılmış genç kadın beraber gelir. Adam sıkı pazarlık yapar, ücreti yarı yarıya düşürtür. Zaten öğle olmuş hiç fotoğraf çekememiş olan “Şipşakçı “razı olur. Tek siftah yapsın da zil çalan karnına bir lokma girsin.”.Evin nafakasını bakarım” diye düşünmektedir.

 

İşte orada bir hata yapar sandalyeye oturan genç kadının omzunu düzeltmek için harekete geçer. Daha eli genç kadının omzuna değdi değmedi. Sıkı bir yumrukla kendini yerde bulur. Kadının yanındaki adam

 

– Ulan sen benim karımın omzunu nasıl ellersin, öldüreyim mi şimdi seni. Zaten iki ay önce çıktım içerden, gider gene yatarım. Öğren bunu esnaf olacaksın sen benim helalimi nasıl ellersin sen bizi ‘tango’ mu sandın.

der ve kadını sürüklercesine çeker götürür.

O nedenle iki dişini kaybeden Şipşakçı’nın bu konuda tecrübesi vardır. Kocası izin verse bile ellemez. Dişleri kırıldığında kaç gün işe çıkamamıştı ve ne kadar ağrılar çektiğini kendi biliyordu.

 

Fotoğraf makinesinin arkasından sarkar bir kara torba bilirsiniz . Şipşakçı, başını onun içine sokar, tek eliyle de objektifi açarken, bir taraftan susmayan çocuğa;

 

“Sesini kısmazsan kuş çıkmaz ona göre,” demeyi de ihmal etmez. İçeride yaptığı bir takım ayar ve pozlamalar dan sonra, son kez seslenir.

“ Kıpırdamayın çekiyorum, şimdi kuş ta çıkacak.”

 

Fotoğrafın arabı çekilmiştir, şimdi sıra onu negatiften, pozitife çevirmeye gelmiştir.

– Siz biraz dolaşın gelin, ben fotoğrafınızı hazır edeyim.

 

Pozlamasını yapar, artık elindeki araptan bir beyaz çıkarmanın keyfindedir.

 

Gelen müşterilerine kurutmuş olduğu fotoğrafı verir ve parasını alır. “Artık bir şeyler yiyebilirim” diye düşünür ve seyyar pilav üstü nohut satan Osman’ın yanında alır soluğu..

“Çabuk koy pilav nohut ama nohutunu az koymayacaksın ona göre.”

 

Osman gene el alışkanlığı içinde gereğini yapar. Koyduğu hep aynidir. Bir kasenin içine doldurduğu pilav ve nohutu bıçağının tersi ile siler ve ters çevirip tabağın içine döker. Alan da memnun, satan da

Bende bu şipşakçı tabir edilen meslek erbabını, gerek fotoğraf çektiğim için ve gerekse de merakımdan nerede görsem bir süre durup izlerdim. Anlamadığımı da sorardım.

 

Bilirsiniz en çok vilayet, tapu, mahkeme ve belediyelerin önünde bulunurdu şipşakçılar. Ama ben uzun zamandır rastlamıyorum. Belki kıyıda köşede hala vardır…

 

Güzel ve renkli bir meslekti…O da tarihin tozlu sayfalarına doğru yürüdü gitti…

Gürol Tulunay

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu