Heykele fısıldayan kadın

İzmir’de sanatın çok sesli coğrafyasında üretmeye, eğitmeye ve sahneye hikayeler taşımaya devam eden ünlü oyuncu Buse Sevindik, yeni sezonda tiyatroseverleri güçlü bir kadın öyküsüyle buluşturmaya hazırlanıyor. Tiyatro sahnesinde “Cani” ve “Amy Hustoy” karakterlerinde sergilediği derinlikli performanslarla, sinemada ise “10. Köy: Teyatora”, “Cin Bebek” ve “Tulpa” gibi korku türündeki yapımlarda psikolojik yoğunluğu yüksek başrolleriyle adından söz ettiren sanatçı, bu kez sahnede sanat tarihinin sıra dışı bir figürünü canlandırıyor.

Her rolünde karmaşık duyguları ustalıkla sahneye yansıtan sanatçı, yeni oyunu “Heykele Fısıldayan Kadın” ile Fransız heykeltıraş Camille Claudel’in çalkantılı hayatına ve iç dünyasına güçlü bir performansla hayat verecek. Sanat otoriteleri tarafından Türk korku sinemasının yükselen yıldızı olarak gösterilen Sevindik, Claudel’in büyük aşkı ve 19. yüzyıl modern heykelin öncülerinden Auguste Rodin’in gölgesinde görünür olmaya çalıştığı yaşamına sahnede canlandırarak izleyiciye çarpıcı bir yorum sunacak. Boyoz Akademi Tiyatro’nun yeni prodüksiyonu, Camille Claudel’in toplumsal sınırları aşan sanat tutkusu, trajedisi ve dehasını güçlü bir anlatıyla sunarak, izleyiciyi sanatçının trajik ama çarpıcı dünyasına derin bir yolculuğa çıkaracak.

Beyazperdede ve sahnede hayat verdiği güçlü kadın karakterleriyle tanınan, 14 yıldır Boyoz Akademi Sanat Merkez’inde oyunculuk eğitimi veren ve aynı zamanda yöneticilik görevini sürdüren İzmirli oyuncu ve eğitmen Buse Sevindik ile oyunun hazırlık süreci, karakterin psikolojik derinliği ve Sevindik’in oyunculuk yolculuğu üzerinden sahnede izleyiciye aktarılacak duygusal yoğunluğunu konuştuk.

 “Cani” ve “Amy Hustoy”un ardından şimdi de “Heykele Fısıldayan Kadın” ile kadın temalı güçlü hikayeleri sahneye taşımayı sürdürüyorsunuz. Boyoz Akademi repertuvarında bu temaya özel bir önem vermenizin nedeni nedir?

 Repertuvarımızı oluştururken, kadınların toplumsal ve bireysel anlamda yaşadıkları sorunlara eğilen eserleri özellikle tercih ediyoruz. Çünkü kadın hikayelerini sahneye taşımak bizim için yalnızca sanatsal bir seçim değil, aynı zamanda bir sorumluluk. Kadınların sesi çoğu zaman kısılıyor ya da görünmez kılınıyor; biz de tiyatronun dönüştürücü gücüyle bu sesi duyurmayı önemsiyoruz. Seyircilerimizden önceki oyunlarımız için çok pozitif dönüşler aldık. Erkek izleyicilerden de empati kurabildiklerini ifade eden güzel yorumlar geliyor. Çünkü biz meseleleri kadın bakış açısından işlerken, aynı zamanda evrensel bir dil kullanmaya özen gösteriyoruz. Böylece hem kadınların yaşadığı gerçekleri görünür kılıyor hem de izleyicilerimizi ortak bir duyguda buluşturuyoruz.

Yeni oyununuz “Heykele Fısıldayan Kadın” ile heykel sanatının tutkulu ve fırtınalı yaşamına sahip Camille Claudel’i sahneye taşıyorsunuz. Bu oyunun öyküsünü ve Claudel’in hayatından kesitleri bizlerle paylaşır mısınız?

Dünyaca ünlü heykeltıraş Camille Claudel’in hayatını sahneye taşıyan Heykele Fısıldayan Kadın, biyografi temelli bir oyun olmakla birlikte dram ve aşk unsurlarını öne çıkarıyor. Claudel’in sanat ve aşkla örülü fırtınalı yaşamını sahneye taşıyan oyun, gerçek hayatından esinlense de bir belgesel değil, sahne diliyle kurgu bir anlatım sunuyor. Metnin yazarlığını Bülent Aydoslu üstlendi. Biz de tüm ekip olarak, “Camille’in sesini” metnin satır aralarından seyirciye ulaştırmayı amaçlıyoruz. Claudel, yaşadığı döneme göre son derece sıra dışı ve tutkulu bir kadın. Ellerinde çamur, kalbinde devrim vardı; aşkı ve ihaneti taşa fısıldayan bir sanatçıydı. Yeteneği ve cesaretiyle çağının en büyük isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Biz, oyunda onun sanata olan tutkusunu izleyiciye sıkmadan aktarırken, çalkantılı aşk hayatını ve dram dolu yaşam öyküsünü de sahneye taşımaya çalışıyoruz.

Bu role sizi çeken şey neydi? Claudel’in trajedisi mi, yoksa onun sanatçı kimliği mi? Oyunu sahneye taşıma kararınız nasıl şekillendi?

Camille Claudel, tek bir tanımın ötesinde bir karakter. Onu özel kılan, zamanının çok ötesinde bir sanatçı olması; yaratıcılığı, zekası ve yeteneği. Sanatı ve aşkı için dimdik duruşu, Rodin’e olan tutkusu, fedakarlığı, hüznü ve tutkusuyla sıra dışılığını bir arada taşıması. Ne yazık ki, hayatının son 30 yılını akıl hastanesinde geçirdi. Tüm hayatı tamamen trajedi temalı büyük bir puzzle. Ben Camille’i, onu Camille yapan tüm yönleriyle sevdim. Seyircilerin de bu ateşli kadının hayatına tanık olmasını istedik ve bu nedenle oyunu sahneye taşımaya karar verdik.

Claudel, hem kadın hem de sanatçı kimliğiyle yaşadığı dönemde büyük sınavlardan geçmiş bir figür. Bu psikolojik derinliği yüksek role hazırlanırken sizi en çok zorlayan ya da sarsan neydi? Onun iç dünyasına nasıl yaklaştınız?

Gerçek bir kişinin yaşam hikayesini sahneye aktaracağımız zaman, bu projenin araştırma ve hazırlık süreci ekip olarak oldukça uzun sürüyor. Camille’i tanımak için onunla ilgili kaleme alınmış yabancı ve yerli yazılar, belgeseller, videolar, haberler, filmler, fotoğraflar, eserleri ve akıl hastanesinde yazdığı mektuplar üzerinde çalıştım. Karakteri ne kadar iyi tanırsam, iç aksiyon olarak o kadar besleniyor ve duygularını seyirciye doğru yansıtabiliyorum. Camille ile her yeni bilgi öğrendiğimde omuzlarıma bir tuğla daha konduğunu hissettim ve şuan omuzlarım onun yaşamının ağırlığından kambur olmuş durumda. Duygusu çok ağır, gerçekten zorlayıcı bir rol.

Camille’i sahneye taşırken yalnızca bir karakteri mi, yoksa daha büyük bir çağrıyı mı iletiyorsunuz? Bu oyunun sahne üstünden izleyiciye geçmesini hayal ettiğiniz duygular neler?

 Camille’in hayatının neredeyse her anı, çıkarımda bulunmak isteyenler için çok güçlü doneler barındırıyor. Bu bakımdan hayatı ve doğal olarak oyunumuz her anlamda oldukça zengin. Seyircinin oyuna kendi penceresinden bakacağına ve farklı anlamlar çıkaracağına inanıyorum. Herkes mutlaka heybesine bir şeyler ekleyerek salondan ayrılacak..

CANİ VE AMY HUSTOY BU SEZON DA DEVAM

İki sezondur Cani (Aileen Wuornos) ve geçtiğimiz sezon yolculuğuna başlayan Amy Hustoy adlı tiyatro oyunlarında başrol oynuyorsunuz. Kısaca bu oyunlardan da bahseder misiniz?

Cani, Amerika’nın ilk kadın seri katili Aileen Wuornos’un ‘cani’lik yolculuğuna şahit olduğunuz muhteşem bir oyun. Wuornos, tarihin gelmiş geçmiş en tehlikeli kadınlarından biri olarak görülse de, onun hikayesini ilginç kılan, “cani” kişiliğinin ardındaki yaşamı. Seri katiller arasında yaptıkları nedeniyle belki de ‘en az’ nefret edilen isimlerden biri. Hatta birçok kişi tarafından sempati duyulan ve bazı psikoanalistler tarafındansa cinayetlerini zevk için işlemediği gerekçesiyle seri katil olarak bile kabul edilmeyip farklı bir perspektifle değerlendiriliyor. Bu nefes kesen hikaye, tiyatro sahnesine ilk kez taşındı ve 2025-2026 sanat sezonunda 3. yılı ile seyircilerle buluşmaya devam ediyor. 2023 yılında The Guide Magazin Dergisi’nin düzenlediği Vizyon Ödülleri Gecesi’nde “Cani” oyunumuz, İzmir Tiyatro Sezonu En İyi Oyun Ödülü’nü aldı. Bu ödül, bizim için büyük bir gurur ve emeklerimizin karşılığı oldu.

 Peki, Amy Hustoy?

 Amy Hustoy, çocukluk ve gençlik travmaları sonucu çoklu kişilik bozukluğu yaşayan genç bir kadının hikayesini anlatıyor. Oyun boyunca tek bir bedende sürekli dönüşen 15 yaşındaki Danimarkalı Müslüman İzabel, 33 yaşındaki İngiliz genel ev kadını Elizabeth, 7 yaşındaki Julie ve 15 yaşında kendini erkek sanan William karakterlerine tanıklık ediyoruz. Hikaye, tatlı, acı ve ekşi bir hayat yolculuğu sunuyor ve sürpriz bir finalle sona eriyor. Bu oyun da 2025-2026 sezonunda 2. yılı ile seyircilerle buluşuyor.

KORKU SİNEMASI’NDA DERİNLEŞEN BİR OYUNCULUK KARİYERİ

Sinemada da iddialı rolleriniz oldu. 2014’te sinema dünyasına 10. Köy Teyatora ile adım attıktan sonra özellikle korku türünde birçok yapımda başrol üstlendiniz. Bugüne kadar yer aldığınız sinema projelerinden ve bu türde sizi çeken unsurlardan bahsedebilir misiniz?

Sinemaya başlamadan önce ulusal kanallarda bölüm oyunculuğu ile tecrübe kazandım, ardından yurtiçi ve yurtdışında vizyona giren uzun metraj filmlerle serüvenimi sürdürdüm. Başlıca projelerim arasında 10. Köy “Teyatora”, Bambaşka, Gece Gelen “Cin Bebek”, Karantina XII, Cin Bebek 2, Vesvese “Cin Fısıltısı”, Şerr-i Cin, Cin Bebek 3 ve Tulpa gibi filmler yer alıyor. Gittikçe büyüyen bir kitleye sahip, olay örgüsü devam eden bir seri film olan “Cin Bebek 3” 4 Temmuz’da vizyona girdi. Şu anda seyirciyle buluşmak için gün sayan iki yeni filmim de bulunuyor. Kısa filmler alanında da Domino ve Veda gibi uluslararası festivallerde gösterilen projelerde yer aldım. Benim için projeyi çekici kılan sadece türü değil; karakteri, hikayesi, derdi ve iletmek istediği mesaj oluyor.

Sinemada kamera karşısında olmak ile tiyatroda sahnede olmak arasında sizin için nasıl farklar var?

Hem oyunculuk teknikleri hem yaratım süreci hem de oyuncuda bıraktığı tatmin açısından oldukça farklı alanlar. Oyunculuk yolculuğuna beyazperdeyle başlayan biri olarak şunu söyleyebilirim: Sinemada çok geniş kitlelere ulaşıyorsunuz ve onların geri dönüşleri farklı oluyor. Tiyatroda ise alın teriniz kurumadan geri bildirim alıyorsunuz. Her oyuncunun bu iki alanda da mutlaka deneyim yaşaması gerektiğine inanıyorum. Fakat tiyatro tam anlamıyla bir er meydanı.

Son olarak Camille Claudel’le ilk kez tanışacak izleyiciye ne söylemek istersiniz? Oyun sonrası onların kalbinde hangi duygu kalsın isterdiniz?

Seyirciyi Camille’in zaman tüneline alacağız ve hayatının farklı zamanlarında dolaştıracağız. Kimi zaman hayat dolu genç bir sanatçı olduğu dönemlere, kim zaman akıl hastanesindeki yaşlılık yıllarına, kimi zaman aşk ve ihtiras dolu olgunluk dönemlerine götüreceğiz. Oyun bitip de, zaman tünelinden çıktıktan sonra seyircide iz bırakan yerleri, kalplerinin hissedip ağızlarından dökülecek sözleri duymayı sabırsızlıkla bekliyorum. Ve son olarak sanata ve sanatçıya verdiğiniz değerli emekleriniz için sonsuz teşekkür ediyorum.

Screenshot

Fulya Omaç

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu