Kim sevmez ki onu?

 

1 Şubat Barış Manço’nun ölüm günü.. Canım, demiş ki, “Beni ilerde ölüm yıl dönümümde değil, doğum günümle anın.” Ne güzel bir dilek.. Her yıl onu hem doğum gününde hem ölüm gününde anıyoruz.

Kim sevmez ki onu?

Hemen çocukluğuma dair onunla ilk anım ne zaman diye düşündüm.. Bir anda kendimi Ataç Sokak’taki evimizde, üstümde annemin diktiği mavi şile bezinden elbiseyle ve elbisenin eteklerini uçurarak dans ederken görüverdim. Phillips marka pikapta, “Nick the Chopper” çalıyordu , 45’lik.. Plâğın üstündeki kâğıdı da turuncuydu , hâlâ gözümün önündedir.

Bir de şeyi severdim, “ İşte Hendek, İşte Deve..” “Kuyu başına vardııım, Zeynebim bekler diyeee, nasıl haberin almışsa, dayı emmi hep ordaaaa….” Hayâlimde o şarkıdaki Zeynep olurdum, nazlana kırıta dört dönerdim salonun içinde.

Alt kat komşumuz, Gündoğdu Teyzeciğim kim bilir ne düşünürdü, aynı şarkılar defalarca yeniden, yeniden çalıp, ben güm güm dans ettikçe.. Genelde pikap faslına başlamadan aşağı inip, ona bir Barbara Cartland vermiş olurdum. “Ben biraz plâk çalacağım da Gündoğdu Teyzecim, hani sen de o arada belki kitap okumak istersin diye.. Bak bu yeni çıkmış..” 🙂

Babaannem bizde kaldığı zamanlarda Dağlar Dağlar’ı çal derdi bana.. “Dağlar dağlaaaar.. Kurban olam, yol ver geçem, sevdiğimi son bir olsun yakından görem” dedikçe, o boncuk boncuk yaşlar döker, ben de plâğı adeta czzt diye çizerek bir telaşla durdururdum şarkıyı.. Hiç dayanamazdım onu ağlar görmeye.. Kimi hatırladın filan diye de soramazdım. Sanki Pandora’nın kutusunu açmak gibi, ya daha da çok üzülürse diye.. Kıyamazdım pamuk nineme hiç..

O göçüp gideli uzuuun yıllar oldu, şimdi ben o parçayı duydukça, daha “Ellerimle büyüttüğüm, solar iken dirilttiğim..” kısmında boğazım düğüm düğüm olur, gözümün önüne o başına taç gibi doladığı bembeyaz upuzun, pamuk rengi örgülü saçları, elinde kumaştan mendili, gözünün yaşını silen babaanneciğim gelir, gözlerim nemleniverir.

Yıllar geçti, “Senin bana gönlün var gibi gibi ” diye dansettik, “Kol düğmeleri” ile aşk acıları çektik, karlı kış günlerinde Ankara sokaklarında, “Hava ayaz mı ayaz, Ellerim ceplerimde, Bir şarkı tutturmuşum, Duyuyorsun Değil mi?” diye bağıra çağıra dolaştık..

Pazar günleri ‘Adam Olacak Çocuk’ izledik. Ertesi sabah o miniklerin hâlini, Barış Manço’nun o sabırlı, şefkatli, o tatlı davranışlarını konuştuk.

Düşünüyorum da, nasıl güzel bir bilgeliktir, sadece 10 puan olması. Bütün çocukları şampiyon ilân etmek..

O bir sanatçıydı, ona neydi halbûki değil mi? Hem çocukları çıkart şarkılar söylet, hem de ıspanak yemelerini öğütle. 🙂

Japonya’da konser verip, o koskoca salonu , konserin yapıldığı üniversitenin rektörü dahil ayağa kaldırıp coşkuyla “Kara Sevda” yı söyletişi..!

Vay be..! Müthiş olaydı yani..!

Sanki millî takımımız şampiyon olmuşçasına bir mutluluktu bizim için.. Hem de şahane örnekti .. Barış Manço ne yapıp edip birkaç vurucu cümle öğrenmiş, onlarla Japonca konuşuyor, Rektör’le kucaklaşıyor, o ciddi , o sakin Japonlar, bir Türk’ün Türkçe şarkısıyla eğlenerek, mutlulukla, deliler gibi dansediyordu. ! Nasıl bir karizma, nasıl bir özgüven.. Sadece müzisyen değildi, aslanlar gibi ülkesini tanıtıyordu.

Düşünüyorum da, o dönemin Türkiye’sinde nasıl da sıra dışı bir adamdı. Upuzun saçları, değişik giyimi, on parmağında onlarca koskoca yüzükleri ile.. Ankara deyimiyle “elden ayrıksı” ! Oysa kendini aynen öyle kabûl ettirmişti, her kesimden, her yaştan insan sevgiyle kucak açmıştı ona.. Herkesin Barış’ıydı o.

Çağdaş bir ozandı bence. Şarkılarının sözlerine bir bakın. Dikkat edin, hiçbir şarkısı diğerine benzemez. Konusu, sözü, melodisi, hepsinin apayrı güzelliktedir. Nasıl oluyorsa taa içinden akıp gidiveriyordu su gibi..

Eğer bir eleştiri yapacaksa bile öyle naif, öyle esprili yaklaşırdı ki, dokundurduğu kesim bile dayanamaz gülerdi.

“A de bakiiim..Şimdi bi de Y.. I de bakiiim… Oku bakiiim…. “

Bizim sokakta çok kaba saba bir adam vardı, hadi mesleğini filan söylemeyim şimdi, ama cidden adıyla müsemma bu şarkının konusu…Onu günün birinde bu şarkıyı mırıldanırken görüp aylarca gülmüştük..🙂

Yıllar geçti, anneannemle dedemi kaybedince “Sakız Hanım ile Mahur Bey” dokunur oldu yüreğime.. Dudaklarım titremeden dinleyemez oldum.

Sonra oğluna bir şarkı yazdı “Güle Güle oğlum” diye, daha o zamanlar evli değildim, çocuğum filan da yoktu, yine de gözlerim nemlenir, burnumun direği sızlardı duyunca.. .. Hele bir “Mutluluklar sana, benim aslan oğlum” deyişi vardır ki…

Bir semtle adını kaynaştıran adamdı o. Kültürlü, derin, duygusal, iyi yürekli, vatansever, mütevazı..O farklı dış görünüşüne rağmen hep içimizden bir parça gibi hissettiğimiz.. Bizi bize anlatan..

Annesi Rikkat Hanım, Türkiye’de “Barış” kelimesini ilk defa çocuğuna isim olarak veren kişiymiş. Bu ülkenin “ilk” Barış’ı o’ymuş yani..

Barışa bu denli hasret kaldığımız şu günlerde, “Halat gibi bileğiyle, yayla gibi yüreğiyle” adını onun kadar hak ederek yaşayacak nicelerine ihtiyacımız var.

‘Tuz ekmek hakkı bilene

Sofra kurmasan da olur

Ilık bir tas çorba yeter

Rızkım buymuş der içerim

Kadir kıymet anlayana

Sandık açmasan da olur

Kırk yamalı hırka yeter

İdris biçmiş der giyerim

Bir çorbayla karnım doydu

Hırka bana yorgan oldu

Bir de kalem tutmayı öğret

Kırk yıl sana hizmet ederim

Bana bir harf öğret yeter

Kırk yıl sana hizmet ederim

BARIŞ`ım uzaktan geldim

Dört kapı önünde durdum

Dört kapıdan geçemezsem

Geldiğim gibi giderim…’

Geçtiğin kapılar seni ışıklara taşısın Barış Ağabey..Sana bu ülkede ölüm yok.

Yeter ki “adın” da yaşasın.

Bige Güven Kızılay

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu