Adımların Ritmi
1984 doğumlu Ali Olcen, hayatının büyük bir kısmını Amerika’da geçirmiş bir yüksek mühendis ve yazılım uzmanı. Ama akşamları kimliği değişiyor; sahne ışıkları altında ritmi, enerjiyi ve insanlarla bağ kurmayı deneyimleyen bir dansçıya dönüşüyor.
Dansla tanışması lise yıllarına dayanıyor; Rumba ve Salsa ile başlayan serüven, Tango ile derinleşmiş ve 2022’nin sonlarında İzmir’de tanıştığı Swing ile bambaşka bir boyut kazanmış.
Ali Olcen için dans, sadece adım atmak değil; eğlenmek, bağlantı kurmak ve o anın içinde kalmak. Swing ise onun için iki insanın kelimeler olmadan anlaşabildiği bir iletişim biçimi, özgürlük alanı ve yaratıcı ifade yolu.
Dans geçmişiniz nasıl başladı ve swing ile nasıl tanıştınız?
Dansla tanışmam lise yıllarına dayanıyor. Okulda herkesin katılması gereken kulüpler vardı. Ben önce yüzmeye yazılmıştım, ama kısa süre sonra arkadaşım “Dans kulübü varmış, erkek arıyorlarmış!” deyince kulübe geçtik.
Rumba ve Salsa ile başladım, ardından Tango geldi ve iş biraz ciddileşti. 19 Mayıs gösterileri, mezuniyetler, bayram etkinlikleri… Ders biterdi, biz akşama kadar prova yapardık. O yaşta sahneye çıkmak, partnerle uyum yakalamak, alkış duymak… insanın içinde bir şeyleri değiştiriyor.
Üniversite yıllarında Salsa ve Tango hep hayatımdaydı. Swing ile tanışmam ise 2022’nin sonlarına denk geliyor. İzmir’de başladım, ardından Amerika’da devam ettim. Swing’i sevme sebebim şu oldu: İçinde oyun, mizah ve hafif bir meydan okuma var. Partnerle göz göze gelip aynı anda gülüyorsanız doğru yoldasınız. Biraz yaramaz, biraz özgür bir enerji…
Bugün dans benim için sadece adım saymak değil; eğlenmek, bağlantı kurmak ve o anın içinde kalmak.
Swing dansının farklı stilleri nelerdir ve sizin için önemi nedir?
Swing aslında tek bir dans değil; bir şemsiye isim. 1920’lerde Amerika’da, büyük buhranın ardından özgürlüğü, bireyselliği ve kendini ifade etmeyi simgeleyen bir akım olarak doğmuş.
Two-step, breakaway ve Charleston ile başlamış; yıllar içinde Lindy Hop, Shag, Balboa, jitterbug ve Big Apple gibi stillerle gelişmiş. Ardından East Coast Swing, rock’n’roll, West Coast Swing, ballroom ve boogie-woogie gibi farklı kollara ayrılmış.
Ben en çok Lindy Hop ve Charleston’dan keyif alıyorum. Temel adımları öğrendikten sonra dans bambaşka bir hâle geliyor; artık figür değil, akışın içinde oluyorsun. Sosyal dans gecelerinde saatlerce farklı insanlarla dans edip kendini sırılsıklam bulduğun anlar oluyor hem fiziksel hem enerjisel olarak.
Swing, sadece keyifli bir aktivite değil; iki insanın kelimeler olmadan anlaşabildiği bir iletişim biçimi. Bence swing’in hayata tuttuğu ışık tam burada: Enerjini, tavrını, alan kullanımını… o anki ruh haline göre nasıl iletişim kurduğunu dans sırasında görüyorsun.
Swing’de liderlik ve takip dengesini nasıl deneyimliyorsunuz ve yaratıcı sürecinize etkisi nedir?
Swing’de liderlik ve takip, bir güç ilişkisi değil; enerji alışverişi. Partnerler konuşmadan iletişim kuruyor; bir sonraki adım sözle değil, beden diliyle geliyor. Lider yön veriyor, takip eden kişi o hareketi ruhla tamamlıyor.
Roller sabit değil: Kadınlar da lider olabilir, erkekler de takip edebilir. Dans başlamadan önce partnerler genelde birbirine “lead mi, follow mu?” diye sorar ve ona göre bağlantı kurar. Bu bile dansın ne kadar açık fikirli ve özgür bir yapısı olduğunu gösteriyor.
Bu denge benim yaratıcı bakışımı da etkiliyor. Kontrol etmek başka, akışı yönetmek başka. Partnerinle uyum yakaladığında figürler değil, hisler dans etmeye başlıyor. Sosyal danslarda ise daha spontan, oyunbaz bir hâli var. Ama öz aynı: güven, uyum ve karşılıklı enerji.
Swing’deki liderlik-takip dengesi, yaratıcı sürecin kısa bir özeti: yön veriyorsun, dinliyorsun, uyumlanıyorsun… ve ortaya birlikte bir şey çıkıyor.
Müziğin swing dansınızdaki rolünü nasıl tanımlarsınız?
Swing’de müzik her şeyin merkezi. Dans müziğe eşlik etmiyor, dans müzikten doğuyor. Çalan parça karakteri belirliyor; bir Louis Armstrong parçası çalıyorsa dansın hissi başka, bir Frank Sinatra çalıyorsa başka. Aynı adımları atsan bile ruh değişiyor.
Swing’i özel kılan şey doğaçlamaya açık olması. Katı kalıplar yok; figürler var ama ne zaman, nasıl ve ne yoğunlukta kullanılacağına müzik karar veriyor. Dansçı sadece o kararı yakalayıp cevap veriyor. Tempo yükselirse beden hızlanıyor, parça sakinleşirse hareketler yumuşuyor. Bazen uzun zamandır yapmadığın bir hareket bir anda çıkıyor. O an düşünmüyorsun sadece duyuyorsun ve cevap veriyorsun.
Ritim, doğaçlama ve yorum aslında tek bir şeyin üç hâli: Müziği gerçekten dinlemek. Çünkü müziği duyduğun anda beden zaten ne yapacağını biliyor.
Dansın hayatınıza kattığı en önemli değerler nelerdir?
Swing bana en çok şunu öğretti: bağlantı kurmak bir beceri. İnsanlarla iletişim kurmak için her zaman konuşmaya gerek yok; bazen ritim, bazen enerji, bazen sadece varlığın yetiyor.
Zihinsel olarak anda kalmayı öğretti. Dans ederken geçmişi düşünemezsin, geleceği planlayamazsın, müzik neredeyse sen oradasın.
Sosyal olarak özgüven kazandırdı. Tanımadığın biriyle birkaç saniye içinde uyum yakalayabilmek, hayatın başka alanlarında da rahatlık veriyor.
Duygusal olarak ise kontrol ile bırakabilme arasındaki dengeyi öğretti. Ne zaman yön vermen gerektiğini, ne zaman akışa güvenmen gerektiğini…
Kısacası swing bana sadece dans etmeyi değil, insanlarla uyum içinde var olmayı öğretti.
Swing’e adım atmak isteyen ama çekinenlere ne söylemek istersiniz?
En sık duyduğum cümle: “Benim yeteneğim yok.” Oysa kimse dansçı olarak doğmuyor. Dans öğrenilen bir şey tıpkı konuşmayı, bisiklet sürmeyi ya da yüzmeyi öğrenmek gibi.
Stüdyoya ilk gelen herkes aynı noktadan başlıyor: hiçbir şey bilmeden. Başlangıç noktası tam olarak orası. Swing kültüründe, öğrenme sürecinde kimse seni yargılamaz; aksine cesaretlendirmek dersin bir parçasıdır. İnsan dans ettikçe hem yeteneği hem cesareti gelişiyor.
Bunu dövüş sanatlarındaki kuşak sistemine benzetiyorum: İlk gün sarı kuşaksın, devam edersen siyah kuşağa kadar bir yol var. Aradaki fark yetenek değil, devam etme kararı. Cesaret, yetenekten önce gelir.
Özgecan Siyes

