Unutsun da büyüsün ninni

El Ehli Hastanesi’nin bombalandığı gün bir televizyon kanalında Gazze Savaşı’ndan başlayarak bölgenin yıllardır tekrar tekrar aynı senaryoyu neden yaşadığını konuşuyorlardı. Tarihi hatırlamaya çalıştım, çıkmıyor, 2000’lerin başı diye biliyorum ama yılı çıkaramıyorum. O dönemde bölgede çalışan bir gazeteci arkadaşım aradı o an, “Süper zamanlama, Gazze Savaşı’nın tam tarih neydi” dedim, “Hangisi?” dedi, haklı. “Kurşun Harekâtı mıydı neydi adı, o işte” deyince şaşırdı, “Haa benim oğlan iki yaşındaydı, demek 2008” dedi. “Neler neler geçti üzerinden, normal, hafızamız doldu taştı artık, belli bir kapasitesi var sonuçta” dedik, moralimiz bozuldu, yaşlandık gibi geldi, kapattık.

Oysa Unutma Biçimleri kitabıyla meşhur Auge ne diyor: Unutmak, toplum için de birey için de bir zorunluluktur. Unutmak bir ihtiyaçtır. Çok şeyi unuttuğumu fark edip, on yıl kadar önce Alzheimer olacağımı düşündüğüm için unutma meselesine çok kafa yormuştum, oradan biliyorum. Sonra bir baktım, kimse hiçbir şeyi hatırlamıyor. Organize olmuşuz, temiz temiz unutuyoruz. Google olmasa yokuz.

Önce iyi haber: Tamamen unutmak diye bir şey yok. Beynimizin içinde şifreli kasalar var, bir süreliğine şifreyi unutuyoruz sadeceHatırlamadığımızı sandığımız şey, bir kasanın içinde ve birbirine bağlı olayları unutuyoruz aslında. “Ne kadar çok şeyi unutuyorum” diye kaygılanmamak gerektiğini de böyle öğrendim. Günlük olaylarda fazla detay öğrenmek, isim-şehir-tarih gibi her bilgiyi okumak-dinlemek zorunda bırakılmamız da önemli bir neden. Bence…

Ama toplumsal hafıza öyle değil. Senin-benim-onun toplam hafızasından oluşmuyor. Şifreli kasa falan da yok. Tam tersi, sürekli bitmeyen kanlı canlı bir gösterinin içindeyiz, biri bitiyor diğeri başlıyor. Şöyle hayal edelim: Bir tiyatro sahnesi var. Bizler seyirciyiz ve hiç kalkmadan oturduğumuz koltuklarımızdan ne izlersek onunla “hafızalanıyoruz”. Ve oyun hiç bitmiyor. Buradaki hatırlama ve unutmama artık bizimle ilgili değil. Oyun tamamen siyasi…

Platon, Freud, Nietzsche, Ricoeur başta olmak üzere dünya kadar düşünür, unutmayı nasıl becerdiğimize epey kafa yormuş. Hepsinin farklı fikirleri var. Bazıları unutmayı beceri bazıları becerisizlik sayıyor… Bazılarına göre hastalık, bazılarına göre zorunluluk… İşinize hangisi gelirse. Mesela ben Nietzsche’yi anlamak için epey kafa patlattım, olmadı olamadı, çünkü “Anılar olmadan yaşamak insanı mutluluğa götüren yoldur” diyor. Bana ters… Başaranlar yok mu? Dolu…

Bir üniversitede ders veriyorum, konumuz medyanın ve siyasetin hafızayı canlı tutmadığı, tam tersine nasıl öldürdüğü. Ama gazete okumadıkları, haber izlemedikleri için dünyadan bihaber çoğu, çok canım sıkıldı. O dönem sınır ötesi operasyonlar sürüyor ve hemen her derste bu örnekleri inceliyoruz. Sınava sinsice bir soru ekledim: Türkiye’nin son bir yılda Suriye’ye yönelik yürüttüğü sınır ötesi operasyonlarından birinin adını yazın! 100 kusur kişilik sınıfın yarısı bir operasyonun adını yazabildi. Yarıya yakını boş bıraktı. Ama biri tarihe geçti: “Zeytinburnu Operasyonu” dedi. Zeytindalı ile Zeytinburnu karışır mı? Karışırmış, “Artık hafızası dolmuş”, öyle dedi. Takıntılı olduğum için “Ver telefonunu” dedim, ekran süresine baktım, günde 6-7 saat, tamamı sosyal medya. Issız Adam’ın en sevdiğim repliğini uyarladım içimden: Karda donmak üzeresin, uyumak tatlı geliyor ama aklının öldüğünün farkında değilsin! Başka yorumum yok.

Unutmaya, hatırlamaya, kolay yoldan hafızaya suç atmaya ilişkin bir sürü örnek var, çoğu çok manalı değil. Bence hala en manalı soru şu: Bize ne yapıyorlar da bu hale geldik?

Gazze’de yaşananlar facia… Bugün hemen her detayı anında öğreniyor, biliyoruz ben Google’a bakmadan El Ehli Hastanesi’nin adını çat diye hatırlayıp, yazıya başlayabildim mesela, ama anbean takip ettiğim 2008’deki savaş neydi tam hatırlayamadım. Şimdi çok eminim; üç ay sonra şu anda yaşananları da unutacağız. Filistinli bir çocuk kendisini telefonla çeken bir gazeteciye şöyle bağırıyordu: “12 yaşındayım, dört savaş gördüm, mezarda yaşıyorum!” Bugünün acısı. Yarın hatıralarımızda eser kalmayacak. Maalesef kalmayacak, bu kadar net.

Yani yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şey var: Unutmak… Oysa geçmişle ilişkimiz sadece hatıralar üzerinden yürür: Hatırlarsak geçmişimiz vardır, unutursak geçmişimiz yoktur. İnsanların hafızası böyle. Ama toplumların hafızası öyle değil. Unutursak ve geçmişimiz yok olursa, felaket değil midir? Değildir. Kime göre? Otoriteye göre. Siyasette “hatırlama” istenmez, sevilmez. Çünkü hatırlamak, hesaplaşmak demektir. Hesaplaşırsanız da eyvah. O nedenle unutma, sistematik olarak sağlanır. Unutmayı savunan siyaset bilimci ve politikacıların “Bu asla ahlaki değil” diye karşı çıkarsak verdikleri yanıtı da ekleyeyim, belki hak verirsiniz: Eğer geçmiş hatırlanırsa toplumsal barış ve istikrar zarar görür.

Peki devletler nasıl oluyor da savaşları, terörü, katliamları, ayaklanmaları unutturabiliyor? Çok tanıdık bir tekniği var: Geçmişe sünger çekme. İşte buna “sıfır noktası taktiği” deniliyor. Çok geçmişte yasaklar vardı. Mesela Atina’da Peleponez savaşlarının hatırlanması yasaklandı. Napolyon, Fransız devriminin hatırlanmasını engellemek için devrimle ilgili tarih yazmayı yasakladı. Ancak zamanla kimse yemedi bu yasakları, bu kez tarihin çarpıtılması süreci başladı. Hatırlanması istenmeyen tüm olaylar inkâr edildi. Yani “geçmişteki bir gerçekliği başka türlü anlatmaya çalışmak” sıradan bir unutturma eylemi haline geldi. Komplo teorilerinin peşinden giden, tarihe; polisiye dizi tadında bakan, “ya o aslında hiç olmamış/öyle bir savaş yokmuş ki/ bak o olayın aslı o değil” diyen “alternatif tarih” sever arkadaşlara selam olsun!..

Son yüzyıldaysa tarihi doğru öğrenmeye meraklı kitleleri ikna etmek için yeni yöntemler bulundu ve liderlerin konuşmaları, “geçmişimiz bir yük”, “bunların hepsini biz düzelteceğiz” meali söylemlere döndü ve “önemli olan geleceğimiz” konulu “yalandan” motivasyon konuşmaları başladı. Son yıllarda tarihi olaylarla barışmak için hafıza yükselten toplumlar da oldu elbette. Mesela Doğu Avrupa’da, Latin Amerika’da geçmişe yönelik toplu bir bilinç yaratmak için, unutturmamak için yıllarca uğraşıldı. Türkiye dahil bir çok ülkede unutturma eylemine karşı sesler yükseldi. Çünkü geçmişi hatırlatarak, mağdurların ortaya çıkmasını, haklarının teslim edilmesini sağlamak istediler; “barışıp yolumuza öyle devam edelim” dendi.

Çoğunlukla işe de yaramadı, sadece hatırlamamızı istedikleri olayları ve hatırlamamız istendiği gibi hatırlama becerisi konusunda anormal bir başarı gösterdik.

Gazze’de bugüne kadar olanlar da böyle böyle unutuldu mesela… Daha fenası var. Unutmayı sağlamak için evler, mahalleler yıkılıyor. Toplumların hafızası mekanlara, mülklere bağlıymış çünkü. O mekanlar yıkıldıkça, hafıza da kayboluyormuş. Buna da kent-kırım deniliyor. Birçok tarih bilimciye göre, Filistin hattında uygulanan taktik tam olarak bu. Bir taraf unut diyor, diğer taraf bir hatırlama mücadelesi veriyor.

Biz de bugün biliyor, yarın unutuyoruz.

Şubat depremini de unuttuk, sanki hiç olmamış gibi, sözde bütün İstanbul’u yıkıp yeniden inşa etmek için ant içmiştik. Ne oldu? Bilimsel çalışmalara göre yakın geçmişte olanları unutmak, uyurgezer sendromuna neden oluyor. Geri dönüş için çare, “Ben kimim” ya da “Biz kimiz” diye sormaktan geçiyormuş. Hayatımda bu kadar ütopik ve imkansız bir hedef duymadım. Belki İsveç’te sonuç verir ama bizde asla. Mesela “ben kimim” sorusuna yanıt versem aklıma “Bizi bir sal anne, herkes istediği saatte yatsın, istediği saatte kalksın, bizi bi’ bırak anne” diye posta koyan sosyal medya ünlüsü çocuk var ya, o çocuk değil tabii – onun annesi gelir aklıma. Sokaktan yüz kişiyi çevirip “Biz kimiz” diye de sorsak, yüz farklı yanıt alırız. Ve çoğu çok komik olur. Komiğiz biz çünkü. Bu toplumsal deneye bile meydan okuyarak çıkarız işin içinden.

Ama elbette birtakım şahane bilim insanları bunun da yolunu düşünmüşler. Kimseye “Siz kimsiniz” diye sormuyorlarmış. Toplumsal hatırlamayı sağlamak için “nasıl bir yerde büyüdün, küçüklüğünden neler hatırlıyorsun” gibi romantik sorular soruyorlarmış. Ve bir bakıyorlar, aynı coğrafyada büyüyen insanlar hep çok güzel bir ülke, tatlı hatıralar anlatıyor. Biz büyüdük, kirlendi dünya. Herkesin yanıtı bu kalıba çıkıyor, ne üzücü. Birlikte büyüdük ama birlikte unuttuk. Aynı olayları farklı hatırlıyor, hatta çoğunlukla hatırlamadığımız için neyi bildiğimizi bilmiyoruz. Yaş kaç olursa olsun, hafıza bir kere “yönlendirildi” mi, ip orada kopuyor.

Kısa, orta veya uzun vadede savaşın yaşanmadığı bir dünya fikri gerçekçi mi sizce? Bence değil. Savaşın neye benzediğini unutmak da insanlığın en büyük ayıbı çünkü. Bugün uzakta bir yerde insanlar ölüyor, biz burada ağır bir çaresizlik yaşıyoruz. Ve yarın unutacağız.

Geçmişin yüklerinden kurtulmak elbette çok güzel şey. Ama yükten kurtulmak, hâlâ sırtımızdayken yokmuş gibi davranmak değil. Umut etmek için, inanmak için, birbirimizi sevmek için hatırlamamız lazım. Adalet Ağaoğlu Dar Zamanlar adlı üçlemesinin son romanı ‘Hayır’da, unutmaya delilik diyor. Tarihi yeniden gözden geçirip, unutmamak için direnmeye de “yeni insanın doğuşu!” Kaçımız yeniden doğabilir?.. Olamaz mı? Olabilir…

Unutmak kelimesinin kökenini araştırırken çok ilginç bir şey öğrendim. ‘Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” meşhur özdeyişi, “insan unutur/hafızamızın eksikliği; unutkanlığıdır” manasına gelir diye bilirdim. Oysa burada geçen nisyanın Arapçadaki tek karşılığı unutmak değilmiş, terk etmek anlamına da geliyormuş. Kelimeler sihirli değil de nedir?

Unuttuğumuz, terk ettiğimiz değil midir zaten? Peki, uyanık olmak mı güzel, uyanıkken uyuyormuş gibi yapmak mı?

Şükran Pakkan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu