Siyah Kravatlı Bir Kadının Portresi
İtalyan ressam ve heykeltraş Amedeo Modigliani’nin, bohem Paris ortamından beyaz gömlek giymiş ve siyah kravat takmış bir kadını resmettiği 1917 tarihli tablosu.
Bu insan nerede, nasıl ya da ne zaman Modigliani’nin yaşamına girdi? Lüzumsuz. Böyle soruların hiç lüzumu yok. Kim olduğu da önemsiz. Göz çukurlarının dipsizliği, suratının soğukluğu ve tüm bunlara rağmen şefkatle eğilmiş boynu neredeyse her hikayeye öyle ya da böyle girdi, giriyor.
Gözleri oyuna davetkar. Bir tür kaygan davet. Bakın bana diyor sanki, ne düşünüyorum, nasıl hissediyorum? Bir şefkatli, bir acımasız; ya üzgün, ya umursamaz. Anlasak bir çift göz çizeceğiz ama, düşünceler ıska geçiyor. Çözün beni diyor ısrarla, çözemiyorsunuz!
Ben’den sıyrılıp o’na yöneliyoruz: Cinsiyetsiz bir beyaz gömlek giymiş. İncecik boynu bükük. Zarif omuzları çökmüş. Yakaları çarpık. Siyah kravatı yerini şaşırmış. Zayıfça bedeni öylece duruyor. Bakışımsız gözlerinde gizemli bir keder olmalı. Ve bize bulaştırmaktan korkmuş. Kocaman harflerle duvarda: Şefkat. Kim yazdı? Kim olacak… Tam da bizi arzuladığı anda, ona hiç olmadığımız kadar yakınız. Dokunabiliriz.
Böyle bakınca nasıl da iyi. Hemen bağlanıyor insan. Bir de suratını görün! Ne yanaklarındaki kırmızılıklar simetrik, ne yay gibi kaşları birbirine eş. Alnındaki devasa kırmızı noktayı Medusa gibi saçlarıyla beceriksizce gizlemiş. Kötü bir taklit. İstiyor ki ona yaklaşalım, ama sonra bütün griliğini suratımıza suratımıza üflüyor; buğu içinde kalıyoruz. Ne istediği belirsiz. Bu oyunda asla sona varamayacağız. Acımayın, acımayın bu insana. Üzgün değil gözleri.
Arkasındaki duvarın rengi, oksitlenmiş bir bakırı andırıyor. Pis bir yeşil. İşlenen bakırın ölümcül bir keskinliği vardır. Esner, lif lif soyulur. Yumuşak gibidir ama kanatır; şahadet parmağından kırmızı kırmızı akıtır. Yaklaştıkça, kurcaladıkça bilenir. Ama baksanıza…boynu yaralı kuş gibi bükülmüş. Göremediğimiz mahcup elleri karnında kenetlenmiş olmalı. Iska!
Oval suratında sakız gibi uzayan burnu, sımsıkı kapalı küçücük kırmızı dudakları… Küskün bir çocuğu anımsatıyorlar. Sağ gözünün altı nemlenmiş, ağladı mı? Saçını-başını unutmuş olacak ki alnına düşen saçlarını farkında bile değil. Kıvrak bir el hareketiyle saçını düzeltip başını okşayabiliriz. Hiç düşünmedik ne badireler atlattı, hangi derin kuyulara saklandı. Al al yanakları… İçini dökmek için doğru zamanı kolluyor. Anlatacak. Saati bekliyor. Duvarın kiri sol gözüne bulaşmış, yoksa mağdur mu?
Konuşsa, konuşsak, duyamaz ki bizi yok kulakları. Bir an, kulaklarının saçına gizlendiğini düşünüyoruz. O da böyle düşünmemizi isterdi. Sonra hafızanın ağına düşüp bütün yanılsamalarımızı bir bir hatırlıyoruz: Kendi kendini tutan bütün dilekler hep ayak altında patlayan balonlara özendi. Artık aldanmak istemiyoruz. Iska!
Gel de sinirlenme: Ne bakışabiliyoruz, ne sesimizi duyabiliyor! Tutup omuzlarından sarsmak istiyoruz ama kollarımız uzanmıyor. İfadenin belirsizliği bir ayna gibi çatlayıp bize yönelince eğilip bükülüyoruz. Bütün çapalarımız kayıp. O ise varlığımızı yokedecek denli uzak: Bakmıyor, duymuyor.
”Ruhunu görebildiğimde, gözlerini de çizeceğim” (Modigliani)
Emre Zor


