Başına iyi hiçbir şey gelmeyecekmiş gibi hissettiğin oldu mu?
Gazete Duvar yazarlarından Yenal Bilgici’den enfes bir yazı…
1.
Kült dizi “Sopranos”un ilk sezonunda bana çok dokunan bir sahne var. Chrissy’nin yaşamının anlamını ve gidişatını sorguladığı sahne…
Yerel mafyanın sert çocuğu Christopher yani Chrissy, başından geçenleri bir film senaryosuna dökmeye girişmiştir. Senaryo tekniği kitapları okur, günlerce eve kapanıp yazmayı dener ama çuvallar. Dişe dokunur bir şey çıkartamamıştır. Bu arada hayatını da epey sorgulamıştır.
Evinden çıkmadığı için onu kontrole gelen ekipten bir abisiyle (Paulie, namı diğer Walnuts) aralarında şu diyalog geçer:
“Christopher: Başına iyi hiçbir şey gelmeyecek gibi hissettiğin oldu mu?
Paulie (Walnuts): Evet, oldu. Gelmedi de zaten. Ne var yani? Ayakta kaldım ben de, hayattayım.
Christopher: Bunu diyorum işte. Ben sadece hayatta kalmak istemiyorum. Bu senaryo kitaplarında ne yazıyor, biliyor musun? Her karakterin bir olay örgüsü varmış. Herkes bir yerlerde başlar diye anlatıyor kitap. Sonra bir şey yapar ya da ona bir şey yaparlar ve hayatı değişir. Olay örgüsü buna deniyormuş işte. Peki nerede benim örgüm?”
2.
Ne güzel bir soru: Nerede örgü?
Tüm güzel hikâyelerin olay örgüsünü biliriz. Sıfırdan zirveye yükseliş örgüsü, zirveden sıfıra düşüş örgüsü, “çukurdaki kişi” denilen düşüp yeniden çıkma örgüsü, müthiş bir isabetle “İkarus” diye isimlendirilen yükselip düşme örgüsü, bunların daha gelişmişleri…
Teknik olarak isimlerini bilmemiz gerekmez, bu örgüler içimizdedir artık. Yer etmiştir. Bir filmde, romanda gördüğümüzde tanırız. Bu örgüler bizim refleksimizdir.
Teknikten bağımsız, konuları da biliriz. Büyüme ve kendini bulma hikâyesi, kahramanın yolculuğu, külkedisi, tesadüfün böylesi, kesişen yollar…
Ufak tefek trüklerden anlarız. Bir Hollywood filminde kahraman önden iyi ve faydalı bir şey yaparsa, mesela bir kediyi ağaçtan indirirse, onu artık sevmeye hazırızdır. Gözlüklü karakterin hayatta kalma şansı azdır, emeklilikten önce her zaman bir “son büyük iş” vardır, ekibi yeniden toplarken “asla gelmem” diyen kişi son anda heyecanlı bir giriş yapar ve “nerede kalmıştık” diye hikâyeye yeniden dahil olur, kahraman televizyonu açtığında hemen ilgili haber başlar, her davanın bir sürpriz tanığı bulunur… Gönlünüzce uzatın.
Bunlar işin klişesi, eğlencesidir tabii. Esas olan hikâyenin kendisidir. İkna ediciliğidir. İyi bir hikâyeyi gördüğümüzde hemen tanırız. Ona kulak veririz, onu okuruz, dahası onun bizi şekillendirmesine izin veririz.
3.
BBC, 2018’de yazarlar, eleştirmenler ve akademisyenler arasında bir anket yaparak “dünyayı şekillendiren on hikâye”yi soruşturmuş.
Tahmin edilebileceği gibi, birinci sırada Homeros’tan Odysseia var.. Sonra Harriet Beecher Stowe’dan “Tom Amca’nın Kulübesi” ve Mary Shelley’den “Frankenstein” geliyor. Derken Orwell’in “1984”ü, Chinua Achebe’den “Parçalanma”, tabii ki “Bin Bir Gece Masalları”, tabii ki Cervantes’in “Don Quijote”si, Shakespeare’den Hamlet, Marquez’den “Yüz Yıllık Yalnızlık” ve nihayet Homeros’un bu defa “İlyada”sı…
4.
Herkesi şekillendiren hikâyeler, örgüler vardır. Herkes bu soruları sever: Anlatılmış en güzel hikâye hangisi? En sıcak hikâye? En insani hikâye?
Okuduğumuz, seyrettiğimiz, dinlediğimiz en iyi hikâye?
Herkesin cevabı başkadır.
Ben yolu, yolculuğu anlatanları severim.
Bence hikâyelerin şahı Don Quijote’nin yolculuğudur. En oyuncaklı hikâye ise JM Barrie’nin kaleminden çıkma Peter Pan’ınkidir; ki o da nereden baksan bir yolculuktur. En güzel yol tarifi oradadır mesela: Sağdan ikinci yıldız, sonra sabaha dek dümdüz gideceksin.
Bizdeki en büyük hikâye, bana göre yine yolda geçer: Yaşar Kemal’in daha büyük cümlelerle anılmamasına hep hayret ettiğim “Ortadirek”i… Belki destansı bir ismi olmadığından, sözgelimi “Demirciler Çarşısı Cinayeti” kadar bile hatırlanmaz ama dağ köylülerinin senelik Çukurova yürüyüşünü konu edinen “Ortadirek”, bir topluluğun karmaşasını da yoksulluğunu da fedakârlığını da hainliğini de mükemmelen yansıtır. Bana kalsa, hepimizin başucunda durmalıdır.
Örgümüz oradadır.
5.
Benim meselem de orada.
Örgümüz oradadır diyorum ama biz kaybolduk. Biz artık orada değiliz. Herhangi bir hikâyenin içinde değil gibiyiz. Herhangi bir hikâyeyi yaşamıyor gibiyiz.
Ne diyordu mahalle mafyası Chrissy:
“Ben sadece hayatta kalmak istemiyorum. Her karakterin bir olay örgüsü varmış. Herkes bir yerlerde başlar, sonra bir şey yapar ya da ona bir şey yaparlar ve hayatı değişir. Olay örgüsü buna deniyormuş işte. Peki nerede benim örgüm?”
Chris, kendine bir hikâye istiyor.
Bizim var mı?




