Mavi Dağlar

MAVİ DAĞLAR

Sydney, kara ile suyun öpüşüp koklaştığı,yeşillikler arasında güzel bir kent.
Ama bana sorarsanız asıl güzelliği;denizden denize,bir uçtan öbür uca mavi dağlar ile çepeçevre sarılması…

Sydney’den kuş uçuşu 50 km.uzaklıktaki batı semti Penrith’den,küçük kasabaları geçe geçe mavi dağlara tırmanmaya başlıyorsunuz…

Niye Mavi Dağlar?

Yeşil bir orman denizinin üzeri,havanın durumuna göre değişen tonlarda,mavimsi bir pus ile örtülüdür.
Çünkü,ağırlıklı olarak okaliptüs ağaçları ile kaplı Mavi Dağlar’da okaliptüs ağaçlarından çıkan yağlar, hava ile karışıp buharlaşınca mavimsi bir renge bürünerek tüm dağların üzerini kapladığından kendinizi masmavi göğün altında,
mavimsi bir pusun içindeki yeşil denizde buluveriyorsunuz…

Mavi Dağlar elli milyon yıl önce oluşmuş,Avustralya’nın en büyük dev kanyonu…Unesco Dünya Miras Alanı…Dünyanın en çok turist çeken bölgelerinden…

Dağa tırmanırken bu geçit vermez dağın nasıl aşıldığını düşündüm.

Avustralya’nın,Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarı Patrick White’ın ‘Çöl’ romanını; romanın kahramanı Voss’un Avustralya’nın,yalnız dağları değil çölleriyle de vahşi doğasının içine yaptığı
keşif yolculuğunu anımsadım.
Yaşadığı zorlukları ve insanüstü mücadelesini…

Aşılmaz sanılan Mavi Dağlar’ı aşmak için de,1813 yılında üç arkadaş,Blaxland,Wentworth ve Lawson;dört köle,dört at ve beş köpekle bu zorlu keşif yolculuğuna çıkarlar…
Bugün,dağdaki kasabalardan üçü onların isimlerini taşıyor…

Mavi Dağlar’ın en çok ziyaretçi çeken kasabası Katoomba‘daki otel odamız Üç Kızkardeş’e bakıyor.
Üç Kızkardeş, milyonlarca yılda rüzgar ve suyun aşındırmasıyla kanyonda oluşmuş,bizim peribacalarını anımsatan yan yana üç kaya parçası….

Kıtanın ve yörenin ana sahibi Aboriginlerin efsanesine göre;üç Aborigin kız kardeş,
komşu kabileden üç erkek kardeşe gönül verirler.Kabile yasası karşı kabileden gençlerle evlenmelerine izin vermeyince,gençler kızları zorla almak isterler;kızları koruma altına almak isteyen kabile şefi de kızları kayaya
çevirir ama efsanenin bir anlatımına göre çatışmada ölünce,diğer anlatımına göre kızları kayaya çevirdiği kutsal sopasını çatışma sırasında kaybedince kızlar eski hallerine çevrilemez ve yan yana üç taş olarak kalırlar…

Efsaneler efsaneleri çağrıştırıyor…

Başını öne eğmiş ağlayan bir kadını andıran Ağlayan Kaya,
eşim Nuran’ların Manisa’da dağın yamacındaki evlerinin hemen üzerindeydi…

Efsaneye göre,Kral Tantalus’un kızı Niobe’nin 6’sı kız,6’sı erkek 12 çocuğu varken,çocukluk arkadaşı Tanrıça Leto’nun ise yalnızca iki çocuğu vardır:Artemis ve Apollon…

Niobe,bereketli bir anne olarak öğünür ve kendini Leto’dan üstün görerek,
“Leto annelik konusunda benimle aşık atamaz..”diye böbürlenir..
Buna kızan Tanrıça Leto,çocukları Apollon ve Artemis’den öcünün alınmasını ister.
Güneş tanrısı Apollon,
Niobe’nin 6 erkek çocuğunu gün ışığında okla vurup öldürür.
Acı haberi duyan 6 kız kardeş,kardeşlerinin öldürüldüğü dağa koşarlar ama akşam olmuş ay doğmuştur.Ay tanrıçası Artemis’de ay ışığında görünmez oklarıyla kızkardeşleri öldürür.
Niobe,ölen evlatlarının başında günlerce gözyaşı döker,çırpınır…
Onun çektiği acıyı gören Tanrı Zeus,ızdırabını dindirmek için Niobe’yi bir kayaya dönüştürür….

İlginçtir,kayanın üzerinden aşağıya süzülen su sızıntıları,
sanki o gündür bu gündür ağlayan Niobe’nin akan gözyaşlarıdır…

Asırlar içinde kulaktan kulağa aktarılan efsanelerin gücüne bakar mısınız;Sydney’in Üç Kızkardeş’inden Manisa’nın Ağlayan Kaya’sına götürüverdi bizi..

Hemen önümüzdeki parkta bir heykel topluluğu var…
Mavi Dağlar’a açılan yolun yapımını simgeliyor:
Zincirli iki mahkumu çalıştırırken elinde tüfeğiyle kahve içen bir İngiliz askeri ve arkada da iki Aborigin figür…

Dağlar aşılıyor,yollar açılıyor…
Çekilen ise acılar ve çileler…

Ve bugün bu toprakların gerçek sahipleri Aboriginlere, kendileri ile ilgili konularda görüşleri alınmak için, Avustralya Parlamentosunda yaptırımı olmayan,sadece bir danışman olarak görev yapacak bir kurulun bile çok görülmesi…

Bu düşüncelerle Mavi Dağlar’da ağaç denizinin derinliklerine dalıyoruz…

Rüzgarın uğultusu…
Ağaçların hışırtısı…
Suların çağıltısı…
Kırmızının,yeşilin,mavinin tüm tonlarıyla üzerimizde uçuşan rengarenk kuşların cıvıltısı…

Nuran’ın kulağına Nazım Hikmet’imizin güzel romanının ismini fısıldıyorum:

“Yaşamak güzel şey be kardeşim…”

Muammer Toprakcı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu