İmbikten hayal süzerek geçen bir ömrün hikâyesi

Bazı insanlar yaşadıkları döneme dokundukları her şeyle güzellik katar. Ahmet Mehmet Farukî de işte böyle biriydi. Bugün raflarda gördüğümüz sayısız yerli kozmetik ürününün ardında, sessiz ama etkisi büyük bir öncü durur: Türkiye’nin ilk yerli parfümcüsü.

Farukî ailesinin evi, Feriköy’den Kurtuluş’a dönerken Frenk Mezarlığı’nın tam karşısında yer alıyordu. Kapıdan içeri girenleri önce bir koku karşılar; bergamotla amber, gülle misk birbirine karışırdı. Bu ev bir konaktan çok, kokuların kendi diliyle konuştuğu küçük bir laboratuvar gibiydi.

Evde Fransızca, neredeyse resmi dildi. Çocukların kulaklarına daha küçük yaşta Almanca, Fransızca, şiirler, hikâyeler ve müzikler dolardı. Farukî’ye göre insanın zihnini de ruhunu da dönüştüren iki şey vardı: kültür ve koku.

Gençliğinde ateşli bir Jön Türk olan Farukî, siyasetin yıpratıcı yüzüyle tanışınca aradığı huzuru kendi sessiz evreninde buldu: “Rayiha laboratuvarı.”

İmbiklerin başına geçip damla damla hayal süzmeye başladı. Döneminde ona “Yağlıkçı Ahmed Farukî” deseler de yaptığı iş, basit bir esans üretiminin çok ötesindeydi: bir sanat icra ediyordu.

Mesleği gereği Paris’le yakın temas hâlindeydi. Parfüm dünyasının kalbi Fransa’da atıyordu ama Farukî, bu ritmi İstanbul’da yeniden duyurmayı başardı.

Kendi formülleriyle hazırladığı kremler, pudralar, allıklar ve kolonyalar dönemin hanımları arasında öyle beğenildi ki, birçok yabancı markayı arka plana itti.

Her ürününde zarafet vardı; şişeleri, etiketleri, renkleri… Hepsi bizzat onun hassas zevkinin yansımasıydı.

Dönemin gazetelerinde şöyle ilanlar görülürdü:

“Evet şekerim, onun Farukî kozmetikleri sayesinde şaşırtıcı bir cilde sahip olduğunu kabul etmelisin.”

Bu cümle bile onun, yalnızca koku değil, bir yaşam tarzı sunduğunu gösterir.

Sosyete dergileri onu bir dönem “Türkiye’nin en güzel erkeği” seçmişti. Sivri uçlu bıyıkları, özenli kıyafetleri, zarif duruşu… Görünüşüne verdiği önem bile sanatla kurduğu ilişkinin ipuçlarını taşıyordu. Kokulara ne kadar meraklıysa dile, müziğe, edebiyata da o kadar tutkuyla bağlıydı.

Farukî’nin dört çocuğu vardı ve her biri farklı bir hikâye yazdı:

Nermin Farukî – Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı olarak sanat tarihine adını yazdırdı.

Zekiye Farukî – Refii Bayar’ın eşi, Celal Bayar’ın geliniydi.

Kemal Farukî – Galatasaray formasıyla milli takımda top koşturan bir futbolcuydu.

Nihat Farukî – Ailenin en büyük oğlu; yaşamı diğerlerine göre daha kısa sürdü.

Farukî konağı, her köşesinden sanat, müzik, yabancı diller ve hoş kokular taşan; içinden yaratıcı zihinlerin geçtiği özel bir evdi.

Bizde kokunun tarihi, onunla başlar. Bugün yerli kozmetik sanayisi ne kadar genişse, o yolun ilk taşlarını döşeyen kişi Ahmet Farukî’dir.

O sadece koku üretmedi; Türkiye’de parfümeriyi bir meslek, bir zevk, bir incelik olarak tanımladı.

Her şişeye hayal, kültür ve zarafet koydu.

Geriye yalnızca baş döndürücü kokular değil, güzel bir miras bıraktı.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu