Hayal ve endüstri
Nasıl bir Ekonomi’de Vahap Munyar yazmıştı: Endeavor ve TAİK ‘hayal’i 2,5 milyar dolara çıkardı.
Endeavour, çaba, gayret demek. Buradaki anlamı ise 1997’de bir grup iş adamı tarafından New York’ta kurulan, 2007’de Türkiye’de faaliyete geçen, hedefi girişimciliği özendirmek, desteklemek olan bir “girişimciler platformu.” TAİK, DEİK (Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu) bünyesinde kurulan ve aslında DEİK’in ABD Ticaret Odası’ndan aldığı desteği oluşturan “Türk Amerikan İş Konseyi”nin anıldığı isim. Munyar’ın haberi ise Endeavour ile TAİK’in birlikte Türkiye’de yabancı sermaye yatırımlarını özendirmek üzere düzenledikleri bir girişimi anlatıyor.
Bu haber beni 1988 yılının ilk çeyreğine götürdü. DEİK henüz kurulmuştu ve başta TOBB ve TÜSİAD olmak üzere kurucular beni direktör olarak atamışlardı. Henüz Fransa’da OECD Development Centre’da yaptığım çalışmaları tamamlamış ve yurda dönmüştüm. Daha önce Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde görev yapmaktaydım. 1980’li yılların baskısı, birçok arkadaşımın işinden uzaklaştırılması beni kamudan ayrılıp, sözleşme dünyasına geçmeye itmişti.
Öte yandan daha önceki çalışmalarımdan, Washington’da bulunan “Institute for International Economic Relations” adlı ve demokratların desteği ile kurulmuş olan enstitü gibi bir yapıyı Türkiye’de organize etmeyi hedefliyordum. DEİK bana bu fırsatı verdi. Üstelik DEİK direktörü olarak atanmam, genel sekreterlikten farklı olarak yetki kullanma fırsatını da veriyordu.
Bu özellik ayrı ayrı tanımlanmıyordu, çünkü bunlar şirketi, kurumsallığı yaratan ve girişimin teknoloji, beyin gücü yanında içinde bulunan niteliklerdir. Burada altını çizmem gereken husus böyle bir yaklaşımın, kurumsal yapının ülkemizde ilk kez kendisini kağıt üzerinde bulması ve DEİK kurucusu olan başta TOBB, TÜSİAD olmak üzere YASED’den, Müteahhitler Birliği’nden, Ziraat Odaları Birliği’ne kadar tüm kuruluşları da, açıkça söylenmese de kurumsal geleneğin içine sokmuş olduğudur. Kısaca ifade dersem, DEİK tüm küresel kurumsal standartların yerleşmesi için vesile, aracı olmuştur.
Kuruluşun bu yapısının bir eksiği bütçesinin İş Konseyi kurulmasını isteyen şirketlerin gönüllü ödemelerinden oluşmasıdır. Bunu neden tekrarlıyorum? İş konseylerinin amacını, şirketlerin kendi belirleyecekleri ülkelerin şirketleriyle ticari ve/veya yatırım ilişkisi kurmalarında onlara yardımcı olmak şeklinde özetledim. O günleri hatırlıyorum, çeşitli ülkelerle Türkiye’de veya karşı ülkede düzenlenen işi geliştirme toplantılarına katılım sağlanması fevkalade zordu. Türk iş alemi bazen yabancı dil eksikliği, ama daha önemli olarak yabancı kültürden gelen şirketlerle, iş adamlarıyla iş görüşme kültürüne, alışkanlığına sahip değildi. Böyle durumlarda DEİK temsilcisi arkadaşımın görevi bu ikili arasındaki ilişkiyi inşa etmekti.
Bizzat yaşadığım bir olayı hatırlatayım:
Brüksel’de Belçika İş Konseyi’nin yıllık toplantısı için toplanmışken, ünlü, yabancı dile ve yabancılarla iş görüşmeye alışık bir iş adamımızla şöyle bir konuşmamız oldu..
İş adamı: Hocam, şimdi biz bu adamlarla (Belçikalılar) ne görüşeceğiz?
Çelik Kurtoğlu: … Bey, herhalde birlikte yapmayı tasarladığınız projeleriniz vardır; onlar üzerinde konuşmanız beklenir.
İş adamı: Hocam, biz her işi yaparız.
Bu zihniyetle girilen toplantıdan başarı beklenemez, olsa olsa Belçika şirketi size taşeronluk verir, kazancınız ve işten öğrenme düzeyiniz de o seviyede kalır.
Böyle çalışmaların nihai ürünü ortaklık ve tarafların bu işten kazanç elde etmesidir. DEİK’in sağladığı hizmet “fırsat sağlayıcı-enabler, facilitator” olarak da tanımlanabilir. Böyle hizmetler yatırım danışmanları tarafından ve elbette ücret karşılığında sağlanmaktadır. DEİK içinse bu söz konusu değildir, TOBB, TÜSİAD gibi kurucuların çalışma koşulları buna izin vermez. Ama bu durumda DEİK gibi kuruluşların araştırma, fırsat sağlama gibi hizmetlerin ötesine geçmesi de mümkün olmaz.
Hatırlatmak istediğim bir başka husus DEİK’in kuruluş yıllarında, şirketlerimizin çeşitli uluslararası finans kuruluşlarının sağladıkları kredilerin kullanım koşulları hakkında yeterli bilgi ve deneyime sahip olmadıklarıdır. Örneğin, dönemin özellikle eski Sovyet bloku ülkelerinde şirketleşmeyi, özel teşebbüs yatırımlarını özendirmek, mümkün kılmak üzere EBRD adlı yatırım ve yeniden inşa bankası kredilerinin kullanılması, projede yalnız girişimi yapan şirketin değil, yerel ve/veya yabancı şirketlerinde pay alması ve yatırım projesini bankaya getiren şirketin de sermaye katkısında bulunması, yani riski paylaşması şartına bağlıydı. DEİK ve daha sonra onun çatısı altında faaliyete geçen Karadeniz Ekonomik İşbirliği platformu bu bağlamda doğan sorunların çözülmesine de katkı yapardı.
Bugün Endeavour-Taik’in karşılaşacağı sorunlar arasında burada saydıklarımın çoğu bulunmayacaktır. Çünkü şirketler ve girişimciler artık farklı, çağa daha uygun kurumsal-şirket kültürüne sahiptir. Bu kez karşılarına çıkacak olan teknoloji kaynaklı sorunlardır. Ülkenin kurumsal kültürü ve şirketler sektörünün özellikleri bir kez daha kendisini gösterecektir. Bu kez sorun her zaman yakındığımız, hukuk, yargı, ahbap çavuş ilişkilerine ek olarak, endüstri politikasının olmayışı, bilakis maliye politikasının, vergi uygulamasının caydırıcılığıdır.
Önceki yıllarda endüstri politikası “serbest teşebbüs” denilen kavramın karşısında olan, kamunun özel girişimcileri engellediği, “devletçilik” şablonuyla adlandırılan bir kavramdı. Bunun arkasındaki ise, neoklasik iktisatın “tam ve mükemmel bilgiye dayalı, tam ve mükemmel rekabet” varsayımıydı.
1930’lu yıllarda aksak rekabet tartışmaları başladı. İktisatın kurucusu olarak bilinen Adam Smith’in, piyasanın “gizli elinin” yani fiyat mekanizmasının, kâr hedefinin ekonomiye doğru yönü vereceği varsayımının geçerli olmayabileceği düşüncesi yayıldı. Bunun yerini akıllı ve bilgili kamunun, aksaklıkları gidermeyi hedefleyen elinin, yani endüstri politikasının aldığı inancı benimsenmeye başlandı.
Şu ilginçtir; ABD “gizli el” varsayımından yola çıkarak uzun yıllar boyunca endüstri politikasını reddetmiştir. Oysa ABD’de II. Dünya Savaşı’ndan beri inşa edilen ve tüm endüstrinin anası olan savaş endüstrisinin yaratılması şöyle olmuştur. Başkan Roosevelt’in talimatıyla, 1940 yılında çalışmakta olduğu General Motors’dan ayrılıp, bu amaçla kurulan “Office of Production Management”ın başına geçen Danimarkalı William Signius Knudsen ile Henry Kaiser II. Dünya Savaşı yıllarında ABD’de sanayileşmeyi başlatmıştır. Bu süreçte binlerce tank, savaş uçağı, deniz uçağı, milyonlarca ton çelik, makineli tüfek ve cephane üretilmiştir.
Endeavour’un ABD ayağı yani ABD’nin şirketler sektörü, Washington’un sonraki yıllarda kınadığı endüstri politikasının somut ürünüdür. Tarih bilgisini ihmal eden siyasetçiler daha sonra yine ABD’de kurulu düzenin (IMF, Dünya Bankası ve ABD Maliye Bakanlığı) ve ABD iktisatçılarının pazarladığı politikaları izlemişlerdir.
Bunu bilmeyenler, fiyat sisteminin doğruyu göstereceği inancında ısrar etmektedirler. Türkiye ve benzeri ülkelerin neden bir türlü zenginleşemediği sorgulanmaktadır. Doğru politikayı ancak sağlam bilgiye sahip olan belirler, o da piyasadan elde edinilen bilgi değildir. Milyonlarca insanın geleceği, onları temsil etme iddiasındaki kişilerin birlikte oluşturacağı ve bilimsel araştırmaya dayalı bilgiyle belirlenir, yönetilir.
Ülkemizin uzun süredir içinde olduğu, fiyat sisteminin tamamen anlamını yitirdiği garip uygulama bunun önemli bir göstergesidir.
Endüstri politikasına inanmayanlar, 1960’ta başlayan planlı kalkınma dönemini incelemelidir. 2000’de yaşanan ekonomi krizinden çıkmamızı ve ekonominin doğru bir yola girmesine imkan veren “güçlü ekonomiye geçiş programı”, unutulmaması gereken bir düzeltme getirmiştir. Yol haritası yaşanmış olan dönemdedir.
Hiçbir şey yapmadan, yitirilen zamanı geri getirmek olanaklı değildir. Böyle bir ortamda hiçbir çaba, “endeavour” sonuç vermez, doğru yatırım yapılmaz, yoksullaşma devam eder.
Ahmet Çelik Kurtoğlu


