İklim krizi sofrayı nasıl değiştirecek?
Kuraklık, aşırı sıcaklar, seller, yangınlar, artan hastalık ve zararlılar… İklim krizi tarımsal üretimin koşullarını değiştirirken etkileri tarladan pazara, oradan da sofraya uzanıyor. Üretimde yaşanan kayıplar ve artan maliyetler, önümüzdeki yıllarda hangi ürünü nerede yetiştirebileceğimizden sağlıklı ve yeterli gıdaya kimin erişebileceğine kadar uzanan bir dönüşümün işaretlerini veriyor.
Tarım, iklim krizinden etkilenen sektörlerden biri olmasının yanında krizi derinleştiren mevcut üretim sisteminin de bir parçası. Yoğun kimyasal girdilere, yüksek su kullanımına ve düşük biyoçeşitliliğe dayanan endüstriyel tarım modeli, kuraklık, aşırı yağışlar, hastalık ve zararlılar karşısında giderek daha kırılgan hale geliyor. Agroekoloji yalnızca alternatif tarım tekniklerinden oluşan bir yöntem olarak değil; bilim, uygulama ve hareket olarak önem tasıyor. Yerel tohumlar ve tarımsal biyoçeşitlilik bu dönüşümün önemli parçalarından. Bir tür içindeki genetik çeşitliliğin zengin olması, bitkilerin hastalıkların yanı sıra kuraklık gibi iklim kaynaklı streslerden daha az zarar görmesini sağlayabiliyor. Filipinler’deki Masipag deneyiminde çiftçiler ve bilim insanlarının birlikte yürüttüğü çalışmalarla kuraklığa, sele, tuzlu suya, hastalık ve zararlılara dayanıklı çeşitler geliştirilmiş durumda.
Geçen yıllardaki kuraklık üretimde daralmalara yol açtı. Seller tarım alanlarına büyük zararlar verdi. Bazı zararlı böcek popülasyonları hızla arttı. Bütün bunlar tarımı çok derinden etkiliyor.
İklim krizinin etkileri derinleştikçe Türkiye’nin temel tarım ürünlerinin üretiminde de değişiklikler yaşanabilecek. Özellikle buğday, zeytin, üzüm, fındık, çay ve ayçiçeği gibi ürünleri uzun vadede artan sıcaklıklar ve kuraklıktan etkilenebilecek.Uzun dönemde bütün bu ürünlerin üretimi artan sıcaklıklar ve kuraklık nedeniyle azalabilir. Özellikle Akdeniz ve Ege bölgelerinde üretim çok zorlanacak.
İklim krizine karşı kuraklığa dayanıklı tohumlar, yeni sulama teknolojileri ve teknolojik tarım uygulamaları öne çıkarılmalı. Endüstriyel tarım sisteminin de kuraklığa dayanıklı tohum geliştirmeye çalışıyor ancak buradaki temel sorunlardan biri tohum üretimindeki yaklaşım. Tohumculuk şirketleri örneğin buğday gibi bir tür içinde az sayıda çeşitle geniş bir coğrafyaya hitap etmek istiyorlar, bu biyoçeşitliliği sınırladırıyor.
Agroekolojik yaklaşımda ise çiftçiler ile bitki ıslahçılarının en başından itibaren birlikte çalıştığı “katılımcı bitki ıslahı” öne çıkıyor. Bu yöntemde çiftçiler de araştırma sürecinin parçası olurken geliştirilen çeşitler üzerinde şirketlerin fikri mülkiyet hakkı bulunmuyor.
Önemle üzerinde durmamız yöntemlerden biri de katılımcı bitki ıslahının bir biçimi olan “evrimsel bitki ıslahı”.
Bu yöntemde tek bir çeşit geliştirmek yerine farklı özelliklere sahip çok sayıda çeşidin oluşturduğu bir popülasyon kullanılıyor. Örneğin buğdayda binlerce çeşit bir arada evrimsel gelişime bırakılıyor. Böylece iklim koşulları, hastalıklar ve zararlılar karşısında bulunduğu çevreye uyum sağlayabilen bir popülasyonun ortaya çıkması hedefleniyor.
Bu popülasyonlar özellikle kuraklığa karşı başarılı oluyorç Ancak katılımcı bitki ıslahıyla geliştirilen çeşit ve popülasyonların mevcut Tohumculuk Kanunu nedeniyle önünde engeller var, bunlar üretilebiliyor ancak sertifikalandırılarak ticari biçimde satılması mümkün olmuyor.
Dünyada bu yöntemle başarılı sonuçlar elde edilen ülkeler var. Filipinler’de çiftçiler ve bilim insanlarının birlikte çalıştığı Masipag kuruluşu gibi. Masipag’ 2 binden fazla çeltik kültivarı geliştirdi, bunların arasında kuraklığa, sele, tuzlu suya, hastalık ve zararlılara dayanıklı çeşitler mevcut.
İklim krizine karşı agroekolojinin sunduğu seçenekler yalnızca tohumlarla sınırlı değil. Toprak yüzeyinin bitki ya da çeşitli organik materyallerle örtülmesini ifade eden malçlama, biyokömür, yerel tohumlar, anıza ekim ve azaltılmış toprak işleme gibi uygulamalar da kuraklıkla mücadelede kullanılabilecek yöntemler arasında.
Agroekolojiyi yalnızca bu tekniklerin toplamı olarak görmemek gerek. Endüstriyel tarım modeli iklim krizine katkıda bulunuyor ama toprağı ve suyu kirlettiyor, tarım kimyasalları insan sağlığı açısından da sorun yaratıyor. Üretim sisteminin bütününün değişmesi gerektiğini savunuyorum.
İklim krizinin tarım üzerindeki etkileri aynı zamanda ekonomik bir eşitsizlik yaratıyor. Krizin ortaya çıkmasındaki rolleri daha düşük olmasına rağmen en ağır maliyetlerden birini küresel Güney ülkelerindeki halklar ödüyor. Türkiye de bu grupta..
Çiftçiler ve düşük gelirli çalışanların da iklim krizinden en fazla zarar gören kesimler arasında. Sera gazı üretimine en büyük katkıyı ise ülkelerin yüksek gelirli kesimleri ile küresel Kuzey ülkeler yapıyor.
iklim krizi üzerine iklim meselesinin bir adalet sorunu olduğuna da dikkat çekmek isterim. Yüksek gelir grupları daha yüksek sera gazı emisyonuna neden ve çözüm teknolojik adımların yanı sıra sosyal ve ekonomik değişikliklerda yatıyor.
İklim krizinin derinleşmesi, zaten ekonomik baskı altında bulunan küçük çiftçilerin üretimden çekilmesini hızlandırabilir.
Neoliberal dönemde küçük çiftçiler bir taraftan tohum, tarım ilaçları ve kimyasal gübre üretimindeki; diğer taraftan ürünleri satın alan zincir marketler ve ihracatçılardaki oligopolleşme nedeniyle gelir kaybına uğradı. İklim krizi bu süreci daha da hızlandırabilecek.
Birçok tarım alanında üretim bir gelir getirmemeye başlayacaktır ve bu yalnızca üreticiyi değil tüketiciyi de doğrudan etkileyecektir.
Gıda fiyatlarındaki yükseliş başka ekonomik ve toplumsal gelişmelerle birleşmesi halinde düşük gelirli kesimler daha ağır sonuçlarla karşılaşabilecektir.
Yapay zekânın üretimde hızla yayılması, üretimde tekelleşme ve işsizliğin artması potansiyeline de değinmemiz gerek.
Gıdaya erişimdeki eşitsizliğin en kritik sonuçlarından biri ise çocukların beslenmesinde ortaya çıkabilir. Çocukların hem yeterli miktarda hem de toksik maddelerden arındırılmış gıdaya erişmesinin yetişkinlere kıyasla daha kritik. Çocukların hem yeterli hem de toksik maddelerden arınmış gıdaya olan ihtiyaçları yetişkinlerden çok daha kritik bir sorundur. Bu nedenle bu muhtemel olumsuz gelişmelerden onlar çok daha kötü bir şekilde etkileneceklerdir.
İklim krizinin sofraya etkisi yalnızca gıdanın miktarı ve fiyatıyla sınırlı değil. Aşırı sıcaklıklar ve değişen çevre koşulları, mikroorganizmalar ve gıda kaynaklı hastalıklar açısından da yeni riskleri beraberinde getiriyor.
Binlerce hayvanın dar ve kapalı alanlarda yetiştirilmesi, hayvan ve bitkilerde biyoçeşitliliğin azalması ve ormanların yok edilmesi mikroorganizmalar ile zararlılarda önemli değişikliklere yol açtı. Çok sayıda hayvanın aynı ortamda tutulması ve hayvanlar arasındaki genetik çeşitliliğin düşük olması virüslerin yayılması ve değişimi açısından yarattığı riskler mevcut.
Gelecekte karşılaşılabilecek risklerin boyutunu bugünden tam olarak öngörülemeyeceğiz ancak çözüm iklim değişikliğinin durdurulması, agroekolojik üretime geçilmesi, tarımdaki şirket hegemonyasının kırılması ve daha eşitlikçi bir gelir dağılımının oluşturulmasındadır.
Peki mevcut eğilimler devam ederse 10 ya da 20 yıl sonra Türkiye’de sıradan bir ailenin sofrası nasıl değişecek? Bugün gündelik hayatın parçası olan hangi ürünler daha pahalı veya daha zor erişilebilir hale gelebilir? Sanırım sebze ve meyvelerde en büyük sorunlar yaşanabilir.
Tayfun Özkaya




