Barış

Ülkeni saldırganlara karşı korumayı bir yana bırakırsak savaş bir ölüm makinesidir.

Ölenler dışında geriye kimler kalır? Koca bir sakatlar ordusu…

Başka?

En başta kadınlar,yas tutanlar ordusu…

Başka?

Yetimler ordusu…

Bir de…

Haramiler, vurguncular ordusu…

Ne diyordu Azeri ana ağıdında?

“Ben Ana’yım,bu sesimde yerin göğün derdi var

Sulha gelin ey insanlar

Yoksa Dünya mahvolur…

Silahları yandırın

Arşa çıksın tütsüsü

Her obadan her bir evden

Kanat açsın sulh sözü…”

Kim istemez ki ‘Barış’ı…

Ama zordur ‘Barış’ı savunmak.

Cesaret ister…

Kararlılık ister…

Başına gelecekleri göze alman gerekir…

Çünkü Barış için mücadele pasif bir uğraş değildir…

Savaşların ebesi emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı bir direnişle de…Ülkeyi, ülkeleri, dünyayı kana bulayan faşizme karşı demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle de…

Sömürüye dayalı sınıflı toplumun yarattığı eşitsizliklere karşı kavgayla da…

Savaş ve akıtılan kanlarla beslenen silah tekellerine karşı koymayla da bir bütünlük oluşturur…

Bu yüzden de;anti demokratik,otoriter,baskıcı,faşist yönetimler, ‘Barış’ için uğraş verenlere karşı her türlü baskı ve zulme baş vururlar…

Yıl 1950.

Türkiye Barışseverler Cemiyeti kurulur.Başkanı, öğretim üyesi Behice Boran’dır.İlk bildirilerini yayınlarlar:

“Aziz Türk Halkına;

Adnan Menderes hükümeti Kore’de harp olsun diye 4500 Türk çocuğunu Amerikan generali Mc.Arthur’un emrine veriyor…

Buna karşı çıkıyoruz…”

Sonuç? Tutuklanırlar…Behice Boran çocuğu Dursun’u hapiste doğurmak zorunda kalır…

“Merhaba Dursun Bebek Merhaba

İşte su, işte ışık, işte hava

İşte Dursun bebek bizim dünya

Daha neler var daha

İşte kundak,işte hapis,işte kavga

İşte Dursun bebek bizim Dünya…”

            (Melih Cevdet Anday)

Türkiye Barış Derneği 1977’de kurulur…

Ama …Üç yıl dayanabilir…

12 Eylül faşist darbesi ile iktidara el koyan cuntacılar, derneği kapatmakla kalmaz; kurucu başkanı değerli büyükelçi Mahmut Dikerdem ve 44 yol arkadaşını,bu ülkenin saygın aydınlarını,yazarlarını,sanatçılarını…yargılama sonunda beraat etseler de  yıllarca zindanda tutarlar…

Dönemin İstanbul Barosu Başkanı Orhan Apaydın tahliye edildikten hemen sonra kalp yetmezliğinden yaşamını yitirdiğinde ne demişti dönemin Tabib Odası Başkanı değerli doktor Erdal Atabek,bugünlere de ışık  tutan açıklamasında?

“Kalp yetmezliğinden değil,

‘Adalet’ yetmezliğinden öldü…”

Yazı, büyük şairimiz Nazım Hikmet’in dizeleriyle sonlansın:

“Dünyayı verelim çocuklara

Hiç değilse bir günlüğüne

Allı pullu bir balon gibi verelim

oynasınlar

Oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların altında

Dünyayı çocuklara verelim

Bir günlüğüne de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı…”

1 Eylül Dünya Barış Günü’müz kutlu olsun…

Muammer Toprakçı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu