Karakaçan herhalde Sütçü Enver’e şükrediyordur

 

Balçova’nın aşağı mahallesinde Hacı Ahmet Deresi’nden sonra bir cadde ve apartmanlar var.

Ancak, bu devasa sitelere varmadan da bir parsel fazlası kalmış ve bol bir yeşil alan ortaya çıkmış.

Biliyorsunuz bu aralarda bol yağmur aldık ve hala alıyoruz

yeşil fışkırmış adeta.

Sütçü Enver de merkebini buraya bağlar olmuş.

Onlara üç defa rastladım. Akıllıca bir iş yapıyor, sabahtan getirip uzunca bir iple çaktığı demir kazığa merkebini bağlıyor.

Bırakıp gidiyor, günlük yapılacak işlerini yapıyor ya da Adanalı Osman’ın kahvesinde pişpirik oynuyor ya da çay içiyor.

Sonra eve lazım olacak ve alınacak ne varsa onları alıp, yokuş aşağı Hacı Ahmet Deresi’ne doğru sağla, solla selamlaşıp, hal hatır sorarak dereye doğru iniyor.

Karşıdan bir dinelip elini de gözüne siper edip merkebine bakıyor. Yerindeyse mesele yok.

Yok eğer merkep yerinde yoksa ‘Yandı gülüm keten helva’.

İki kez aldandı, merkebin ipi uzun ya, bahçe duvarının

yanına kadar gidip oradaki otların tadına bakıyorsa merkebi, Sütçü Enver yukardan indiği yerde bulunan göbekteki ‘Yörük aile ve keçileri heykeli’kümesinden dolayı duvarın yanına gidip oradaki otlarında tadına bakan merkebini göremiyor.

İlk aklına gelen merkebinin çalınmış olabileceği.  Yine de bir umut alı al, moru mor bir koşu tutturup birde yakından görüp merkebin olup olmadığına göz atmak için seğirtir,

Bakar ki karakaçan duvar dibinde otluyor. İçinden bir çok şükür çeker.

Kolay değil, yaşı yetmişi geçti. Gerçi evde bir Köroğlu bir Ayvazlar ama iki kişi de olsalar kör boğaz günde üç defa yemek istiyor.

Evdeki ahıra bağlı inek ve bu merkep onun için çok kıymetli. Karısı her gün sütü sağar oda belli bir müşteri gurubuna merkeple dağıtırdı.

O bakımdan çok ürkmüş hatta tabiri caizse aklı çıkmıştı.

Hemen poşusunu omzundan aldı çimenlerin üstüne yaydı. Karısının ördüğü kıl yeleğinin cebinden çıkarttığı ve yarımay gibi olan bağ bıçağını açtı.

Ağzı açılan bıçak küçük bir orak gibi olmuştu.

Hemen otları öbekleyip bağ bıçağında dibinden kesmeye başladı.

Bunlarda her gün nafakasını veren ineğin hakkıydı.

Çok şükür diye düşündü, Allah bol yağmur verdi. Yoksa yemciden yem almaya can mı dayanırdı.

Yeteri kadar ot kestikten sonra dineldi. Beli tutulmuştu, kendi kendine söylendi “Kocadın be Sütçü Enver. Sen de kocadın, evdeki de öyle değil mi?. Yana yatmış dayak isteyen eski evlere döndük.E daha ne bekleriz ki, yetmişi bile geçmedik mi?”.

Başını gökyüzüne doğru çevirip uzun, uzun baktı ve “Ne varsa sende var. Sen ne dersen o olur. Biz burada misafiriz. Gönderirsin doğarız, gel dersin ölürüz.

Halimize ve verdiklerine bin şükür.Evde çorba kaynıyor. Eh hala vücut işe yarıyor. İzin verdiğin kadar buradayız…”

dedi, kendi kendine.

Sonra biraz daha ot kesti ve poşunu dört tarafından toparlayıp bir düğüm attı ve merkebin üstüne koydu.

“Hadi”dedi karakaçan’ına “Yeter yediğin, bu gün tıka basa doydun. Gidelim eve bizi bekleyenler vardır.”

 

Deh demesiyle karakaçan harekete geçti ve Hacı Ahmet Deresi’nin paralelinde olan caddeden tepelere doğru, kırsal kesime yani eve doğru yürümeye başladılar…

Giderken de düşündü. Her gün sabah gelip, öğleden sonra dönüyorsun ocağına. Memur gibi oldun be sütçü Enver.

Bakalım Ayşe bugün ne pişirmiş, karnının acıktığı aklına düştü birden bire ve hele bir acılı tarhana yaptıysa, ocağa da maşayı koyup yaptığı ekmekten koca bir dilim kızarttıysa yanına bir kuru soğanı da kırarmış gibi yumruğunu sıktı ve yüksek sesle de “Değme o zaman benim keyfime” dedi.

Dedi ama. Hemen de sağa sola baktı duyan var mıdır diye.

Oysa kırlık yola geldiğini ancak o zaman anladı. Demek ki biraz sonra koca kaya’ya geleceğiz.Onu da geçtik mi gelsin tarhana çorbası, kızartılmış köy ekmeği ve avuç içine sığmaz bir koca kuru soğan…

Birden daha çok acıktığını daha kuvvetli hissetti ve karakaçanı elindeki değnek ile hafifçe dürttü ve karakaçan da verilen komutu ikiletmedi…

Gürol Tulunay

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu