Nusaybinlilere selam olsun

Türk bayrağının yakıldığı çiğnendiği, tekmelendiği üzerine tükürüldüğü Mardin’in Nusaybin Kamışlı sınır kapısında, tam da ölümün ucunda görev yaptım.. Bunları anlatacağım..

On tane kürt işçim vardı, aniden ortadan kayboldular. Yandaki barakalara kaçıştıklarını gördüm..

Sırtımı makam odasının duvarına dayadım. Yan camdan “Tekel” yazılı basit binamızın önünde duran kamyonetlerden inen adamlara baktım. Omuzlarında kaleşnikoflar asılıydı, siyah beyaz poşuları vardı. Derme çatma tek katlı binamızın önünde savunma pozisyonuna girdiler.

Bir tanesi  “Selamün aleyküm” dedi. Selamını aldım. Karşıma geldi oturdu:

– Eksper bey, sen misin?

– Evet benim.. Ama kahve, çay ikram edecek kimsem yok, hepsi sizinkileri görünce kaçtılar.

– Kahveni içecek zamanımız yok zaten..

– Peki öyle ise..

Karşımdaki adamın sarı saçları ve yemyeşil gözleri vardı. İnce uzun boylu sanki Rumeli göçmeni gibi bir adamdı. Çok güzel Türkçe konuşuyordu:

– Ben, Molla Mustafa Barzani Ordusu’ndan.. Bana Yüzbaşı Yeşil Ahmet derler..

– Memnun oldum kardeşim..

– Bak sana son defa bir şey söyleyeceğim.

– Dinliyorum.

– Masanın üzerine silahımı koyuyorum. Bu ölüm demektir. Yanına da torba içinde 1 milyon Türk lirası.. Torbayı al, Nusaybin’i hemen terk et, kimse kılına dokunmaz. Ömrünün sonuna kadar güzel yaşarsın, hadi beyim..

Masanın üzerindeki tabancaya baktım, sonra ağzı açık torbada banknotlara.. İzmir’de bıraktığım 5 yaşındaki kızım Neslihan gözümün önüne geldi, buralarda kanım yere düşerse onu bir daha göremeyeceğimi düşündüm. İçim titredi cayır cayır.. Torbadaki 1 milyon lira, yaşadığım Karşıyaka’da bin yıl para biriktirsem asla satın alamayacağım sahilde yalıdaki bir lüks apartman dairesinin satış fiyatı idi.. Öte yandan hayatları boyunca memur maaşıyla yaşamış, 20 yıl Emlakbank’a aidat ödeyerek minik bir ev sahibi edinmiş, öğretmen annem ve ziraat memur babam gözlerimin önüne geldi. Bana “Bayrak, vatan, Atatürk ve namus” kavramlarını öğretmişlerdi.

Adama sordum:

– Benden ne istiyorsunuz?

– Sen daha iyi bilirsin.. Çuvalları boşaltmayacaksın, içine bakmayacaksın.. 6 aydır milyonlarca lira zarara soktun ordumuzu. Çuvalları hiç açmadan tartacak, her şey tamam diye kayıt alacak ve Diyarbakır’a uzanan sevkiyata dokunmayacaksın.

Adam yemyeşil gözlerini dimdik bana dikti.. Yeşil göz bebeklerinin çevresi alevler içinde kıpkırmızı idi.. Kim bilir kaç kişinin infazını gerçekleştirmişti.

Adam konuştu..

– Biliyorsun senden önce bu göreve gelen iki adamı yok ettik.

– Evet biliyorum.. Beni de öldürülmem için buraya gönderdiler zaten.

– Orasına karışmayız.. Çuvalları boşaltma..

Yine, küçük kızım tekrar gözümün önüne geldi. Gelecek yıl ilkokula , benim de mezun olduğum Ankara İlkokulu’na başlayacaktı.. Onu bir daha göremeyecek miydim? İçimdeki titreme, bacaklarıma sirayet etti, evet bacaklarım masanın altında tir tir titriyordu..

Buralara sürgün olarak gönderilmiştim.. Aslında İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu Yüksek Kimya Mühendisi ve ardından Ege Üniversitesi mezunu Yüksek Endüstri Muhendisi’ydim.. İzmir Halkapınar’daki Tekel Şarap İspirto Fabrikası’nda Labaratuvar Şefi’ydim, evli ve bir kız çocuk babasıydım. Yani devlet memuruydum.

Ama salla başını al maaşını tarzında değildim, rahat durmuyordum. Demirel iktidarına muhalif Demokrat İzmir gazetesinde 1974 Kıbrıs Barış Harekatından sonra aşık olduğum Bülent Ecevit’e sahte isimle destek yazıları yazıyordum. Devlet memuru olarak bu yasaktı, ama ben inandığımı yazardım, hala öyleyim..

Sonunda aynı gazeteden Akın Kıvanç isimli haber müdürü ile kankası Tariş Genel Müdürü Aydın Tanyel tarafından Gümrük ve Tekel Bakanlığı’na ihbar edildim. (Bu iki insan sonra Aydın beyefendinin boşanma davasında karşı karşıya geldiler, Akın efendi boşatılmak istenen hanımın şahidi olarak her şeyi ortaya döktü, birbirlerine düşman oldular, ayrı ayrı bana gelerek birbirlerini bana ihbar ettiler)

İki CHP yanlısı müfettiş beni Tekel Başmüdürlüğü’nde sorguya aldılar. Önüme gazeteden kesilmiş yazılarımı koydular. Yazar imzası olarak “Y.Aksoy” yazılı kupürlerdi bunlar. İki genç müfettiş beni kurtarmak istiyorlardı:

– Yaşar Bey bu yazıları ben yazmadım. Y.Aksoy imzalı yazılar, Yaşar Aksoy değildir deyiver, bu iş bitsin. Mesela şu yazıyı ben yazmadım diyeceksin.

Esmer genç müfettişin bana uzattığı gazete kupürünün üstünde “Kuvayı Milliye Nedir?” yazılıydı..Müfettişe sert baktım:

– Kuvayı Milliye’yi, ben yazmadım mı diyeceğim?.

– Evet öyle diyeceksin, kayda geçireceğiz.

– Hayır.. O yazıyı ben yazdım!..

– Abicim uzatma.. Seni kurtaracağız.

– Hayır.. Hayır.. O yazıyı ben yazdım..

Böylece 15 gün sonra sürgün geldi.. İzmir’den Nusaybin’e tam 16 saat otobüs yolculuğundan sonra vardım. Yolda hep ailemi, İzmir’i, geride bıraktığım annemi ve babamı düşündüm.. Ben ne yapıyorum ve nereye gidiyordum?

Nusaybin, tam sınırda Suriye’nin Kamışlı kasabasına komşu, küçük bir kasabaydı. Araplarla kürtler karışık yaşıyordu. Aşiret kültürü hakimdi. Kahvelerinde sandalye yoktu, yere yakın hasır tabureler vardı. İzmir giysilerimle dolaşamazdım, Araplar gibi giyindim. Hiç Türkçe bilmeyen on kadar kürt işçim vardı. Büyük bir hantal depoyu bekliyorduk, yanında küçük makam odam vardı, bir masa, iki üç sandalye, daktilo ve duvarda soluk bir Atatürk fotoğrafı..

Hem Kürtler, hem Araplar iyi insanlardı. Veya beni önemli biri sandıkları için hürmette hiç kusur etmediler.Tek görevimiz vardı..Deponun ağzındaki kocaman demir tartıdan gün boyu gelen kuru üzüm çuvallarını tartmak, kayda geçirmek ve sonra çuvalları Diyarbakır İçki Fabrikası’na göndermek. Orada Tekel Rrakısı olacaklardı çünkü.. Günde yüzlerce çuval gönderiyorduk arkası bitmeyen kamyonlarla..

Ama ben düzeni bozmuştum. Çuvalları önce yere döküyor, sonra tarttırıyordum.

Çünkü anlamıştım.. Çuvalların içi toprak, taş, ıvır zıvır doluydu..Yıllardır devletin rakı fabrikasına toprak satarak büyük vurgun vuruluyordu. Ben çuvalları yere boşaltıp iptal ettikçe, üreticiden, tarlalardan, köylüden güya çuvalları getiren adamların, kamyon şoförlerinin yüzü asıktı artık, beni sevmediklerini belli ediyorlardı.

Benden önce yine çuvalları boşaltan iki tane devlet memuru öldürülmüştü. Beni buraya sürgün gönderenler de öldürüleceğimi umuyorlardı. Ama ben çuvalları boşaltmaya devam ediyordum. Günlerce, haftalarca, aylarca.. Arkamı döndüğüm zaman, kürt işçilerimin birisi kafama küreği yapıştırıp beni burada yere gömecek miydi acaba? Ama yapmadılar..

Ama kürt işçiler beni uyardı. Biraz Türkçe konuşabilen İslam Ağa dedi ki:

– Eksper bey, sana bizden kötülük gelmez.. Annen, madem İmam Hatip hocası.. Müslümansınız peki. Merak etme.. Ama sırtını hiç boşluğa verme, uzaktan vururlar. Sırtını hep duvara daya.. Oteldeki odan tutulu kalsın, ama orada yatma.. Depoda uyu geceleri. Biz seni koruruz.

O günden sonra depoda üzüm çuvallarının arasında uyudum aylarca..

Barzani’ye bağlı büyük bir gizli teşkilat, devletin Gümrük ve Tekel Bakanlığı’nı soyuyordu yıllardır. Bakanlıktan Nusaybin’e, oradan Diyarbakır İşçi Fabrikası’na uzanan bir gizli teşkilat vardı. Ben bunlara karşı tek kişiydim.Yüzbaşı Yeşil Ahmet tekrarladı:

– Beyim bizi zorlama, al parayı, temiz rapor filan yaz, biz seni Ankara’ya atar koruruz. Yerine gelen memurları kolayca korkutarak ikna ederiz. Hadi bitir artık bu işi.

Adam bundan sonra masadaki tabancasını aldı, beline koydu. Kapıdaki silahlı adamları da yavaşça içeri girdiler. Bizi dinlemeye başladılar.Hayatımın en korkunç dakikalarını yaşadım.

Ya parayı alacak, Karşıyaka’da zengin hırsız burjuvaların keyif attığı apartmanlardan bir daireye sahip olacak, orada ailemle yaşayacaktım.Ya da burada vatan toprağında geberecektim..

Yeşil Ahmet’i çok şaşırtan bir şeyler geveledim:

– Alamam kardeşim.. Günaha girmem.. Allah çarpar..Gidin artık.

– Bizden günah gitti o zaman eksper bey.. Sana Allah rahmet eylesin..

Adamlar hiç bir şey demeden gittiler. O gece depoda sırılsıklam terleyerek sabahı ettim.

Ertesi günü yine çuvalları boşaltmaya başladım. Zaten örgüt fark ettiği için bir süredir çuvallar üzümle dolu geliyordu..

Ama garip bir şey oldu. Öğlene doğru bu kez, Land Rover marka iki cip binamızın önünde durdu. Bu kez yine parkaların ucundan kaleşnikofları sarkan poşulu adamlar indi…Binamızı çevrelediler..

Aman dedim, tamam ben gidiyorum..Ayet-el Kürsi duasını okumaya başladım. İyice duvara yapıştım.

Yakası kürklü deri ceketli çok yakışıklı çizmeli, orta yaşlı, uzun boylu, Atatürk gibi ateşli bakan bir adam içeri girdi, hemen konuşmaya başladı..

– Arkadaş biz, bu binayı epeydir dinliyoruz. Dün parayı almadığını tespit ettik, seni bağrıma basıyorum aslan çocuk.. Şu andan itibaren bizim korumamız altındasın, hemen raporunu yaz. Sana eskort vererek Ankara’ya bakanlığa göndereceğiz. Kılına dokunan olmayacak. Raporunu bizzat Müsteşar’a ver. Sonra korumalar, seni İzmir’e evine kadar götürecek. Tayinini de yeniden İzmir’e yapacağız. Çok geniş tutuklamalar yapıp teşkilatı çökerteceğiz. Gözün arkada kalmasın her şeyi planladık. Ama senin, aylara dayalı boş çuvallar raporun bize lazım.

– Affedersiniz efendim, siz kimsiniz?

– Kardeşim, ben Diyarbakır – Elazığ – Bingöl Bölgesi Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Albay Nejat Üçkardeş’im.. Hadi çabuk ol.. Davran..

Sonuçta..

Not – 1: Büyük çapta tutuklamalar oldu.. Barzani örgütü çökeltildi.. 15 gün sonra Milliyet gazetesinde şu haberi okudum… “Nusaybin sınır hattında mayın tarlasında Yeşil Ahmet isimli bir teröristin cesedi bulundu..”.. İçimden ‘demek ki bizimkiler Yeşil Ahmet’in işini bitirdi’ dedim.

Not – 2: İzmir’de görevime döndüm.. Ama sürgünler devam etti.. Urfa Ceylanpınar, ardından Van Varto.. İktidar ve muhbirler benimle uğraşıyordu.. Gazetemde, spor servisinde Okan Yüksel isimli biri de benimle ilgili dedikodular yayıyordu (Bu konuyu daha geniş kitap halinde belgeli olarak yayınlayacağım).. Bana sadece, Cumhuriyet gazetesi temsilcisi Hikmet Çetinkaya ve CHP İzmir Milletvekili Akın Simav sahip çıktı.. İşimden istifa etmekten başka çare yoktu. Öyle yaptım.. Artık özgürce yazıyordum.

Not -3: Bu yazıyı bayrağımızın yakıldığı gün Nusaybin’i hatırlayarak yazdım.. Ben o dönemde Nusaybin’de Arap olsun, Kürt olsun hep çok değerli ve insan oğlu insan kişileri tanıdım. Hep dostluk gördüm.. O zaman PKK yoktu zaten.. Namuslu, bayrağına ve vatanına bağlı Mardin ve Nusaybinlilere selam olsun..

Not-4:” Mardin Tarihi” kitabı yazarı aziz dostum Talat Şimdi ile, Mardinli CHP’li politikacı dostum Avukat Mahmut Esat Aslan ile, Mardinli kardeşim Ümit Yaşar Işıkhan ile Mardinli hocam yazar Ayten Başabaş Dirier ile, Mardinli ressam Ayten Köse ile iftihar ediyorum. Biz bu vatanın çocuklarıyız, bayrak hepimizin bayrağıdır.. Selametle..

 

Yaşar Aksoy

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu