Yarım asır sonra gelen dünya mirası
Türkiye’de 1960’lar ve 1970’lerde üretilen ancak o dönem hak ettiği ilgiyi göremeyen Anadolu rock ve saykodelik müzik eserleri, yarım asır sonra tüm dünyada yeniden keşfedilerek küresel müzik piyasasının en gözde akımlarından birine dönüştü.
Tame Impala’dan Mos Def’e kadar dünyaca ünlü isimlerin ilham kaynağı olan bu eşsiz kültürel miras, plak koleksiyoncularından dijital algoritmalara uzanan yolculuğuyla sınırları aşmaya devam ediyor.
Avustralyalı müzik grubu Tame Impala’nın arkasındaki isim Kevin Parker, Deadbeat albümü üzerinde çalışırken bir dönem yalnızca 1970’ler Türk müziği dinlediğini söylüyor.
Hatta röportajlarında Barış Manço başta olmak üzere o dönemin önde gelen Türk sanatçılarının Loser adlı şarkısına ilham verdiğini belirtiyor.
Barış Manço ve çağdaşı sanatçılara hayranlığını açıklayan ilk isim Parker değil.
İstanbul’daki Ekşi Fest’te 2015 yılında sahne alan Yüzüklerin Efendisi oyuncusu Elijah Wood, DJ setinde Türkiye’den de şarkılara yer vermişti.
Kendisinden sonra sahneye çıkan Selda Bağcan’a sarılarak “Seni seviyorum, sana hayranım Selda. Beni Türk müziğiyle tanıştırdığın için teşekkür ederim” demişti.
Bugün Selda Bağcan, Barış Manço, Cem Karaca, Moğollar ve Mustafa Özkent gibi müzisyenlerin 1960’lar ve 1970’lerde kaydettiği eserler, Avrupa’dan ABD’ye ve Avustralya’ya uzanan geniş bir coğrafyada yeniden dinleniyor.
Bu dönemin plakları yüksek fiyatlara satılıyor, şarkılar uluslararası müzisyenler tarafından alıntılanıyor.
Oysa bugün “Turkish psychedelic” (Türk saykodelik müzik), “Anadolu rock” ya da “Anadolu funk” gibi isimlerle anılan bu müzik, üretildiği yıllarda aynı ilgiyi görmemişti.
Peki saykodelik müzik, yarım yüzyıl sonra nasıl dünyanın en gözde müzik akımlarından birine dönüştü?
Bugün Türk saykodelik müziğin öncü isimlerinden biri olarak gösterilen Mustafa Özkent, 1970’lerde Türkiye’nin en yoğun çalışan stüdyo müzisyenlerindendi.
Orhan Gencebay’dan Ajda Pekkan’a kadar çok sayıda ismin kayıtlarında yer aldı.
BBC Türkçe’ye konuşan Özkent’in daha sonra kült statüsüne ulaşan enstrümantal albümü “Gençlik İçin El Ele” ise yapımcı Ali Avaz’ın şu sorusuyla doğdu:
“Bizim gençlerimiz niye bizim müziklerimizle dans etmesinler?”
Bunun üzerine Özkent, türkülerden aldığı kısa pasajları rock, dans ritimleri ve yeni sololarla birleştirdi.
Ancak gençleri yerli müzikle dans ettirmeyi amaçlayan albüm, yayımlandığında beklenen ilgiyi görmedi.
Özkent albüm ilk çıktığında Caddebostan’daki bir diskoda plağı DJ’e verdiğini, müzik başladığında gençlerin dans ettiğini ancak düzenlemenin içinde “Üsküdar’a Gider İken” melodisi duyulunca bazılarının yüzünü ekşittiğini hatırlıyor.
Ona göre toplumda yerli müziği küçümseyen, halk ezgilerinin yeni biçimlerde yorumlanmasına “türküleri deforme etmişler” diye yaklaşan bir bakış vardı.
Özkent yalnızca iki bin adet basılan plağın tamamı satamadıklarını anımsarken “O zaman yaptık, hüsrana uğradık ama yıllar sonra kıymete bindi” diyor.
Özkent’e göre albümün kalıcı olmasının nedeni, rock’tan türkülere uzanan farklı müzikal unsurları bir araya getirmesi:
“Kimisi rock diye beğeniyor, kimisi türküleri beğeniyor. Hip-hop’ın atası diyenler var.”
Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesi Dr. Kenan Behzat Sharpe, tarihsel olarak “Türk saykodelik müzik” adında sabit bir türden söz etmenin yanıltıcı olabileceğini söylüyor.
Sharpe’a göre bu müzik ilk ortaya çıktığında genel olarak Türkçe pop ya da Anadolu pop gibi adlarla anılıyordu. “Anadolu rock” ifadesi ise daha sonraki yıllarda yaygınlaştı.
Berlin’deki Humboldt Üniversitesi Transkültürel Müzikoloji Bölümü’nde konuk araştırmacı Yaprak Melike Uyar’a göre 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’de üretilen müzik, dönemin funk, disko, pop ve rock türlerinin yerel ezgilerle buluştuğu geniş bir füzyon alanıydı.
Batı’da ise saykodelik rock, 1960’ların sonundaki karşı kültür, LSD kullanımı, uzun doğaçlamalar ve deneysel seslerle yakından ilişkiliydi ve bunun her zaman Türkiye’de bir karşılığı yoktu.
Türk saykodelik müziğinin uluslararası yolculuğu 1990’larda eski ve az bilinen plakların peşine düşen koleksiyoncularla, yani “crate digger” olarak anılan dinleyicilerle başladı.
Bu koleksiyoncular İstanbul’daki plakçılarda, bitpazarlarında ve arşivlerde unutulmuş kayıtları bulmaya çalıştı.
Ardından Avrupa ve ABD’de yayımlanan derlemeler, müziği küçük ama meraklı bir uluslararası bir çevreye tanıttı.
Mustafa Özkent’in “Gençlik ile Elele” albümü de internet üzerinden keşfedildikten sonra 2006’da İngiltere’de yeniden basıldı.
Daha sonra ABD’de yeni baskıları yapıldı ve albüm farklı formatlarda yayımlanmaya devam etti.
2000’ler ve özellikle 2010’larda internet, daha önce yalnızca koleksiyoncuların ya da belirli müzik çevrelerinin ulaşabildiği kayıtlara erişimi kolaylaştırdı.
Yaprak Melike Uyar, YouTube’a yüklenen eski plakların, kültürel sermayesi ya da geniş plak arşivi olmayan dinleyicilerin de bu müziği keşfetmesini sağladığını söylüyor.
Kenan Sharpe ise YouTube’daki “Anatolian Rock Revival Project” (Anadolu Rock Canlandırma Projesi) isimli kanalın özel bir rol oynadığını düşünüyor.
Proje, temizlenmiş kayıtları, orijinal kapakları ve bazı durumlarda İngilizce şarkı sözleriyle yayımladı. Üstelik yalnızca Barış Manço, Selda Bağcan ya da Cem Karaca gibi en bilinen isimleri değil, çok daha az tanınan kayıtları da görünür hale getirdi.
Spotify ve diğer dijital platformların yaygınlaşmasıyla birlikte editoryal çalma listeleri ve algoritmalar bu yayılımı daha da hızlandırdı.
Sharpe’a göre bu müziğin bugünkü ölçekte keşfedilmesi, dijital platformlar olmadan neredeyse imkansızdı. Ancak internet, zaten plak koleksiyoncuları ve yeniden basım şirketleriyle başlamış olan hareketi büyüttü.
Türk saykodelik müziğine ilginin ne kadar süreceği konusunda farklı değerlendirmeler var.
Kenan Sharpe, yeniden keşif dalgasının bir bölümünü “moda” olarak görüyor.
Dünya müzik piyasasının zaman zaman Etiyopya cazı, Brezilya Tropicália’sı, Habibi Funk ya da “desert blues” gibi farklı bölgelere yöneldiğini, ardından başka bir trend arandığını söylüyor.
Ona göre Türk saykodelik müzik de bir noktada popülerliğinin zirvesini geçebilir.
Ancak müziğin kendisinin zamana direnecek kadar güçlü olduğunu düşünüyor:
“Batı’da yeniden keşfedilmesi bir moda olabilir ama insanların bu müziği bilmesi değerli.”
Sharpe, en iyi ihtimalle bu ilginin başka türlerde müzik yapan Türkiye’den sanatçılara da kapı açacağını söylüyor.
Jakuzi ve Palmiyeler gibi doğrudan Anadolu rock yapmayan, fakat Türkçe söyleyen grupların yurtdışında dinleyici bulabilmesinde bu merakın etkisi olduğunu düşünüyor.
Yaprak Melike Uyar ise bunun artık yalnızca geçici bir akım değil, yeni müzisyenlere alan açan tanımlı bir türe dönüştüğünü söylüyor.
Daha fazla grubun ortaya çıkacağını ve farklı füzyonların üretileceğini öngörüyor.
1970’lerde bir diskoda türkü melodisi duyunca yüzünü ekşiten gençlerle başlayan hikaye, bugün dünyanın dört bir yanında Türkçe şarkılara eşlik eden dinleyicilerle devam ediyor.




