Yaşadığını bilmeyenler öldüğünü duyarlar, hepsi bu kadar !
Bülent Akyürek’i toprağa verdik. Türk edebiyatının en sivri, en özgün ve belki de en yalnız kalemlerinden biri, 57 yaşında kansere yenik düştü. Tabutunu aşıklar taşıdılar!
Ölüm haberi, onu gerçekten tanıyanlar için derin bir kayıp, “yaşadığından haberi olmayanlar” içinse sadece bir sosyal medya bildirimi oldu. Her ölüm haberinde olduğu gibi. O tam da bu ikiliğin, bu görünmezliğin yazarıydı. Bu görünmezliğin bize göstermediği daha nice şairler, yazalar, varlar da varlar gibi. İnsan işte böyle, kimi havada uçarken kanadından olur, kimi de bir kafeste kendini ordan oraya vura vura yorulur. Hayatı ve eserleri, konformizme karşı açılmış uzun soluklu bir savaşın manifestosuydu.
Kendi el yazısıyla yazdığı “Ölürsem Vasiyetimdir” başlıklı kendisine ait olduğu iddia edilen bu notu paylaşanlar bu metni bile göz ucuyla okuyup paylaşmış olacaklar ki, bir kimse dahi son satırlarını yüklenecek fedakarlığı gösteremediler. Burcu sizin, varsa borçu bizim olsun o zaman, talibiz biz borçlarını ödemeye. Ölünce işte böyle badem gözlü oluruz, ama hayattayken herkesin oymak istediği gözlerdir de aynı zamanda onlar. Ölüm haberleri benim hiç içimi parçalamaz. “Şeb-i arus” diyoruz , anlayana.
Vasiyetimi çok genç yaşta yazmam gerektiğinde “dünya malı dünyada kalır” diye sadece üç cümle yazmış biri olduğum için belki de. Her şey burada kalır, gelirse bizimle yalnız haysiyetimiz gelir diye sadece ve duyabilirsek paniklemeyip yerin kulağına fısıldanan telkini, herkes payını alacak, borcumuz da yok çok şükür, gerisinden zaten bize ne. O üç cümleden birkaçı şöyle:
Telkinimi Beşir Ayvazoğlu verecek, yıkayıp kefenlemesi Şule’den. Gerisi? Gerisini geride kalanlar düşünsün. Bize bu kadar düşündüğümüz yeter. Diyordu ki: “Bittiğin yerde başlamak, başladığın yerde bitmek… İnsanoğlunun en büyük sınavı.” Başladığı yerde bitti, dediği yere geldi.
2012’de Konya Kitap Fuarı’da hemen bitişiğindeki stantdaydım. Neredeyse yan yanayız. Kılığının kıyafetinin içinde kırk kilo ya var ya yok bir adam. Tanıdım tanıyalı onu hiçbir zaman lüksle temas ettiğini görmedim hiç. O güne kadar her karşılaşmamızda “Merhaba, merhaba” o kadar. O gün bir sorun vardı ama. Yüzü asık, canı sıkkın, o kadar ki oturduğu yerde yalnız. Zaman zaman canı yanıyormuş gibi yüzüne yansıyan bir ifade. Ben de sıkıntılı bir tipimdir oldum olası. Sıkıntılı şeyler de bağıra bağıra çağırır sanki beni. Şöyle bir bakınırken kitaplarını aldım elime, “bir sıkıntı mı var” diye soracağım da nasıl soracağım derken öylece kalakaldım biraz geride. Üst üste giyinmiş de giyinmiş. Hava soğuk ama o kadar da değil ki. Durdum seyrediyorum, gördü beni. El etti, “Baksana bir?” Yanına gittim. “Niye öyle bakıyorsun?” dedi.
Harıl harıl yazarım, ama pek konuşkan değilim. Birçok insan gibi içi heyelan görüntüsü sakin biriyim. Derken birden “Senin için ne yapabilir?” dedim. “Hayatta kalsan kafi” dedi. “Üşüyor gibisin?” dedim. “Rahatsızım biraz” dedi. Bazı süreçleri kendimden bildiğim için sorduğum soruya verdiği yanıtı değiştirsin diye ısrar etmedim bir daha. Aşırı anemi ilerledikçe lösemi kaçınılmaz bir şeydi. O da kaçan biri değildi ama. Dert seviyordu, çileci. Ben de dert sevenlerdendim, fırsatları, koşulları başkalarının insafına bırakmadım ama hiç. Yazının insana ekmek yedirmeyen bir iş olduğunu bildiğim için hep kendi işimi yaptım, yazıdan kazanacağım vardıysa bile oradan gelecek hiçbir şeyin beni aldatmasına da izin vermedim. Asla tek kuruş almam yazı karşılığında, ölene kadar da bu böyle olacak. Kendi yazdığım yazının karşılığını aldığımda bile, bir başkasının yolunu kesiyormuşum gibi hissettim çünkü hep.
Saçma mı? Değil aslında. Herkes böyle yaşayamaz ki ama. Yaşayamazlar doğru. Benim olan ne varsa yarısı bir başkasının diye düşünerek hep, ortaya koydum onu orda. Gerekliydi, gerekli olduğunu ben de biliyordum o da. Ama ne dilese bu kardeşinden olabilecekken zamana bırakmayı tercih etti. Neden? Biz, önce dünyanın tersini görenler, düzlüğe çıkınca da “bir ters bir düz” gideceğini her şeyin öğrenmişizdir bir şekilde. Aslında sorun belki de karşıt görüşlü olmakla ilgiliydi. Bilemiyorum. Bilmesem daha iyi. Belki de Bülent ağabey yoluna böyle devam etmek istedi, fedakar ve uyumsuz.
İyi insan olmak, iyi bir insan olmaya çalışmak çok zor değil, ama çok yıpratıcı, hele ki bu edebiyat ortamında, bu coğrafyada. Kaderlerini kendi yazanlara müdahale edemiyoruz ama. Ben de asla dokundurtmam birçok satıra. “Ben yazdım” diye de değil, bir yazdıran var mutlaka. “Bir sonraki cümleyi başka türlü kuracağım, iyi olacak” hissi, gelmez ama bir türlü. Yolculuk da böyle sürüp gider.
Bülent Akyürek’in yolculuğu, 1969 Elazığ doğumlu bir çocuğun Ankara’ya göçüyle başladı. Geleneksel eğitim kalıpları ona göre değildi, önce liseyi bıraktı. Hayatı, garsonluktan fabrika işçiliğine uzanan bir “gerçekler mektebi”nde şekillendi. On yedi yaşında ilk romanını yayımlayarak, edebiyat dünyasına erken ve sert bir giriş yaptı. “Ustura”, “A’raf” gibi dergiler, onun marjinal ve köşeli üslubunun ilk durakları oldu. 1997’de “İtin Biri” adlı romanının tiyatroya uyarlanması, onu ana akımın kenarına getirse de, o asla tam olarak içine girmedi. Hep bir yabancı, bir gözlemci olarak kalmayı seçti.
Akyürek’in hayatındaki en keskin dönemeç, otuz beş yaşındayken kesip biçti onu. Uzun yıllar sürdürdüğü ateist kimliği, üst üste gördüğü üç rüyayla altüst oldu. Kendi ifadesiyle, rüyasında kendisine vurulan “Kur’an sopası”, onu kendini bulduğunu sandığı kapılara yeniden arasın diye sürükledi. Bu, bir teslimiyet değil, yeni ve daha derin bir kavganın başlangıcıydı. Artık sadece sosyal düzene değil, modern Müslüman’ın yüzeyselliğine, tüketim çılgınlığına ve kişisel gelişim endüstrisinin sahte vaatlerine karşı da yazacaktı. Hidayet sonrası “düzenli adam olmaya” çalıştığını, ancak verdiği kavganın yine de sert olduğunu da ayrıya anlatıyordu.Maddeciler, maddenin karanlık bir madde olduğunu ama canlı olduğunu öğrendiklerinde benim gibi Bülent ağabey gibi çarpılıp hakikate yöneldiler, ama bu bir sürünün içine atmak değil kendini. Klasik komünizme karşı yeni bir komünizm ya da “biz bahçemizi şu tepeye ekelim, sonra da mezarımız olsun” gibi bir şey.
Akyürek’in edebiyatı üç sağlam sütun üzerinde yükselir: Sarsıcı romanlar, polemikçi denemeler ve keskin eleştiriler. Romanlarında genellikle itilmiş, öfkeli, toplumun kıyısındaki karakterlerin dünyasını anlattı. “Cinnetim Cennetimdir” şizofrenik bir arka planda kurgulanmışken, 24 yılda yazdığı “Satılık Adam”, tüketim toplumundan kaçmak için “çim yiyerek” yaşamaya karar veren bir adamın trajikomik hikâyesini anlatır. “Satılık Adam” onun modern kölelik ve özgürlük üzerine düşüncelerinin bir özeti gibidir. Çünkü o hep özgür olmak istiyordu. Ama insanı hep bir yerde sabit durmaya zorlayan koşullar sağ ya da sol taraflar buna imkan vermiyordu. Belki de en çok yankı uyandıran eseri “İçinizdeki Öküze Oha Deyin!”dir. Kişisel gelişim sektörünü İslami bir perspektiften sistematik olarak eleştiren öncü çalışmalardan oldu. Çok da satıldı ama, yazarın hakkı? Bir şey demesem daha mı iyi olur yoksa?
Ego, benlik ve sürekli “daha fazlasını” isteme hırsının, aslında insanı nasıl da içten köleleştirdiğini anlattı. Bu bir reddiyeden öte, çağın hastalığına karşı yazılmış bir isyan bildirgesiydi. “Çılgın Türkler” anlatısının popülerleştiği bir dönemde ise o “Yılgın Türkler”i yazdı. O yılgınlığın şimdi iyice yerine yerleştiğini herkes görüyordur herhalde. Bu kitap da, romantik milliyetçi tarih anlatılarına, hamaset diline ve eleştiriden uzak bir kahramanlık kültüne karşı sivri bir muhalefetti. Ona göre gerçek cesaret, kendi kusurlarıyla yüzleşmekti. Bu kadar dürüst bir adam elbette yaşarken hep kenara itilecek, sevilmesi sayılması gerektiğinde de uzaktan sevilecekti. Öyle de yaptılar. Derken, bir Araf derviş oldu.
Bülent Akyürek, bir “düşünce işçisi”. Herkes yazı yazabilir, ama herkes bir düşün işçisi olamaz. Yazı biter mesai biter, düşünmek biten bir şey değil. İnsana ne uyku ne de rahat verir düşünmek. Çok düşünmek ateş yapar, anemi yapar. Ciddiyim. Onu anlamak için paradoksları sevdiğini kabul etmek gerekir. “Dünyada en özgür insanlar kölelerdir” sözü, onun zihninin nasıl çalıştığını ve düşün işçiliğinin nasıl bir şey olduğunu da anlamaya yarar. Bu, bir nihilizm ifadesi değil, gerçek özgürlüğün maddi bağımlılıklardan kurtulmakla mümkün olduğuna dair radikal bir sav. Edison’u, ampulü icat ederek geceyi (ve dolayısıyla ölümü düşünme vaktini) ortadan kaldırdığı için eleştirirdi. Tesla’dan çalınmış bir fikir kaçak elektrik gibi bir şeydi zaten. Dört mevsim yeşil kalan çam ağaçlarına, insanı ölümü unutturdukları için karşı çıkardı.Bütün güzelliklerin insanı aldatabildiği konusunda da elbette haklıydı. Onun derdi, modern hayatın insanı manevi ve zihinsel bir uyuşukluğa mahkum eden her türlü yapaylığıyla, sessiz sedasız bir savaştı.
Savaş açtığı ‘Yel Değirmenler’i değildi ama, kendiydi. Hastalığı, kendini ihmal eden bir adamın hastalığı olarak bile anılabilir ileride bu nedenle. 80 milyonluk bir ülkede kitaplarının 3-5 bin satmasını “üzücü” bulsa da, asla popüler olmanın peşinde koşmadı. Aksine, rahatsız etmek, düşündürmek ve hakikati olduğu gibi, sertçe söylemek için yazdı. Bugün ardında bıraktığı pürüzsüz cümleler ve hoş anılardan ziyade dikenli fikirler ve sarsıcı sorulardan oluşuyor. Samimiyeti, inandığı her şeyi edebi kimliğinin tam merkezine korkusuzca yerleştirmesiydi. Sevenler bu yanını sevdiler. “Gururlu gariban” atfında bulunanlar, bunu hangi duyguyla söylerler? Önemli değil. Direnci, ana akımın dışında, kendi inandığı patikada yürümeyi göze alan bir cesaret örneği sergilemesiydi. Yılmazlığı ise sağdan soldan, dinden sekülerden gelen her türlü dogmayı, yüzeyselliği ve ikiyüzlülüğü sorgulamaktan vazgeçmemesiydi. İyi insanlar çok yaşayamıyorlar. Çok yaşamanın uzun yıllar hayatta kalmakla da bir ilgisi yok. Zaten sürüklenip gidenlerin yaşadığı falan da yok.
Cenazesi, 10 Şubat Pazartesi öğlen namazını müteakip Ankara Gölbaşı Mezarlığı’nda toprağa verildi.Hayatı boyunca “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?”ı dert edinen bir yazar, hakikaten öğlen vaktinde uğurlandı.Birçokları gibi onun da dünya uykusundan uyanışı. “Yaşadığını bilmeyenler” için bir haber oldu, “bilenler” için ise “yerine ne koysak da doldursak” bir boşluk. “Bülbül öldü, gül meyus.” Artık satılık değil, kırmış hakikat kirişini, ebediyen özgür.
Ölüm gelince geliyor, yok onu durdurabilecek bir güç. Çağıran “gel” dedi mi, bitiyor o dünya çarşısındaki alışveriş. “Ama benim alacağım vardı, borcum vardı”… Geç! Şimdi kitapları çok satacak, saf tutarken birbirini çiğneyecek telefonunu açmayanlar, dar günlerinde halini bilip de görmezden gelenler.. Niye? İstemeyi bilmiyordu diye hep alanlar, siz söyleyin mesela, niye? Benim kendi cenahıma söyleyecek bir sözüm yok, her mahallenin kendi içinde de bir kast sistemi var. “Karşı mahalle”ye de çok iyi bildikleri bir şeyi söyleyeyim yine de: “Emrolunduğu gibi dosdoğru ol!”
Yamuk kadar bile bir doğru değilsin çünkü artık. Kelimeyi tevhid getireni yutarcasına kendinden sayıp sonra çilesinde omzuna bir el vurmayanlar, eliniz hep boşta kalacak, dünyaya böyle hırsla sarılmaktan. Herkes öleceğini biliyor ama değil mi? Unutanlara hatırlatayım: Vakit azalmakta. “Bir ben varım deme, yoksan da olur!”
Ayfer Feriha Nujen


