Yengeçlerin şarkısı da olur mu demeyin,oluyormuş..

İnciraltı Balıkçı Barınağı’na yaptığım bir ziyarette, mendireğin en ucunda ağ tamir eden bir balıkçı gördüm. Yavaş, yavaş onun bulunduğu buruna doğru

giderken bir taraftan da fotoğraf çekmeye devam ediyordum. İnciraltı da ayni Basmane gibi gidip fotoğraf çekmeden çok keyif aldığım yerlerden biridir.

En ufak bir fırsatta soluğu bu iki yerden birinde alırım. Ancak

İnciraltı’na giderken önce Agamemnon Kaplıcaları’na uğrar, oradaki emanetlerimin

yerinde durduğunu görüp fotoğrafladıktan sonra İnciraltı’na geçerim…

Daha uzun bir zaman dilimi ve havaya sahipsem yolum Basmane’ye düşer,

sokaklarında kaybolurcasına gezerim.

Ageamemnon’dan sonra geçtiğim İnciraltı’nda Oktay Kaptan’ı tanıdım. Kafasını kaldırmadan ağların kopuk veya yırtılmış yerlerini örüyordu.

Deniz o gün çok sakin, adeta bir patiska çarşaf gibi gergin ve sütlü mavi bir renkteydi.

Yamanlar Dağı hafif sisler içinde, başı dimdik vakurla ve tek parça yeşil rengi olmaksızın karşımda, denizin öte yanında duruyordu.

İnciraltı’nın yaramaz çocukları Martılar, alabildiğince yüksek sesle çığlıklar atarak denize dalıp ağzında küçük, yavru bir balıkla çıkıyordu…

Bir beş dakikadır yakınında dikiliyor ve çalışırken fotoğraflarını çekiyordum.

O ise beni yok farz ederek ağa düğüm atmaya devam ediyordu. Seslendim:

“Selamın Aleyküm, kolay gelsin”

“Aleyküm Selam sağ ol”

“Ağları tamir ediyorsunuz, epey yırtık, kopuk yeri var herhalde”

“Evet, epey hırpalanmış bir ağ”

“Adınızı öğrenebilir miyim ve nerelisiniz?”

“Oktay, Datçalıyım”

“O güzel Datça yı bırakıp buralara neden geldiniz?”

Elinle havada bir yarım daire çizdi ve;

“Uzun hikaye, bugün buradayım, yarını bilmem. Yani nerede akşam orada sabah

yaşarım, eski bir denizciyim. Kömür çeken şilep benzeri gemilerde makine dairesinde motorun başında elimde bir avuç üskübeç ile uzun yıllar beraber oldum genelde”.

“Neden İzmir, İnciraltı desem mi?”

“Canın istiyorsa de, bende anlatayım sana. Bir gün güvertede sigara içiyordum.,Gemi İzmir Körfezi’ne girmiş, limana doğru giderken ben de kara kısmını gözden geçiriyordum. Birden İnciraltı’nı ve arkasında teleferik işleyen Ata Tepe’yi ve arazinin yeşilliği ile denizin sütlü mavisi ve bol martıları dikkatimi çekti ve hemen kararımı verdim. Ben hayatımın geri kalan kısmını burada geçirmeliydim. Onlar balıkçıysa ben de denizciydim. Yeni birbirine akraba olan iki iş kolundaydık. Dolayısıyla içimi ısıtan bu İnciraltı’na yerleşebilirim diye düşündüm ve İzmir Limanı’na demir atınca kaptana “Benim yolum buraya kadarmış kaptan, hesabımı gör, ben gemiden ayrılıyorum” dedim.

Dediğimin üstünden de 5 yıl geçti. Kah kayıkların motorunu tamir ettim, kah ağ tamir ettim, kah büyük balıkçı teknelerine tayfa oldum. Ama artık denize açılmıyorum, 75 yaşına geldim. Bir yerde durup yosun tutmak isteği ile buradayım. Ayağım karada olsun istiyorum?”

“Anladım, anladım da neden Datça gibi cennet bir yeri terk ettin onu anlamadım”

Gene boşta kalan elini yarım daire havaya kaldırıp bir yarım ay çizdi. “Uzun hikaye bir gönül hikayesi beni buralarda tutan diyeyim ve sende gerisini sorma artık oldu mu?”

“Sen öyle istiyorsan öyle olacak tabi, soran bensem, cevap verecek olan sensin, ama noktayı koydun, bana da senin isteğine saygı gösterip tamam demek düşer”

Bu arada bir seyyar çaycı, yarısı çay bardağı dolu tepsisiyle yanımızda bitti ve,

“Oktay Kaptan, çay bırakayım mı, misafirin de varmış” dedi.

Kaptan gözlerini bana dikti ve

“İçer misiniz, ben çay içeceğim, size de ikram etmek isterim”

“Olur, bir bardak çayını içerim”

Çaylarımız elimizde. Özdilek’e ve harp gemilerinden olan Deniz Müzesi’ne doğru bakarak yudumluyoruz. Birden aklıma geldi ve;

“Çoluk çocuk var mı?”

“Çoluk yok, yıllar öncesine takılı kaldı, ama çocuk var. Bir kızım var İzmir’de yolumu gözleyen, ara sıra ona giderim, ara sırada burada bir dostun teknesi içinde

yengeçlerin şarkılarını dinleyerek uyurum”

“Yengeçlerin şarkı söylediğini duymamıştım”

“Tahmin ederim, onları duymanız için kayıkta yatmanız lazım. Ben sizin bir kayıkta beşik gibi sallanarak uyuduğunuzu düşünemiyorum doğrusu”

“Evet ben hiç kayıkta uyumadım, dolayısıyla o şarkıları da dinlemedim. Ama, sizden başka bir balıkçıdan da duymadım böyle bir şey”

“Onlarda kayıkta uyumuşlardır ama duymasını bilmemişlerdir. Yengeçlerle ayni frekansta olunursa duyulur”

Demek ki usulü varmış. Denize gönül vermişleri severim, gittikçe mutlaka hepsiyle selamlaşırım. Has adamlardır deniz gurbetçileri. Onunla bir kez daha konuşmak niyetindeyim . Onun bize anlatacağı çok öyküsü var diye düşünüyorum…

Mesela ona o eski geminin makine dairesini, nereden nereye kömür çektiklerini, kaç kişi bir gemiyi hareket ettirdiği vs. sormak isterim.Ayrıca ‘gemicinin her limanda bir sevgilisi olurmuş’ diye yazarlar okuruz, bu doğru mudur?

Oktay Kaptan’ın kaç limanda sevgilisi olmuş sormak isterim doğrusu…

Gürol Tulunay

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu