Günebakan

 

Sophia Loren ve Marcello Mastroianni’nin oynadıkları 1970’de çekilmiş,İtalya-Fransa-Sovyetler Birliği ortak yapımı,ünlü yönetmen Vittorio De Sica’nın son filmi…

51 yıl önce 1973’de seyrettiğimde çok etkilenmiştim.Harika müziğiyle birlikte en sevdiğim filmler arasına girivermişti.

Avustralya’nın çok kültürlülük kanalı SBS’de bir kez daha keyifle seyrettim.

Trakya ya da Karadeniz’e gidip uçsuz bucaksız ayçiçeği tarlalarını her gördüğümde bu filmi anımsarım…

Filmi ve beni neden çok etkilediğini paylaşmadan önce,sanırım sizin de aklınıza takılan sorudur:
Tüm ülkelerde adını güneşten alan bu bitkinin çiçeğine biz neden ‘ayçiçeği ‘ diyoruz?..

Dünyada,hepsi de güneş ile bağlantılı bu kadar çok ismi olan bir başka bitki var mıdır acaba?..

Güne aşık,güneş çiçeği,aydın çiçeği,şemşamer(güneş seven),güne tapan en sevdiklerimden…

Genel kanı, ‘ayçiçeği’ isminin ‘ay’ dan değil; çiçeği iri ve tabak gibi yuvarlak olduğu için, bir anlamı da ‘terazi kefesi’ olan ‘aya’ dan geldiği…

Her çiçeğin mitolojik öyküsü yok ama ayçiçeği’nin var:

Bildiğiniz gibi,sarı saçlı prenses Clytie güneş tanrısı Apollon’a aşıktır.
Kendisini farketmesi için dere tepe demeden sevdiği Apollon’un peşinde dolanır durur…
Ama Apollon’un gözü onda değil,kızkardeşi Leucothoe’dedir.
Aşkından sürekli güneşe (Apollon)bakan Clytie,
güneşin kavurucu sıcağına dayanamayıp ölür.
Çok üzülen Apollon’da Zeus’a giderek onu canlandırması için yalvarır.
Zeus’da Clytie’nin cansız vücudunu sarı bir çiçeğe,
günebakan’a dönüştürür.

O gündür bu gündür günebakan çiçeği güneşi (Apollon)takip eder ve böylece aşkını sonsuza dek yaşatır…

Filme gelince:
Aslında bir ‘kayıp aşk’filmi,
savaşın tamamlanmasına izin vermediği eksik kalan bir sevda öyküsü…

İkinci Dünya Savaşı yılları…Çiçeği burnunda yeni evli İtalyan askeri Antonio,Rus cephesine gönderilir.
En büyük general olan ‘Rusya Kışı’ onun da ülkesine geri dönmesine izin vermez.

Savaşın bitimiyle birlikte,geri dönen askerlere kocasının resmini göstererek ondan bir haber almaya çalışan Giovanna,kocasını tanıyan bir askerden en son nerede olduğunun bilgisini alır.
İçindeki bir hisle kocasının öldüğüne inanmamaktadır ve beklemek yerine eyleme geçerek aramak üzere Sovyetler Birliği’ne gider.

Film bu arayışın öyküsüdür…

Giovanna kocasını bulur.
Fakat…

Savaşta soğuktan yere yığılan ve donmak üzere olan kocası,civar köylerden bir Rus kızı tarafından kurtarılmıştır.
Geçici hafıza kaybına uğrayan Antonio,hayatını kurtaran kızla evlenmiş,bir kızları olmuş ve İtalya’ya dönmeyerek Sovyetler Birliği’nde kalmıştır…

Filmin bir bölümü İtalya’da,
neredeyse tamamı da Sovyetler Birliği’nde çekilmişti.
İzmir Fuarı’ndaki Sovyet pavyonunda gördüklerimden öte ilk kez sosyalist bir ülkedeki belgesel tadındaki günlük yaşama tanık oluyordum:

Moskova’da işe giden,
fabrikalara giren ve çıkan işçiler;sokaklardaki insanlar,
onların giyimleri,yüz ifadeleri;
Kızıl Meydan,alışveriş merkezi,Lenin’in mozolesi önünde uzayıp giden kuyruk;Lenin stadyumu,
Moskova metrosu;işçiler için yapılan mahalleler,köy ve köylüler…
Tüm bunları İtalya’daki görüntülerle karşılaştırıyor,iki sistemi değerlendiriyordum…

Ama beni asıl etkileyen,bu sevgi temasının içine yerleştirilen 2.Dünya Savaşı görüntüleriyle; savaşın,
savaşlarda yaşanan acıların,
kayıpların aktarılmasıydı…

Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri,Sovyet yetkililerin kocasının bulunmasına yardımcı olmak üzere görevlendirdikleri rehber ve Giavonna’nın,uçsuz bucaksız güne bakan tarlalarının içindeki savaş mezarlığındaki görüntüleriydi.

Rehber,Giovanna’ya savaşta ölenler için dikilmiş anıtın üzerine kazınmış,bir Sovyet şairinin dizelerini okur.
Şair uzak diyarlardan gelen gencecik insanların,
bilmedikleri bu topraklara gelip yaşamlarını vermelerinin nedenini sorgulamaktadır…

Bir Rus köylü kadını’nın Giovanna’ya söyledikleri çarpıcıdır:

“Burada,bu tarlaların içinde yatanları görüyor musun…
Burada yatanlar İtalyan askerler ve Rus köylüler…
Almanlar onlara az sonra ölecekleri kendi mezarlarını kazdırtmışlar…
Bak görüyor musun!..
Her günebakan çiçeği İtalyan,Rus,Alman askerlerinin cesetlerini örtüyor…
Yalnız onların mı?..
Rus köylülerinin,kadınlarının,
çocuklarının cesetlerini de…
Üzerlerini örten bu günebakan çiçekleri savaşın yıkım ve acısını unutturmayacaktır…”

En küçük torunum Roman
ne dedi biliyor musunuz?

“I wish the whole world was connected again…”
(Keşke tüm dünya,insanlık birleşse…”)
Annesi niçin bunu dediğini sorunca da altı yaşındaki çocuğun yanıtı belki de büyüklere bir dersti:

“So there wouldn’t be any wars in the world…”
(O zaman dünyada savaş olmaz…”)

Günebakan çiçekleri artık acıların üzerini örtmesin…
Doğumundan batımına güneşe dönerek salınıp dursunlar…

Savaşsız,sömürüsüz bir dünya özlemiyle…

Muammer Toprakcı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu