Dans ve Tuval arasında bir akış
1989 İstanbul doğumlu Berkan Anıl Aksoy, sanatı kendini ve evreni keşfetmeye adanmış çok yönlü bir disiplin olarak görüyor. Sanat serüveni 2000’li yılların başında grafiti ile başlayan, ancak kariyerini uluslararası bir şirketin mali işler bölümünde sürdüren Aksoy için, sanat bir kaçış değil, hayatın ta kendisi . Besteleri olan bir müzisyen, ruhunu dizelere döken bir şair, ritmiyle dans pistinin akışına katılan bir Tango dansçısı ve kimliğini sanata adayan bir İmzasız Ressam.
Aksoy, dünya çapında müzeleri ziyaret ederek edindiği bilgiyi, Arjantin Tango’nun özgür ruhuyla birleştirerek kendi sanat dilini, Düşsel Empresyonizm’i nasıl yarattığını anlatıyor. Bu röportaj, fiziki disiplinlerin içsel deneyime dönüştüğü o sıradışı yolculuğun izlerini sürüyor.
Sanatla olan ilişkiniz bir arayışla başlıyor. Çocuklukta sahneden, lisede şiirden, gitarla sokak müziğinden sonra sizi, o iki kutbun birleştiği ‘abrazo’ya (kucaklaşma) çeken o ilk etki neydi?
Sanat, benim için bir nefes alma ritüeliydi. Anaokulunda sahneye adım attığım o an, aslında hayatımın manifestosu oldu: Diğer çocuklar paniğe kapılırken, ben başroldeydim. Bu, ritmi ve akışı erken yaşta yakalamamla ilgili. Müzisyenlik ve şiir, bana ifadenin gücünü öğretti. Ancak 2011’de Tango’ya başladığımda, bu sadece fiziksel bir aktivite değildi; bu, artı ve eksi kutup olan kadın ve erkeğin uyumla birleştiği, ruhu olan bir formdu. Tango, bir şairin dizesini, bir müzisyenin ritmini ve bir sahne adamının duruşunu, o eşsiz kucaklaşma içinde eriten tek sanattı.
Tango’daki “enerjiden sinerjiye” geçiş felsefesi nasıl oluştu?
Bu felsefeyi, değerli hocam Aydın Kocamusaoğlu sayesinde kazandım. O, dansın sadece fiziksel bir toplama işlemi değil, enerjiyi dönüştürerek birden çok daha büyük bir sonuç (sinerji) veren bir yolculuk olduğunu öğretti. Yani, içsel enerjilerin birleşimiyle üçüncü bir enerjinin doğması. Hocamın resim koleksiyonuna duyduğum hayranlık ve ona bir hediye arayışım, sanatımdaki bu iki disiplini bilinçli olarak birleştirme arayışımı başlattı. Özgürlük arayışımda ise, Chico Frúmboli’den ve zarif Facundo Pinero’dan aldığım dersler çok kıymetliydi. Chico, bize hep “Donup kalmayın, özgür adımlarla dans edin!” derdi. Bu, mali müşavirlik kariyerimin düzenine karşılık, sanatta akışa ve doğaçlamaya teslim olma manifestom oldu.
Dans ve resim arasındaki köprüyü, sıradan bir hareketten içsel bir deneyime nasıl taşıdınız? “Müziği duyduğunda beyninde başlayan dans” fikri, şairliğinizle nerede kesişiyor?
Dansın fiziki bir eylem olmaktan çok, bir içsel deneyim, bir iletişim dili olduğunu kavradım. Müziği duyduğunuz an ister gözleriniz kapalı ister açık olsun, beyninizde başlayan o özgür reaksiyon asıl danstır. Resim de tam olarak böyledir.
Bu içsel yolculukta farkındalığım gelişti; Tango pistinde birinin mutlu, kaygılı ya da hüzünlü olduğunu enerjisinden anlıyordum. Bu farkındalık, dış dünyayı gözlemleyip içe dönme ihtiyacımı besledi. Şairlik de bu içe dönme halinin sözle ifade bulmuş biçimi.
Bir tebessümü bekle, ağlarken gelse bile, bir durak hayal et önce mutlu yolcular olsun, sen nereye gittiğini bilmesen de işte hayat tam da bu değil mi? Kimyasal bir çözelti, fiziksel birtakım basınçlar biyolojik, evrimsel, biraz bilimsel, biraz insansal anlam arayan psikolojik yoksunluklar, eğlenceli birkaç kare ya da bir an, sen kovalasan da gelir bazen aklına, travmalarınla, tramvayda oturacak yer bulamazsın, işte öyle bir şey olur, ki olursa, sen nereye gittiğini bilmiyorsan, nereden geldiğini bilmediğinden olabilir. Travmalarına yer bul tramvayda Sonra derin bir nefes al yer bulamasan da katıla katıla gül. İşte hayat, o dizelerdeki gibi; sürekli bir denge arayışı. Tango’daki liderlik-takip dengesi, resimdeki kompozisyon dengesi ve hayatınızdaki o “nereye gittiğini bilmeme” hali, beni sürekli hareket etmeye, bir durağa gitmeye itiyor. Bu farkındalık, yurtdışındaki kültürü anlamamı sağladı; örneğin Amsterdam’da Leader’ların mavi, Follower’ların kırmızı sandalyede oturduğu cabeceo düzeni, Tango’nun enerji akışına dayalı derin bir sistem olduğunu gösterdi.
İmzasız Ressam olarak neden imza kullanmayı reddediyorsunuz? Ve bu felsefeniz, finans ve mali müşavirlik gibi düzeni gerektiren mesleğinizin aksine, asimetrik kompozisyonları bilinçli olarak kullanmanızı nasıl açıklıyor?
Sanatın içinde bu kadar çok disiplinle var olunca, egonun temsili olan imza önemsiz hale geliyor. Benim felsefem şudur: Sanat imzadan bağımsız bir ifade biçimidir. Bir eseri değerli kılan, yalnızca sanatçının ismi değil, taşıdığı duygu ve anlatım gücüdür. Mali müşavirlik, bana düzeni ve matematiği verdi; ancak sanattaki bu imzasızlık ve asimetrik arayış, zihnimdeki o katı düzeni sarsma biçimimdir.
Resimlerimde asimetrik kompozisyonları bilinçli olarak kullanıyorum. Beynimiz simetriye alışkın; ben ise bu algıyı sarsarak izleyiciyi farklı bir düşünsel sürece yönlendiriyorum. Bu, Tango’daki liderin attığı beklenmedik bir traspie (ayak çarpıştırma ritmi) gibi bir şaşırtmacadır.
Hem bir besteci hem de Tango DJ’i olarak, müziğin matematiğini çok iyi biliyorsunuz. Tango, Vals ve Milonga’nın ritimlerini yönetmek, resminizdeki o meşhur “hareket eden şehir silüetlerini” nasıl yaratıyor?
Müzik, benim için bir yapı ve mimaridir. DJ’lik yaparken, her bir tandayı (şarkı serisi) adeta bir orkestra şefi gibi yönetiyorum. Bu bilgi, resmime somut bir uyum ve akışkanlık kattı.
Resimlerimde oluşan o hareket eden şehir silüetleri, dans eden cami minareleri veya ronda ritminde dalgalanan Eyfel Kulesi tamamen bu içsel ritmin bir sonucuydu. Bu, ruhumdaki hüzün ve mutlulukla perspektifin yeniden şekillenmesiydi. Resimlerimdeki fırça darbelerinin şiddeti ve duygusal renklerin seçimi, çaldığım orkestranın bandoneon’unun ruh haliyle doğrudan ilişkilidir. Bu, başarının sadece fiziki eylemle değil, içten gelen enerji ile birleştiğinde ortaya çıkacağının kanıtıdır. Türkiye Tango sahnesini de tutku, kalite ve yaygınlık açısından uluslararası alanda oldukça başarılı görüyorum.
Sanatınızda sırada ne var? Sanata/dansa adım atmakta tereddüt edenlere o son, ilham veren mesajınız nedir?
Sırada, o hareketli şehir silüetleri serisini daha büyük boyutlara, yani tamamen içsel sinerjinin anıtlarına dönüştürmek var. Belki bir gün, resimlerimi bir milongada sergileyip, canlı orkestra eşliğinde resmin dans etmesini sağlayacağım.
Sanata adım atmakta tereddüt edenlere mesajım çok basit: Durmayın, hareket edin! Unutmayın ki ne dans ne de resim, sadece fiziki bir eylemdir. Her ikisi de müziği duyduğunuzda, gözlerinizi kapattığınızda beyninizde başlayan ve sizi özgürleştiren o içsel reaksiyonla ilgilidir. Resimlerimde imza atmasam da eserlerim izleyiciye kendi dilimde bir işaret bırakıyor ve onları sanatın içsel yolculuğuna davet ediyorum. Ruhunuzun ritmini takip edin.
Özgecan Siyes
