<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Emin Yeğinboy Yazısı &#8211; Sevmedya</title>
	<atom:link href="https://sevmedya.com/category/yazarlarimiz/emin-yeginboy/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://sevmedya.com</link>
	<description>Haber ve Magazin Portal</description>
	<lastBuildDate>Wed, 20 May 2026 21:54:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://sevmedya.com/wp-content/uploads/2022/08/cropped-sevmedya-logo-3-150x150.jpg</url>
	<title>Emin Yeğinboy Yazısı &#8211; Sevmedya</title>
	<link>https://sevmedya.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sinemanın iyileştirici gücü</title>
		<link>https://sevmedya.com/sinemanin-iyilestirici-gucu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sinemanin-iyilestirici-gucu</link>
					<comments>https://sevmedya.com/sinemanin-iyilestirici-gucu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2026 21:54:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emin yeğinboy]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=52872</guid>

					<description><![CDATA[Manevi Değer-Affeksonsverdi-2025 Yönetmen: Joachim Trier. Oyuncular: Renate Reinsve, Stellan Skarsgard, Inga Ibsdotter Lilleas, Elle Fanning. &#160; 2026 Oscar ödüllerinde En İyi Uluslararası Film Ödülü’ne uzanan Norveçli Joachim Trier derinlerde yatan içsel çatışmaları, kasvetsiz, seyircisini boğmadan anlatmayı başaran yaratıcı bir yönetmen. İskandinav kökenli olup da, Ingmar Bergman esintileri taşımayan bir sinema adamı olması mümkün değil. Trier, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Manevi Değer-Affeksonsverdi-2025</p>
<p>Yönetmen: Joachim Trier.</p>
<p>Oyuncular: Renate Reinsve, Stellan Skarsgard, Inga Ibsdotter Lilleas, Elle Fanning.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2026 Oscar ödüllerinde En İyi Uluslararası Film Ödülü’ne uzanan Norveçli Joachim Trier derinlerde yatan içsel çatışmaları, kasvetsiz, seyircisini boğmadan anlatmayı başaran yaratıcı bir yönetmen. İskandinav kökenli olup da, Ingmar Bergman esintileri taşımayan bir sinema adamı olması mümkün değil.</p>
<p>Trier, her ne kadar bu benzetmeye mesafeli dursa bile, bilinçaltı etkilerini itiraf ediyor. Hatta “Persona”’yı anımsatan bir dönüşüm sahnesi bu filmde bile karşımıza geliyor. Trier de Bergman gibi kişisel hikayeler anlatmayı seviyor. En büyük artısı onun kadar umutsuz olmamasında, seyircisine karamsarlık aşılamamasında saklı olmalı.&nbsp;</p>
<p>Yıllardır birlikte çalıştığı senarist/yönetmen Eskil Vogt ise bu kişisel hikayeleri, metaforik bağlamlarla anlatmayı başarıyor. Bu kez yıllardır aile bireylerine mesken olmuş bir ev karşımıza geliyor. Burası yaşanmışlıkların duvarlara sindiği, geçmişin seslerinin, sessiz mobilyalar arasında hapsolduğu, duygusal bir boşluk var. Aile bireylerinin kırılgan ilişkileri, bu evin duvarları arasında hapsolmuş yazılmış bir günlük gibi&#8230; Bir sobanın içi bile aile sırlarıyla dolu&#8230;</p>
<p>Film açılışını küçük bir çocuğun ev teması üzerine okulda yazdığı kompozisyon ödeviyle yapıyor. Evi duyuları olan bir nevi karaktere dönüştüren metinde; karnı hayatla dolu olduğunda daha mutlu olup olmadığını, penceresi çarpıldığında acı hissedip hissetmediğini sorgular. Seslere ihtiyacı olduğunu, babanın evden ayrılmasıyla biten kavga seslerinden hoşlanmadığını söylüyor. Arkasına kesintisiz eklenen bölümdeyse bir tiyatro oyuncusunun, sahneye çıkmadan önce yaşadığı kaygı nöbetini gösterir. Eser Çehov’un Martı eserinin modern bir yorumudur, söz konusu oyuncuysa baş karakter Nora Borg’dur (Renate Reinsve). Artık yetişkindir… Geçmiş, sanat ifade tarzı, hafıza, travma Trier’in hikayesinde iç içe mükemmel bir harman sunuyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p>Arkasından annenin cenaze gününe geçiyoruz, aniden ortaya çıkan baba figürü Gustav Borg (Stellan Skarsgard), iki kızıyla yıllardır kopuk ilişkisini umursamaz bir tavır içindedir.&nbsp; Anne psikiyatrist olarak yıllarca çalışmış çocuklarını yetiştirmiştir, yönetmen baba ise ayrılık sonrası kızlarını küçük yaşta terk etmiş bir daha da ilgilenmemiştir. Kızları Nora ve Agnes (Inga Ibsdotter Lilleas) önce şaşırırlar, kısa süre sonra şaşkınlık yerini hesaplaşma ve öfkeye terk eder. Bilhassa abla Nora çok tepkilidir.</p>
<p>Nora babanın hiçbir şey olmamış gibi tekrardan hayatlarına girmesini kabul edemez. Ünlü bir yönetmen olan baba, son 15 yılı boş geçmiş olsa da bir şeyler yazmıştır. Sinemaya dönüş için yazdığı senaryoda oyuncu kızı Nora’ya baş rolü vermek ister. Belli ki, karakterini onu düşünerek yazmıştır. Kızının kariyerini sinema ve dizi olarak uzaktan takip etmese de ilişki kurmamış, yakınlaşmamıştır. Tiyatrodan sıkıldığı için sahnede izlemeye gitmemiştir.</p>
<p>Nora babasının kendisinden yola çıkarak bir senaryo yazabileceği ayrıntısını düşünmediği gibi, senaryoyu okuma zahmetine bile katlanmaz. Kafasında babasıyla hesaplaşmaktan onu yargılamaktan başka bir düşünce yoktur. Neden aniden ortadan kaybolmuştur ve neden aniden ortaya çıkmıştır? Babanın tarafındaysa dönüş, bir yüzleşmeden çok yarım kalmış bir monoloğa benzer. Talepkâr, duygusal, mesafeli soğuk bir adamdır. Narsist yanı vardır, “beni affedin” şeklinde basma kalıp özür dileme sözcüklerini telafuz edemez. Diğer taraftan kızlarına “sizler benim hayatımın en güzel şeylerisiniz” derken, dürüst bir yanı olduğunu da düşündürür.</p>
<p>Yönetmen babanın sa</p>
<p>Gustav Deauville Festivali’nde filmleri için düzenlenen retrospektif bir gösteriye katılır ve burada gözyaşları içinde filmini seyreden Hollywood yıldızı Rachel Kemp (Elle Fanning)ile tanışır. Nora için düşündüğü rolü Rachel’e verir. Nora’ya benzemesi için saç rengini bile değiştirir.&nbsp; Gustav&#8217;ın oyunculuk beklentilerini tam olarak yerine getiremez. Bir şeyler yarım kalır, zira o hayatı yaşamamıştır, bir prova sırasında İngilizce olarak söylediği yürek burkan monologda elinden gelenin en iyisini yapsa da yetmez. Rachel karakterin yaşam deneyimlerinin çok uzağında kalmaktadır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p>Gustav’ın zamanla kırılganlığı ve geçmişteki travmaları ortaya çıkmaya başlar. Çekimlere başladıktan sonra da kızları ve torunuyla daha çok ilgilenir. Ülkedeki toplumsal gerçekler arasında travmatik bir geçmiş hala izlerini sürdürür. Bu da kuşaklar arası aktarılan Nazi geçmişidir, savaş travmaları erkekleri duyarsız bireylere dönüştürmüştür. Gustav’ın duygusal yetersizliği, babalığın kırılganlığıyla birleşiyor; iki kızının onunla yeniden bağ kurma çabası, izleyiciyi kuşaklar arası iletişimsizliğin evrenselliğiyle yüzleştiriyor.</p>
<p><strong>Yüzler sinematografiktir</strong></p>
<p>Trier’in kamerası sessizlikte kalmayı tercih ediyor, bu şekilde karakterlerini çözmekten çok anlamayı seçiyor. Yüzler sinematografinin kendisidir diyen Bergman’ı haklı çıkaran bir portre çalışması da sunuyor Trier.&nbsp;</p>
<p>Filmin sinema sanatıyla kurduğu bağ tam anlamıyla yüceltme anlamında. Sinemanın zamanı eğip bükmek gibi bir yeteneği olduğunu hatırlatıyor. Geçmişten gelen bir resim ayni kalsa da, biz değişiriz, farklı zaman birimlerini birbirine bağlayan arada kalan zamanı düşündüren bir anlatı biçimidir sinema diyor. O sessiz dönem düşündürücüdür, yaratıcıdır, güçlüdür. İşte bu bağ ortaya çıktığında birleştirici ve duygusaldır.</p>
<p>“Manevi Değer”’in büyük ölçüde takım halinde oyunculuk performansı ve senaryo yazarlığı başarısı olduğu muhakkak. Bu da filmin olağanüstü işçiliğinin hafife alınacağı anlamına gelmemeli. Kasper Tuxen&#8217;in akıcı sinematografisine ve Olivier Bugge Coutté&#8217;nin mükemmel kurgusuna övgüler yağdırmak gerekiyor. Trier, iki saatten fazla süren, oldukça diyalog ağırlıklı bir filme ivme kazandırmak için birlikte çok fazla çalışmış olmalı. Sade, dikkat çekmeden kendinden emin bir görsel dil kazandırmış.</p>
<p>Film bölümlere ayrılmış olarak ve her birkaç dakikada bir sert siyah ekran geçişleriyle ilerliyor; bu da ona, uzun metrajlı bir film biçiminde gelişen, zamanda geriye giden bir kurgunun yankısını veriyor.</p>
<p>Filmde oyunculukta mükemmel bir takım performansı var. Skarsgard, Reinsve ve Lilleas, baba, kız ve kız kardeş rollerini o kadar gerçekçi bir şekilde canlandırıyorlar ki, kelimeler anlatmaya yetmez. Bilhassa ikinci yarıda Agnes’in daha çok ortaya çıkmasıyla performansı güçleniyor.&nbsp;</p>
<p>Bu yılın açık ara en iyi filmlerinden birisi. Cannes’daki Jüri Ödülü sonrası Oscar kazanması asla sürpriz olmadı.</p>
<p><strong>Emin Yeğinboy</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/sinemanin-iyilestirici-gucu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaytan bıyıklı dahi</title>
		<link>https://sevmedya.com/kaytan-biyikli-dahi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kaytan-biyikli-dahi</link>
					<comments>https://sevmedya.com/kaytan-biyikli-dahi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Mar 2026 03:50:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emin yeğinboy]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=51242</guid>

					<description><![CDATA[Seksenli yılların başları&#8230; Vinyl plakların peşinde koştuğumuz bir dönemdi. Bizde basılanlar Vinyl gibi de değildi, taş gibi sert plaklardı. Kafaya vursan yaracak cinsten. Tam o dönemin ortasında elime geçmişti Prince/Parade albümü. Parayla satın alıp, almadığımı bile hatırlamıyorum. Muhtemelen bir arkadaştan cep etmiştim. Para vereceğim bir Led Zeppelin, Pink Floyd, Marvin Gaye, Stevie Wonder albümü değildi. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Seksenli yılların başları&#8230;</p>
<p>Vinyl plakların peşinde koştuğumuz bir dönemdi. Bizde basılanlar Vinyl gibi de değildi, taş gibi sert plaklardı. Kafaya vursan yaracak cinsten. Tam o dönemin ortasında elime geçmişti Prince/Parade albümü.</p>
<p>Parayla satın alıp, almadığımı bile hatırlamıyorum. Muhtemelen bir arkadaştan cep etmiştim. Para vereceğim bir Led Zeppelin, Pink Floyd, Marvin Gaye, Stevie Wonder albümü değildi. Kapaktaki resimde etkileyici bir karakter sunuyordu. Makyajlı, kaytan bıyıklı bir delikanlı ellerini bir dansın ritmi içinde hareket ettiriyor gibiydi. Çıplak bedeni üzerine dar kısa bir yelek giymişti. “Kiss” şarkısı müthişti. Zarif bir gitar riffle’yle açılan şarkıda insanı canlandıran bir ritm ve sürükleyen ince sesli bir vokal vardı<strong>. </strong>“Seninle sevişmek için /güzel, zengin, cool olmana gerek yok sadece öpücüklerine ihtiyacım var” diyen şarkı sözleri de farklı bir ruh durumunu yansıtıyordu.&nbsp;Rock’çıların sarışın fıstıklardan bahseden şarkıları yanında bayağı derin kalıyordu.&nbsp;</p>
<p>Albümün diğer şarkıları da soul, funk, rock karışımının mükemmel örnekleriydi. Parade, Sometimes It Snows in April, Girls and Boys… Prince’i iki yıl öncesi Purple Rain ile keşfetmiştik.&nbsp;O zamanlar o kadar efsane adamlar dinliyorduk ki, o şarkıdaki gitar solosunun güzelliğini uzun yıllar sonra fark ettim. Video’daki mor arka plan Prince’in sahne duruşuyla tüm zamanlara imza atacak bir video olacağı sinyallerini vermişti. Ayni addaki filmi sinemasal açıdan zayıf bir yapım olmasına karşın şarkının gazıyla 80 milyon hasılat yapmıştı.</p>
<p>Sonraki yıllarda rock dışında dinlediğim vazgeçmediğim bir isim oldu Prince. O’nun soul, rock, funk, caz harmanı kimsede yoktu. Jimi Hendrix, James Brown, Stevie Wonder, Miles Davis, Earth, Wind and Fire aynı şarkıda buluşuyordu adeta…Her tür aynı şarkının içinde rahatça yer değiştirir, geçişleri akıcıdır ekleme durmaz. Enstrümanların çoğunu kendisi çalar, aranjman ve prodüksiyonları da kendisi yapardı.</p>
<p>Vokallerde fısıltıdan çığlığa, falsetto’dan sert bağırışa geçerdi. Şarkılarında ani duruşlar ve beklenmedik geçişleri ustaca kurgulardı. 1984’de yaptığı When Doves Cry, duygusal bir çözülme kaydıdır, bas gitar yoktur şarkıda. Purple Rain (1984) gospel duygusu içinde ağlayan gitar soloları içerir, Sign ‘O’ the Times (1987) soğuk ve mesafeli bir anlatımla dünyaya bakar. I Wanna Be Your Lover (1979) gençlik enerjisi ve dans odaklı Groove melodisiyle unutulmaz şarkısıdır. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p>Erotik sahne şovları Prince’i edepsiz şarkıcılar arasına sokuyordu. Sahnede seyretmek kısmet olmadı, kayıtlardan izlediğim onca konseri arasında Apollonia Kotero, Vanity, Sheila E gibi seksi vokalistlerle yaptığı şovlar parlak ve heyecanlıydı. Müziğin görebileceği en üretken sanatçılardan birisiydi. Şovları parlak görsellik ve anti konformist bir ruh taşıyordu. Cinsiyet rollerini kasıtlı olarak bulanıklaştırır, erotik dili süslerdi. &nbsp;</p>
<p>O’nun bu üretkenliği bağlı olduğu plak şirketi Warner Bros’u rahatsız ediyordu. Bu kadar sık basılan albümlerin satışları düşürmesinden şikayet ediyor ve daha uzun aralıklarla üretmesini istiyordu. Prince şirketle yıllar süren bir savaşa girdi. Sık albüm çıkararak mukavele şartlarını doldurup bağımsız olmak istedi.&nbsp;İsmini bile değiştirdi Love Symbol yaptı, yanağına Slave-Köle yazdırdı. 2000’li yılların başında adına geri döndü.</p>
<p>Prince benim listemde tüm zamanların en önemli vokalist, gitarist, besteci müzisyenlerinden birisi olarak kalacak. Gökyüzüne çok transfer yaptık son zamanlarda Lou Reed, David Bowie, Prince … Bir albüm yapsalar kesin efsane olur.</p>
<p><strong>Emin Yeğinboy</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/kaytan-biyikli-dahi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüksek dağlar arasına hapsolmuş bir köy</title>
		<link>https://sevmedya.com/yuksek-daglar-arasina-hapsolmus-bir-koy/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yuksek-daglar-arasina-hapsolmus-bir-koy</link>
					<comments>https://sevmedya.com/yuksek-daglar-arasina-hapsolmus-bir-koy/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 21:18:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emin yeğinboy]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=50925</guid>

					<description><![CDATA[Vermiglio-(2024)-TOD Yönetmen: Maura Delpero. Oyuncular: Tommasa Ragno, Martina Scrinzi, Rachele Potrich, Guiseppe de Domenico, Patrick Gardner.&#160;&#160;&#160; “Vermiglio” Alp dağlarının kuşattığı bir köyde geleneklerin sessiz baskısını, zamanın adeta mühürlenmiş akışını Graziedei ailesi üzerinden anlatır. Zaman durmuş gibidir karla kaplı bu köyde. Her şey yavaş tempoda günlük rutininde akar gider, insanlar sessiz bir otoritenin parçasına dönüşmüşlerdir. Gelenek, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vermiglio-(2024)-TOD</p>
<p>Yönetmen: Maura Delpero.</p>
<p>Oyuncular: Tommasa Ragno, Martina Scrinzi, Rachele Potrich, Guiseppe de Domenico, Patrick Gardner.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p>“Vermiglio” Alp dağlarının kuşattığı bir köyde geleneklerin sessiz baskısını, zamanın adeta mühürlenmiş akışını Graziedei ailesi üzerinden anlatır. Zaman durmuş gibidir karla kaplı bu köyde. Her şey yavaş tempoda günlük rutininde akar gider, insanlar sessiz bir otoritenin parçasına dönüşmüşlerdir. Gelenek, ahlak, inanç her şeyin üstündedir ve kadın bedeni de bunların en büyük taşıyıcısıdır. Annedir, ahlakın temsilcisidir, gözetendir, gözleyendir. Erkeklerden destek görmez, sistemin içinde takdir edilmeyen bir dişli gibidir. Kışın uzun sürdüğü bu coğrafyada kar örtüsü sessiz bir iş birlikçi gibidir. Filme adını veren yer, Kuzey İtalya’da Alpler arasına sıkışmış bir küçük köy.&nbsp;</p>
<p>1944 yılıdır, savaştan kaçan Sicilyalı bir askerin Vermiglio köyüne sığınmasıyla bazı değerler sarsılır. İkinci Dünya Savaşı’nın son dönemleridir, Almanlardan kaçarak köye sığınan Sicilya kökenli asker Pietro ile köy öğretmeni Cesare’nin kızı Lucia arasındaki aşk köyün patriyarkal sistemini sarsar. Asker köyün çatlağından içeri sızmış davetsiz bir kimliktir. Yabancıdır, ne idüğü belirsizdir.&nbsp; Köyün yapısı böyle değişimlere alışkın değildir.&nbsp; Öncelikle savaştan kaçan bir askere korkak olarak bakılır. Ona sadece, köyden savaşa gitmiş ve cepheden yeni dönmüş Atillio yardımcı olur. Köyün sert erkek yapısını temsil etse de savaşı yaşamış Pietro’yu anlar, onunla ahırda kalır, yanında dolaşır, destek olur.</p>
<p>Bilgeliğin ve kültürün temsilcisi gözüken öğretmen Caesare Graziedei köyde dünyaya aydın bakan, klasik müzik dinleyip edebiyatla haşır neşir olan tek kişidir. Az parasını ailesinin boğazından keserek klasik müzik plaklarına yatıran buna karşın sürekli hamile bıraktığı karısının çektiklerini önemsemeyen ona hayatı boyunca bir dal çiçek almamış, çelişkili bir kimliktir. Köyün geri kafalı erkeklerine Pietro’nun korkak olmadığını, savaşı onun çıkarmadığını sadece cepheye zorla gönderilmiş bir genç olduğunu, ölümden kaçmanın doğal olduğunu anlatmaya çalışır.&nbsp; Asla buyurgan gözükmese de her sözü aslında bir emirdir. Okulda eğitim verdiği çocuklarının bile gelecekleri konusunda karar vericidir. Dik kafalı Dino’ya geçecek not vermez, Ada’nın liseye devam etmesini onaylamaz sadece Flavia’nın eğitiminin devamına karar verir.&nbsp;&nbsp; Lucia ile Pietro evliliğine onay vermesi toplumsal düzeni korumak adınadır. Lucia gözünde çok da değerli değildir.&nbsp;</p>
<p>DOĞANIN ORTASINDAKİ SESSİZ BASKI</p>
<p>Yönetmen Delpero ve görüntü yönetmeni Krichman arasındaki iş birliği anlam bütünlüğüne hizmet eden, mükemmel kadrajlar ortaya çıkarmış. Köyün uçsuz bucaksız, karlı doğası kaçışı imkansız bir alana dönüştürüyor. Karanlık ve ışık, her şeyi olabildiğince sade, günlük ritminde gösteriyor. Karakterlerini çok yakın planda ele almıyor kamera, geniş planlar içinde yalnız ve tek başına yakalıyor.</p>
<p>Rus görüntü yönetmeni Mikhail Krichman (Leviathan, Elena) ve Maura Delpero iş birliği kadrajları sessizliği ve bastırılmış duyguları yansıtan tablolara dönüştürüyor. Basit, süssüz ve günlük ritminde akan bir yaşamın içinden anları yansıtıyor.</p>
<p>Maura Delpero sinemasının öne çıkan özelliği acıyı estetize etmeden tanımlamasıdır. Bu bilhassa Lucia kimliğinde karşımıza geliyor. Ağlamadan, sızlanmadan, duyguları içe atma onun için güçlü bir anlatım aracıdır. Anneliğin Lucia’nın kendi tercihi olmadığı erkeklik ve köy baskısıyla ortaya çıkan bir durum olduğu apaçıktır. Bir önceki filmi “Materne-Anne”’de annelik kavramını tartışan Delpero, bir kez daha anneliğin bir öz olmadığını, kadının zorla iteklendiği bir alan olduğunu gösteriyor. Kadının kabullenmesiyle gerçek anneliğin ortaya çıkabileceğini söylüyor.</p>
<p>Oyunculuklarda birinci sınıf performanslar var. Öğretmen Caesare’de Tommaso Ragno çelişkili ata erkil karakterde mükemmel bir oyunculuk sergiliyor. Keza Lucia‘da Martina Scrinzi, Ada’da Rachele Potrich, Dino’da Patrick Gardner parlak performanslarla ailenin diğer bireylerine hayat veriyorlar.</p>
<p>Alt metniyle, sakin anlatımıyla son derece etkileyici, Venedik 2024’de Altın Aslan ödülüne layık görülen bu filmi mutlaka izleyin.</p>
<p><strong>Emin Yeğinboy</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/yuksek-daglar-arasina-hapsolmus-bir-koy/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bitmeyen bir takıntının sergilenmesi</title>
		<link>https://sevmedya.com/bitmeyen-bir-takintinin-sergilenmesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bitmeyen-bir-takintinin-sergilenmesi</link>
					<comments>https://sevmedya.com/bitmeyen-bir-takintinin-sergilenmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Feb 2026 02:44:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=50044</guid>

					<description><![CDATA[Masumiyet Müzesi-Netflix-9 Bölüm Bir adamın sevdiği kişiye ait nesneleri toplayarak bir müzeye dönüştürmesi neyin ifadesidir? Ayni kişinin, Nobel ödüllü bir yazara giderek yaşadığı aşkı yazmasını istemesi de, takıntısının uzantısı değil midir? Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi” adlı romanında böyle bir aşkı anlatır. Kemal ve Füsun arasında yaşananlara aşk tanımlamasından daha çok, patolojik bir takıntının uzantısı olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Masumiyet Müzesi-Netflix-9 Bölüm</p>
<p>Bir adamın sevdiği kişiye ait nesneleri toplayarak bir müzeye dönüştürmesi neyin ifadesidir? Ayni kişinin, Nobel ödüllü bir yazara giderek yaşadığı aşkı yazmasını istemesi de, takıntısının uzantısı değil midir? Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi” adlı romanında böyle bir aşkı anlatır. Kemal ve Füsun arasında yaşananlara aşk tanımlamasından daha çok, patolojik bir takıntının uzantısı olarak bakmak daha doğru olur. Kemal’in bakış açısından ve onun anlatısıyla okuduğumuz eseri temelde Lacan’cı bir yaklaşımla yorumlayacak olursak; arzu bir eksiklikten doğar, erişilemezdir, erişildiği anda da tüm anlamını yitirir. Ve arzu asla masum değildir. Füsun’a ait objeleri sergilemesi dolayısıyla bir masumiyet ifadesi olamaz, sadece Kemal’in bakış açısıdır. Müze Kemal’in narsistik ruh durumunun aynasıdır. Kendisini aklama isteğidir. Sınıfsal üst konumda olarak sahiplenici, denetleyici olmaya alışmış, Füsun’un yaşamında bir özneye dönüşmesine izin vermemiştir. Onu her zaman kontrol alanında tutmuş ve en sonunda nesnelleştirmiştir. Masumiyet sadece kurgudur. Ve burada da romanın ironisi gizlidir. Müzedeki her vitrin şunu fısıldar “bakın ne kadar sevdim.” Bu durum Füsun’un hikayesini değil Kemal’in aşk anlatısını sabitler. Yoksa bir insan sevdiğinin 4213 sigara izmaritini, küpesini, kabını, çatalını ve bunca eşyasını neden toplayıp, biriktirsin ki… İnsan normalde yastan kaçar içine sığınmak istemez. Bu Kemal’in ruhunda acıdan beslenen, tatmin olmayan bir arzu döngüsü yaratır.</p>
<p>Bu özel roman bir belgeselden sonra şimdi de, 9 bölümlük bir Netflix dizisi olarak karşımıza geldi. Yönetmen koltuğunda Zeynep Günay’ın oturduğu dizide öncelikle 70’li yılların Türkiye’sinden özenli dönem canlandırması dikkat çekiyor: 110 farklı mekan tasarımı, 1000 üzerinde kostüm kullanılmış, sokaklar düzenlenmiş. Şüphesiz arada CGI destek de alınmış.</p>
<p>70’li yılların İstanbul’unda, üst sınıf yaşamının önde gelen karakterlerinin batılılaşma sevdası, yer yer parodi havasında. Hikaye 80 darbesini de uzanıyor ve bir ayva rendesi üzerinden askeri mantıksızlığı hicvediyor.</p>
<p>Zengin aile çocuğu Kemal ve kendinden yaşça küçük, alt sınıftan tezgahtar Füsun arasında başlayan aşk, Kemal’i açıklanması kolay olmayan çelişkilere sürükler. Kemal üst sınıftan Sibel ile nişanlanma aşamasındadır. Paris tahsilli Sibel sosyetede tanınmış bir kimliktir, Kemal’in ailesi tarafından da onaylanmış bir partnerdir. Tesadüfen alışveriş için girdiği Şanzelize Butikte karşılaştığı Füsun’a ilk görüşte aşık olur. 18 yaşına yeni girmiş, üniversite sınavlarına hazırlanan, çiçeği burnunda bir genç kızdır. Üstelik anne tarafından da akrabalıkları vardır. Kemal aşkından ne kadar başı dönse de sosyal statüsü gereği Sibel’den ayrılmayı, nişanı bozmayı düşünmez. Öncelikle çok sevdiği babasının desteğini kaybetmek, göze alamayacağı bir risktir. Her öğleden sonra Merhamet Apartmanında annesine ait dairesinde tutkulu sevişmeleri nişan gününe kadar devam eder. Nişandan sonra da ilişkiyi bu şekilde sürdürme düşüncesindedir. Füsun’un aniden ortadan kaybolmasıyla acı çeken depresif bir bireye dönüşür.<br />
Oyunculuklarda Selahattin Paşalı nüanslı oyuncuğuyla çok iyi bir performans sunuyor. Ne romantize edilebilecek bir karakter, ne de tam bir şımarık zengin çocuğudur. Karşısında Füsun’u oynayan Elif Lize Kandemir canlandırdığı karakteri fiziğiyle mükemmel birleştirmiş. Hele son bölümdeki değişken halleri Fransız Béatrice Dalle’ın atarlı karakterlerini anımsattı. Sibel’de avrupai havasıyla dönemin arayışlarına uyan Oya Unustasu çok iyi bir seçim olmuş. Zaten dizi kadrosu şampiyonlar ligi gibi ; Tilbe Saran, Bülent Emin Yarar, Ercan Kesal, Gülçin Kültür Şahin, Onur Ünsal…</p>
<p>Müziklerde de anı yakalayan sözleriyle seçilmiş şarkılar harika. Neler var dersek: Neco’dan “Seni Bana Katsam”, Kamuran Akkor’dan “Bir Ateşe Attın Beni”,Ajda Pekkan’dan “Bir Günah Gibi”, Zerrin Özer’den” Her Şey Seninle Güzel” …</p>
<p>Son yıllarda Netflix sponsorluğunda çekilen yerli dizilerde gözle görülür bir çıkış var. Bu dizide de tecrübeli yönetmen Zeynep Günay (Öyle Bir Geçer Zaman ki, İstanbullu Gelin, Kulüp,) katkısının büyük olduğu muhakkak. Orhan Pamuk’ta dizide yazar olarak bizzat gözüktüğü kısa sahneler dışında da sete gelerek ve senaryo yazım aşamasında eserin orijinal havasını mümkün olduğunca yansıtmaya çaba göstermiş.</p>
<p>Emin Yeğinboy</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/bitmeyen-bir-takintinin-sergilenmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir yastan doğan eser</title>
		<link>https://sevmedya.com/bir-yastan-dogan-eser/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bir-yastan-dogan-eser</link>
					<comments>https://sevmedya.com/bir-yastan-dogan-eser/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 22:07:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emin yeğinboy]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=49796</guid>

					<description><![CDATA[Hamnet-2025 Yönetmen: Chloé Zahoe. Oyuncular: Jessie Buckley, Paul Mescal, Jacobi Jupe, Emily Watson, Joe Alwyn. Hamlet insanlık tarihinin en önemli eserlerinden birisi olduğu kadar farklı bakış açılarıyla da yorumlanmış bir eser. Bir intikam öyküsü müdür yoksa gecikmiş bir eylemin trajik sonucu mudur? Chloé Zahoe “Hamnet” ile bu ölümsüz esere yeni bir pencere açıyor; bu eserde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hamnet-2025</p>
<p>Yönetmen: Chloé Zahoe.<br />
Oyuncular: Jessie Buckley, Paul Mescal, Jacobi Jupe, Emily Watson, Joe Alwyn.</p>
<p>Hamlet insanlık tarihinin en önemli eserlerinden birisi olduğu kadar farklı bakış açılarıyla da yorumlanmış bir eser. Bir intikam öyküsü müdür yoksa gecikmiş bir eylemin trajik sonucu mudur? Chloé Zahoe “Hamnet” ile bu ölümsüz esere yeni bir pencere açıyor; bu eserde ayni zamanda bir annenin tarifsiz yası mı gizlidir?</p>
<p>Film Maggie O’Farrell’in 2020’de yayınlanan “Hamnet” adlı kurgusal romanından yapılan uyarlamayı yönetmen Zahoe ve O’Farrell senaryoyu birlikte yazmış. Roman Shakespeare’in 1596 yılında, 11 yaşındaki oğlu Hamnet’in muhtemelen veba sonucu ölümü etrafında şekillenir. Edebi ve biyografik eserlerde yer bulmamış bir isim Hamnet. Yazar böyle unutulmuş bir kimliği hatırlatırken, kendi annelik deneyimlerinden yola çıkarak annesi Agnes’in (gerçek yaşamda Anna Hathaway) evlat acısını metinlerine ustaca yansıtmış. Sonuç olarak Shakespeare’in Hamlet yaratmasındaki ilhamın, Hamnet’in ölümünden duyduğu yastan ve vicdan azabından geldiğini kurgular. Bunun ne kadar gerçek olduğunu, haliyle kimse bilemez. Filmin tüm duyguları ayyuka çıkaran final bölümünü izledikten sonra da, bunun gerçek olduğunu istemeyecek seyirci de yoktur diyebilirim.</p>
<p>Film Agnes’in (Jessie Buckley) dev bir ağacın altında kırmızı bir elbiseyle top gibi kıvrılmış halde, yukarıdan çekilmiş bir planıyla açılıyor. Sanki orman onun etrafında dalgalanıyor, inliyor, nefes alıyor gibidir. Ne de olsa onun hakkında orman cadısının kızı olduğu söylentileri dolaşmaktadır. Küçük yaşta annesini kaybetmiştir, ehlileştirdiği şahinle vakit geçirir, tabiatın içinde mutlulukla, özgürce dolaşır. Zengin evlerinin çocuklarına latince dersleri veren öğretmen William (Paul Mescal) ile tanışmaları kısa sürede evliliğe dönüşür. Susanna (Bodhi Rae Breathnach) adında bir kızları olur ve ardından ikizleri dünyaya gelir: Hamnet (Jacobi Jupe) ve Judith (Olivia Lynes) adında bir erkek ve bir kız.</p>
<p>YAKLAŞAN BÜYÜK YAS</p>
<p>Çiftlerin günlük kırsal yaşamları büyük ölçüde çocukları etrafında şekillenir. Will oğlu ile çok ilgilidir, onun oyuncu olmasını destekler. Yaşadıkları Stratford kasabasından ilk eserlerini sahnelemek için sıklıkla Londra’ya gitmeye başlaması araya ayrılıklar sokmaya başlar. Will’in annesi Mary ( Emily Watson) ve kardeşi Bartholomew (Joe Alwyn) babanın yokluğunda aileye eşlik ederler. Hamnet’in 11 yaşında ateşli hastalıktan şok edici ölümü aileyi parçalar. Agnes babanın yanlarında olmamasını bir suçlamaya dönüştürür. Önce haykıran sonrasında sessiz yıkıcı bir yasa gömülür.<br />
Yönetmen Zhao bu acının etrafında uzun süre kalıyor. Her iki tarafın tepkilerini farklı şekillerde veriyor. Baba acısını içselleştirip, metin olamaya çalışırken annenin çığlıkları, göz yaşları yürek parçalar. Babanın tekrar Londra’ya “ekibim bekliyor” diyerek yola çıkması Agnes’i daha çok yaralar, kocasından uzaklaştırır.</p>
<p>Bundan sonrası anlatım kitabın ve filmin hedeflediği kurguya yönelir. Hamlet’i yazarken Shakespeare oğlunun ölümünü esin kaynağı olarak almış mıdır? Onun Thames Nehrinin karanlık sularına eserin ünlü tiradı olan ”olmak veya olmamak”’ı söylemesi onun içindeki bir acının ifadesi olarak yorumlanabilir</p>
<p>Eserin ilk kez Globe Tiyatrosunda sahnelenmesi 20 dakikalık final bölümünde karşımıza çıkıyor. Tiyatro’ya görkemli bir güzelleme olarak çekilmiş bu sahneler çok etkileyici. Kardeşi Bartholomew eşliğinde tiyatroya gelen Agnes’in başlangıçtaki tepkisel gerilimi, sahnelenen eserin alt metnini kavramaya başlamasıyla duygusal bir patlamaya dönüşür. Will’in hayalet kostümüyle Hamlet’den amcasını öldürmesini istemesi, Agnes’de babanın ruhen ölü olduğunu ifade eder. Jessie Buckley’in muhteşem oyunculuğuyla karşımıza gelen bu anlarda seyircinin gözyaşlarını tutması çok zor.</p>
<p>OLMAK YA DA OLMAMAK</p>
<p>Hamlet neyi anlatır? Hamlet Danimarka Prensidir ve babasının hayaletinin ortaya çıkmasıyla, amcası Claudius tarafından zehirlenerek öldürüldüğünü öğrenir. Claudius şimdi tahttadır ve annesi Gertrude ile de evlidir. Babası intikam ister fakat Hamlet karar vermekte zorlanır. İntikam planı kafasında sürekli varoluşsal, ahlaki ve felsefi sorularla ertelenir. “Olmak ya da olamamak” hayati bir sorgulamadan çok eyleme geçip geçmeme sorusudur.</p>
<p>Hamnet’in Hamlet’e dönüşümü yoruma açık bir konu. Sanatın birleştirici gücünü tekrarlayan son 20 dakikalık bölüm harika çekilmiş. Seyirci ve Agnes’in sahnedeki Hamlet’e doğru uzanan elleri aşırı duygusal. “Sentimentel Value-Manevi Değer”’den sonra Hamnet’de aile içi bir çözülmeyi sanatla iyileştiriyor.</p>
<p>“Hamnet” büyük ölçüde bir yası ve insanların yası yaşama biçimini ele alan yapısıyla dikkat çekici. Karanlık biçimsellik ikinci yarıda Hamlet’in parlak prömiyer sahneleriyle aydınlığa kavuşuyor. Sanatın hayatımızı aydınlatması gibi bir şey… İlhamın yüce bir kaynaktan değil kaçınılmaz olanın yaşanmasından doğduğunu anlatan edebi iç görü, bence her şeyi açıklıyor. Dikkat çekici diğer bir unsur da İngiltere’de sıradan halkın o yıllarda en önemli eğlencesinin tiyatro olması. Ve tiyatroda Shakespeare seyrediyor olmaları. Sahnedeki olayları bir film sahnesinde gibi yaşıyor olmaları tam bir yönetmen başarısı.</p>
<p>Altın Küre’de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kucaklayan Jessie Buckley bu başarısını umarım Oscar ödüllerinde de tekrarlar. Paul Mescal ise “Gladyatör 2” sonrası kendisine yakışan konuşmaktan çok algılayan, sanatsal alanı bir kaçış olarak gören karakterinde çok başarılı. Küçük oyuncularda Jacobi Jupe muhteşem bir yetenek.<br />
18 yaşında Amerika’ya göç etmiş, Çin kökenli Chloé Zahoe 2021’de “Nomadland” ile Oscar kazanan ilk Asyalı kadın yönetmen olurken, insan ve doğayı birleştiren mükemmel bir hikaye ve görsellik yaratmıştı. Marvel Comics dünyasına “Eternal” ile yaptığı kaçamak sonrası kendi ayarlarına dönmesi sevindirici. Hamnet’de bir kez daha insan bedeni ve doğa arasında zarifçe dolaşıyor.</p>
<p>Shakespeare’in yaşamına bir bakış atarken annenin yasını etraflıca işleyen sıra dışı bir film.</p>
<p>KARACA&#8217;da 15.00-17.30-20.00 seanslarında izlenebilir&#8230;</p>
<p><strong>Emin Yeğinboy</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/bir-yastan-dogan-eser/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>16 dalda Oscar adayı</title>
		<link>https://sevmedya.com/16-dalda-oscar-adayi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=16-dalda-oscar-adayi</link>
					<comments>https://sevmedya.com/16-dalda-oscar-adayi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2026 02:54:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emin yeğinboy]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=49337</guid>

					<description><![CDATA[Sinners-Günahkarlar-2025-HBO Max Yönetmen: Ryan Coogler. Oyuncular: Michael B. Jordan (Stack, Smoke), Miles Caton (Sammie Moore), Jack O’Connell (Remmick), Delroy Linda(Delta Slim), Hailee Steinfeld (Mary), Andrene Ward-Hammond (Ruthie). Şeytanın müziği olarak adlandırıldı Blues 20. yüzyıl ortalarında. Amerika’nın güneyinde filizlenmiş yaşamın zorluklarını, isyan ruhunu, aşkı, şehveti işleyen ve kaçınılmaz bir şekilde muhafazakarlığa karşı çıkan bir müzikti. Daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sinners-Günahkarlar-2025-HBO Max<br />
Yönetmen: Ryan Coogler.</p>
<p>Oyuncular: Michael B. Jordan (Stack, Smoke), Miles Caton (Sammie Moore), Jack O’Connell (Remmick), Delroy Linda(Delta Slim), Hailee Steinfeld (Mary), Andrene Ward-Hammond (Ruthie).</p>
<p>Şeytanın müziği olarak adlandırıldı Blues 20. yüzyıl ortalarında. Amerika’nın güneyinde filizlenmiş yaşamın zorluklarını, isyan ruhunu, aşkı, şehveti işleyen ve kaçınılmaz bir şekilde muhafazakarlığa karşı çıkan bir müzikti. Daha doğrusu beyaz sınıfın ahlak anlayışı böyle tanımlamayı tercih ediyordu. Irkçılık gereği…</p>
<p>Irkçılığın kanunlarla yazıldığı yıllarda bu müzik Afro-Amerikalıların sığındığı bir mecraydı. Geceleri dökük mekanlarda çalınır, eğlencenin başlaması için zencilerin pamuk tarlalarından dönüş saatleri beklenirdi. Müziğin ruhu ve ritmi herkesi içine alacak kıvrak danslarla, uhrevi gitar sololarıyla, zenci ırkının muhteşem sesleriyle hipnotik bir eğlenceye dönüşürdü. Eğlencenin ırkçılığa karşı bir başkaldırı olması kaçınılmazdı.</p>
<p>Blues müziğin ilk gitar icracılarından Robert Johnson için anlatılan şehir efsanesine göre, müzikte başarı olmak karşılığında bir yol kavşağında ruhunu şeytana satmıştı. Şeytanla iş birliği metaforik anlamda beyaz dindar Amerikalıya da bir meydan okumaydı.</p>
<p>Blues ruhunu yansıtan “Günahkarlar- Sinners” filmi işte böyle bir ruhun yansıması. 89 yaşında olmasına karşın hala konser veren son Blues efsanesi Buddy Guy’ın da küçük bir rol aldığı ve “Travellin’” şarkısını seslendirdiği film, Blues müziğe övgü, Afro Amerikan kökenlerine politik bir bakış niteliği de taşıyor.</p>
<p>İlk çıkışını “Fruitvale Station” ile 2013’de Sundance’da büyük ödülü kazanarak yapan, sonrasında “Creed”, “Black Panther” filmlerini yöneten Ryan Coogler 30’lu yıllarda Mississippi deltasında geçen bir vampir hikayesi anlatıyor. İçten, çoşkulu, zenci ruhuyla sarmalanmış bir anlatımla sunuyor. Jim Crow yasalarının ırkçılığı zorunlu kıldığı, alkol yasağının da sürdüğü yıllardır.</p>
<p>Vampir hikayesi damarını Clarksdale’de ikiz kardeşler Smoke ve Stack tarafından açılan bir bar üzerinden ilerliyor. Michael B. Jordan mükemmel bir oyunculukla canlandırdığı ikiz kardeşler (teknik olarak da hiçbir eklenti hissi yaratmıyor) satın aldıkları eski bir kereste fabrikasında açacakları Juke Joints adlı barda zencilere eğlence yanında kaçak İrlanda birası, İtalyan şarabı satacaklardır. Bu iş için ceplerinde deste deste parayla gelen ikizlerin servetlerini Chicago’daki yer altı faaliyetleriyle kazandıkları bilinir. Hatta Al Capone’la ortak iş yaptıkları söylentisi bile vardır.</p>
<p>Yetenekli Blues gitaristi kuzen Sammie (Miles Caton) ilk açılış gecesinde sahne alacaklar arasındadır. Babasının papaz olması ona vaftiz oğlan lakabını kazandırmış olsa da kendi müzisyen kimliğini kazanmanın peşindedir. İnanışa göre esaslı bir müzik yeteneğine sahip ustalar yaşamla ölüm arasındaki ince tülü yırtabilir, geçmişin ve geleceğin ruhlarını çağırabilirlermiş…</p>
<p>İkizlerin geçmişteki kadınları Mary (Hailee Stainsfeld) ve Ruthie barın açılışında her ne kadar erkeklerine kızgın olsalar da ellerini taşın altına koyarlar. Açılış muhteşem başlar, dans, müzik her şey blues damarından akar gider. Kıvrak danslar ve Sammie’nin uhrevi gitar tınıları ahaliyi kopartır.</p>
<p>Kapıya gelen 3 beyaz, müzisyenin içeriye girmek için “davet” istemesi havayı bir anda bozar. Kimdir bu adamlar? Zenci barında insani eşitlikten, müzik çalmaktan bahsederler. 30’lu yıllar için aykırı bir durum. Tabi ki içeri alınmazlar. Lider konumundaki Remmick (Jack O’Connell) ve saz arkadaşları kapı önünde İrlanda ezgileri çalıp söylemeye başlar. Vampir iç güdülerinin harekete geçmesiyle film bambaşka bir türe geçer. Tarantino’nun “Günbatımından Şafağa” filmini sollayan bir kan banyosu başlar.</p>
<p>Cogler türler arasında dolaşırken filmin duygusal yapısını asla ihmal etmiyor. Juke Joint’a girmeden önce karakterlerinin yaşamlarında bizi uzunca süre dolaştırıyor. Onlarla tanışıp, seviyoruz hele Delta Slim’de Del Roy Lindo’un veya Perline’da Jayme Lawson’un hastası oluyoruz. Zenci ruhu ve blues birleşimi beyaz vampirlerin ortaya çıkmasıyla farklı bir türe zıplıyor. “Kapan-Get Out”’da benzer bir formülü başarıyla harmanlamıştı. Cogler’da türleri birleştirmede, siyasi duruşunu yansıtmakta çok başarılı. Ayni başarıyı oyuncu seçiminde ve kurguda tekrarlıyor. 16 mm IMAX teknolojisi kullanan görüntü yönetmeni Automn Durald Arkapaw göz alabildiğine uzanan pamuk tarlalarından, karanlık iç mekanlar arasında mekik dokurken, harika resimler sunuyor.</p>
<p>Ludwig Göransson’un müzik seçkileri her türlü övgüyü hak ediyor. Ruhunu yakalayan filmin, Buddy Guy’ın kendi barında yaptığı final sekansı unutulmaz. 89 yaşındaki efsane yaşamında ikinci kez bir filmde çalmış. Çok da heyecanlanmış.</p>
<p>Jack O’Connell’ın yer aldığı İrlanda folk şarkısı “Rocky Road to Dublin” eşliğindeki vampir dansı Michael Jackson’ın “Thriller” klibinden sonra izlediğim en yaratıcı işlerden birisi.</p>
<p><strong>Emin Yeğinboy</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/16-dalda-oscar-adayi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rosalia bu kez göklerden sesleniyor</title>
		<link>https://sevmedya.com/rosalia-bu-kez-goklerden-sesleniyor/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=rosalia-bu-kez-goklerden-sesleniyor</link>
					<comments>https://sevmedya.com/rosalia-bu-kez-goklerden-sesleniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Jan 2026 22:32:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emin yeğinboy]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=48867</guid>

					<description><![CDATA[İspanyol süperstar Rosalia’nın dördüncü albümü, farklı türler, romantizm ve dinden esintiler taşıyan, avangart klasik popun yürekten gelen sımsıcak bir sunum. Dört bölümden oluşan ve 13 dilde seslendirilen albümün orkestral popu göklerden fırtına gibi iniyor. Motomami gibi bir dopamin makinesi değil, ancak pop sanatçılarından daha fazlasını isteyen dinleyicileri ödüllendiriyor: daha fazla duygu, daha fazla risk. Çok &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İspanyol süperstar Rosalia’nın dördüncü albümü, farklı türler, romantizm ve dinden esintiler taşıyan, avangart klasik popun yürekten gelen sımsıcak bir sunum.</p>
<p>Dört bölümden oluşan ve 13 dilde seslendirilen albümün orkestral popu göklerden fırtına gibi iniyor. Motomami gibi bir dopamin makinesi değil, ancak pop sanatçılarından daha fazlasını isteyen dinleyicileri ödüllendiriyor: daha fazla duygu, daha fazla risk. Çok daha kişisel düşünceleri, arzuları seslendiriyor.</p>
<p>Rosalia pop müziğin haritasını göz kamaştırıcı bir hızla yeniden çiziyor. İlk iki albümü&nbsp;Los Ángeles ve El Mal Querer &nbsp;, flamenkoyu ana akıma taşıdı; ikincisi, türü geleneğinden kopararak kutsal metni sokak ifadesiyle harmanlamaya kararlı bir pop mimarını ortaya çıkardı. Ardından, Karayip sıcağı ve dizginlenemez cesaretinden doğan&nbsp;Motomani geldi ki, ritim dolu bir albümdü. Ancak eksik olan bir yanı vardı ve onu da bu albümle doğrudan göklerden seslenerek tamamladı;&nbsp;Lux.</p>
<p>&nbsp;Lux albümündeki şarkılar arzuyu kutsal bir sorun, ilahiliği ise karmaşık bir çözüm olarak ele alıyor. Aşk, erkekler, Tanrı, kadınlık, ölüm, teslimiyet; hepsi Japonca, Ukraynaca, Çince, İtalyanca ve dokuz dilde daha ifade edilen bu düşünce etrafında dönüyor.</p>
<p>Rosalía hayatın en çetrefilli sorularına yanıt aramaya nasıl başladı? Teresa de Jesus, Sun Bu&#8217;er ve Hildegard Von Bingen gibi kadın aziz ve şairlerin hagiografilerini (kendini dine adamış insanların hayat hikayeleri) okudu; Euphoria&#8217;daki ilk oyunculuk denemesi için replikleri hazırlarken feminist teori üzerine çalıştı. İlham almak için bu dindar kadınların fikirlerine yöneldi ve tüm bu çılgınlığa anlam vermeye çalışan 33 yaşındaki bir pop yıldızı olarak onların mesajlarını kendi inancıyla sentezledi.</p>
<p>Lux&#8217;ta affetmeyi<em>,</em>&nbsp;dini bir doktrin gibi görüyor ve bunu en iyi şekilde Flamenko pop şarkısı &#8220;La Rumba del Perdón&#8221; ile yansıtıyor. Modern flamenko yıldızları Estrella Morente ve Silvia Pérez Cruz, aile içi ihanetleri ve sokak mesellerini seslendirirken Rosalía; “affetmek yaraları iyileştirir, güç sevgiyi yendiğinde evren güzelleşir.” &#8220;Memória&#8221;, hayatta kalanların envanterini çıkarır ve &#8220;Magnolia&#8221; ise tersini yapar, kalmayacak olanı serbest bırakır, hadi yoluna der; &#8220;hayat bana bıçağını gösterdi, sahip olduğum her şeyi aldı ve ona bunun için teşekkür ettim.&#8221;</p>
<p>Rosalia yeni nesil için operatik bir ağıt, dağınık kalpler için enfes bir oratoryo seslendirmiş, duygu sanki avucunun içine alıp gökyüzüne saldığı bir beyaz güvercin zerafetinde. Albüm iştirakçilerine gelince başka bir alem,bir konservatuvar zenginliğinde, Londra Senfoni Orkestrası’ndan&nbsp; Katalan korolarına ;&nbsp;<em>Motomani </em>işbirlikçileri Noah Goldstein ve Dylan Wiggins; Pharell ve Caroline Shaw&nbsp;ile Angélica Negrón&#8217;un düzenlemelerine, Björk ve Yves Tumor gibi sanatçılarla düetlere uzanıyor. Tek değişmeyen Rosalía&#8217;nın sesi, eserin merkezinde yer almaya devam ediyor.</p>
<p>Rosalía&#8217;nın yol gösterici yıldızıyla&nbsp;Lux, insan varoluşunun gizemlerini fethetmek için bir haçlı seferi gibi ilerliyor. Açılış parçası &#8220;Sexo, Violencia, y Llantas&#8221;ta planını açıklıyor:</p>
<p>&#8220;Bu dünyadan gelip cennete gidip dünya&#8217;ya geri dönmek ne kadar güzel olurdu.&#8221;</p>
<p>Sonraki bir saatini bu süreci baştan sona flamenko pop ifşaatları (&#8220;La Rumba Del Perdon&#8221;), vals ritminde (&#8220;La Perla&#8221;), varoluşsal operatik yükselişler (&#8220;Memoria&#8221;) tamamen yeni ve türsüz hissettiren şarkılar (&#8220;Focu&#8217;Ranni veya &#8220;Novia Robot&#8221; gibi) ile ayrıntılı bir şekilde anlatarak geçiriyor.</p>
<p>Albümün en net mesajlarından birisi de “bir kadının güzelliğinin erkek tüketimine ihtiyacı yoktur” diyen feminist ruhlu &#8220;Novia Robot&#8221; şarkısı. Uysal, satın alınabilir bir kız arkadaş için ne gerekirse yapan erkeklere sesleniyor; Playboy ayaklarını bırakın…</p>
<p>La Perla’nın meselesi daha başka: kalp kırıklığına çıkan iyileşme yolculuğunu önce dindar bir mercekten anlatıyor, sonra da olayı on kat daha büyütüyor ve erkekleri gözünü kırpmadan kesiyor.</p>
<p>Pop ve dinin her birisinin kendine özgü tanıklıkları, inançları ve ikonları var. İlginç olan, Lux ile ortak bir anlayış zemininde buluşabilmeleri:</p>
<p>&nbsp;&#8220;Tanrı indiğinde ben yükselirim/Ve yarı yolda buluşuruz,&#8221; diyor &#8220;Magnolia&#8221;da.</p>
<p>Kesinlikle sessiz, sakin dinlenecek ve tadına varılacak bir pop albümü.</p>
<p><strong>Emin Yeğinboy</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/rosalia-bu-kez-goklerden-sesleniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geçmişin hayaletleriyle yaşamak</title>
		<link>https://sevmedya.com/gecmisin-hayaletleriyle-yasamak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=gecmisin-hayaletleriyle-yasamak</link>
					<comments>https://sevmedya.com/gecmisin-hayaletleriyle-yasamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2026 23:12:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emin yeğinboy]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=48637</guid>

					<description><![CDATA[Tren Düşleri-Train Dreams-2025/Netflix Yönetmen: Clint Bentley. Oyuncular: Joel Edgarton, Felicity Jones, William C. Macy, Will Patton. “Tren Düşleri-Train Dreams” şiirsel diliyle sıradan bir yaşamı etkileyici bir esere dönüştürüyor. Filmlerin baş yapıt olarak etiketlenmesine karşıyım, buna kesinlikle zaman karar verir. Fakat böylesine sade, basit bir hikayeden bu denli etkileyici bir filme dönüştürmek ustalık işi ve başyapıt &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tren Düşleri-Train Dreams-2025/Netflix</p>
<p>Yönetmen: Clint Bentley.<br />
Oyuncular: Joel Edgarton, Felicity Jones, William C. Macy, Will Patton.</p>
<p>“Tren Düşleri-Train Dreams” şiirsel diliyle sıradan bir yaşamı etkileyici bir esere dönüştürüyor. Filmlerin baş yapıt olarak etiketlenmesine karşıyım, buna kesinlikle zaman karar verir. Fakat böylesine sade, basit bir hikayeden bu denli etkileyici bir filme dönüştürmek ustalık işi ve başyapıt düzeyini hak ettiğini düşünüyorum.</p>
<p>Münzevi bir yaşamın, toplumsal her türlü gelişmeden uzak kalıp geçen zamana uzaktan tanıklık yapması, bu kadar mı güzel anlatılır? Suçluluk duygularının esaretinde geçen bir yaşam bu kadar mı etkileyici betimlenir?<br />
Denis Johnson’ın 128 sayfalık bir öyküsünden yola çıkan senaryo ayni zamanda yönetmen Clint Bentley ve yazar Greg Kwedar’ın katkılarıyla mükemmel bir sinema deneyimine dönüşmüş. Tren metaforunda bir hayalin hem gerçekleşmesi hem de yıkımı var. İlerlemenin, endüstriyel dönüşümün yaratıcılarını yok edişi, gördükleri ucube karşısında “biz ne yaptık” deyişleri saklı.</p>
<p>Oduncu Robert Granier (Joel Edgarton) demiryolu işçisi olarak da yılın belirli zamanlarında rayları çakarak hayatını kazanır. Hayatını hayranı olduğu ormandan kopmadan yaşayan bir adamdır. Doğayı derin soluyarak, ağaçları uzun uzun seyrederek, hissederek mutlu olan bu adam günün birinde tanıştığı Glady (Felicita Jones) ile kurduğu yuvanın da ağaç bir bungalow olması doğaldır. Öncesinde çayır üzerinde taşları yerleştirerek kurarlar planı. 1917’nin Amerika’sı gelişmeye aç saldırgan zihniyetlerin kurbanı olmak üzeredir, Çinli bir işçinin yanlış çaktığı demiryolu çivisinden dolayı köprüden atılarak katledilmesi gelecek kapitalizmin ilk vahşi adımlarıdır. Bu sahne hayatı boyunca Granier’nin aklından çıkmaz. O işçinin ölümüne neden mani olmamıştır? Çinli kabuslarının parçası olarak zihnini asla terk etmez. Çok sevdiği kızı Kathy ve eşi Glady evden uzakta çalışmaya gittiği bir dönemde çıkan orman yangınında kaybolup giderler. Granier’nin tüm hayalleri, umutları onlarla birlikte kaybolurlar. Onları beklemekle geçecek bir ömrün başlangıcıdır. Ölü bedenleri bulunmadıkça bir gün geri dönecekleri umudu içinde yaşamaya başlar.<br />
Will Patton’ın anlatıcı sesi filme ruhani bir atmosfer veriyor. Terence Mallick ustanın “Tree of Life”() tarzı bir şiirsellik Adolfo Velosa’nın enfes doğa görselliğiyle birleşiyor. The National grubundan Bryce Dessner’in bestesine Nick Cave’in kendi yazdığı sözlerle seslendirdiği “Train Dreams” son zamanlarda dinlediğim en büyüleyici şarkı. Atmosferin hüznüyle bütünleşiyor.</p>
<p>William C. Macy patlayıcı uzmanı Arm Peeples olarak kısa rolüne rağmen unutulmaz bir karakter yaratıyor. Granier’nin hayatında bağlayıcı, uyandırıcı bir karakter.</p>
<p>Joel Edgarton ise kariyerinin en iyi performansını sergiliyor. Konuşmayan bir adamın içindeki duygu fırtınaları bu kadar mı güzel yansıtılır? Oyunculuğun en zor işlerinden birisinin altından olağan üstü kalkıyor.</p>
<p>Ağaçlara çivilenmiş hava koşulları nedeniyle hırpalanmış ve ne zamana ait olduğu belirsiz botların arkasında acaba hangi hikayeler vardır? Kimindiler? Buraya hangi yollardan geldiler? 20 yıl boyunca aynaya bakmamış, hiç telefonla konuşmamış, ormanından çıkmamış bir adamın yaşama ve yaşamının son demlerinde bakışı hüzün dolu.</p>
<p><strong>Emin Yeğinboy</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/gecmisin-hayaletleriyle-yasamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir gitar efsanesi .. Jimi Hendrix !</title>
		<link>https://sevmedya.com/bir-gitar-efsanesi-jimi-hendrix/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bir-gitar-efsanesi-jimi-hendrix</link>
					<comments>https://sevmedya.com/bir-gitar-efsanesi-jimi-hendrix/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Nov 2025 22:17:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emin yeğinboy]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=46796</guid>

					<description><![CDATA[Jimi Hendrix ölümünün 55. yılında hala izin verilmeyen, çaldıkları yeni nesiller tarafından taklit edilmeye çalışılan bir gitar efsanesi.&#160;Ustalığın yaşı belli değildir, donanıma göre değişir. Hendrix, 18 Eylül 1970&#8217;de Nothing Hill&#8217;de bir otel odasında ölü olarak bulunduğunda 27 yaşındaydı. Aldığı aşırı uyku ilacının sonucu olmuştu. Günlüklerden ve mektuplarını toparlayan &#8216;Sıfırdan Başlamak&#8217; adlı kitabın her şeyi anlatılıyor. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Jimi Hendrix ölümünün 55. yılında hala izin verilmeyen, çaldıkları yeni nesiller tarafından taklit edilmeye çalışılan bir gitar efsanesi.&nbsp;Ustalığın yaşı belli değildir, donanıma göre değişir. Hendrix, 18 Eylül 1970&#8217;de Nothing Hill&#8217;de bir otel odasında ölü olarak bulunduğunda 27 yaşındaydı. Aldığı aşırı uyku ilacının sonucu olmuştu. Günlüklerden ve mektuplarını toparlayan &#8216;Sıfırdan Başlamak&#8217; adlı kitabın her şeyi anlatılıyor. Başlangıcını, yıldızlığın yükselişini ve çöküşünü. Metinler kendisi dışında menajerinin aldığı notlar.</p>
<p>Dönemin birçok gitaristi gibi sokaktan gelmemişti.&nbsp;Seattle&#8217;da başlamıştı, Güney&#8217;e inmişti. Anılarında “Güney&#8217;in blues kulüpleri açlıktan ölmek üzere olan ama yaşayabileceğiniz en iyi gitaristlerin, isimsiz yeteneklerle dolu”&nbsp;diye yazdı. Amerika&#8217;da olmasına rağmen İngiltere&#8217;de ruhsat verildi.&nbsp;Menajer Chas Chandler yeteneğinin değişimi varır ve onu 1966&#8217;da İngiltere&#8217;ye davet eder. Burada ilk sahnesinde Cream ile çalar.&nbsp;Eric Clapton&#8217;ın stilini, idolü Albert King&#8217;e benzetir. Şarkı sözü yazmaktan hiç hoşlanmadığını, sadece kendi içeriğini çalabilmekten yazabildiğinden bahsediyor.&nbsp;</p>
<p>Bob Dylan ona şarkı sözü yazmak için hep esin kaynağı olmuş. Dylan&#8217;ı ilk dinlediğinde bu kadar detone söyleme cesaretine sahip olduğu için hayranlık duyduğunu sonradan, esas gücün sözlerinde saklı olduğunu keşfetmiş.&nbsp;İnsanlar dünyanın en iyi gitaristi olduklarını söylediklerinde suçluluk duygusu mevcutmuş ve müziğin henüz olgunluğa erişmediğinden hep endişelere duyarlıymış. 28 yaşını göremediğini hissetmiş ve şöyle yazmış.. &#8220;İnsanların ölüleri seviş biçimleri tuhaf, sana değer vermeleri için ölmen gerekiyor. Ben öldüğümde plaklarımı çalmaya devam edin.&#8221;</p>
<p>27 Kasım 1942 günü saat 10:15&#8217;te Seattle&#8217;daki King County Hastanesi&#8217;nde Johnny Allen Hendrix adıyla doğan Jimi Hendrix, daha sonra babası James &#8220;Al&#8221; Hendrix, James Marshall tarafından yeniden adlandırıldı.</p>
<p>Genç Jimmy&#8217;nin müzikle ilgisi&nbsp;BB King, Muddy Waters, Howlin&#8217; Wolf, Buddy Holly ve Robert Johnson&nbsp;da dahil olmak üzere o dönemde hemen hemen tüm önemli sanatçılarından etkilenmeye başladı. Gitarı kendi kendine öğrenen Jimmy&#8217;nin nota okumaması, yaptığı müzikten daha da fazla konsantre olmasına neden oldu.</p>
<p>1958 yazında baba Al, Jimmy&#8217;ye arkadaşlarından birinden ikinci el bir akustik gitar satın aldı. Kısa bir süre sonra Jimmy ilk grubu The Velvetones&#8217;a katıldı. Grupla üç ay kadar beraber oldu. Müzik parçası yoktu, müziğine devam etmesi için ayrıldı. Ertesi gün Al, Jimmy&#8217;ye ilk elektro gitarı olan&nbsp;Supro Ozark 1560S&#8217;i satın aldı ve Jimi, The Rocking Kings&#8217;e bununla katıldı.</p>
<p>1961&#8217;de Jimmy, Amerika Birleşik Devletleri Ordusu&#8217;na girmek için evden ayrıldı ve Kasım 1962&#8217;de paraşütçü birliği için &#8220;Screaming Eagles&#8221;ın bağlanmasını kazandı. Kentucky, Fort Campbell&#8217;da görevliyken Jimmy, basçı Billy Cox ile The King Casuals&#8217;ı kurdu. Paraşütle ağır bir yaralanma nedeniyle olay yerinde görüldükten sonra Jimmy James&#8217;in stüdyo gitaristi olarak çalışmaya başladı.</p>
<p>1965&#8217;in sonuna gelindiğinde Jimmy, Ike ve Tina Turner, Sam Cooke, Isley Brothers ve Little Richard gibi birçok önemli isimle çalmıştı.&nbsp;Jimmy, arka plan gitaristi rolünü bırakıp solo gitaristliğe geçip kendi grubu Jimmy James and the Blue Flames&#8217;i izlemek için Little Richard&#8217;dan ayrıldı.</p>
<p>1965&#8217;in ikinci yarısında ve 1966&#8217;nın ilk yarısı boyunca Jimmy Greenwich Village&#8217;daki küçük mekanları dolaştı ve Temmuz ayında “Cafe Ne” adlı mekanda bir performans sırasında Animals grubunun basçısı Chas Chandler ile buluştu. Chandler, Eylül 1966&#8217;da Hendrix ile Londra&#8217;ya taşınıp yeni bir grup kurmayı sağlayacak bir anlaşma imzaladı.</p>
<p>Bas gitaristlikten menajerliğe geçen Chandler&#8217;ın ilk işi Hendrix&#8217;in adını &#8220;Jimi&#8221; olarak değiştirmek oldu. Davulcu Mitch Mitchell ve başçı Noel Redding&#8217;in yer aldığı yeni adres Jimi Hendrix Experience, 1966 sonbaharında Londra&#8217;nın bölünmüşlüğündeydi.</p>
<p>The Experience&#8217;ın ilk teklisi &#8220;Hey Joe&#8221;, Birleşik Krallık listelerini bir hafta ele geçirdi ve 1967&#8217;de 6. sıraya yerleşti. İlk tekliyi, bir neslin marşlarına dönüşen saykodelik, çılgın tüfeklerin toplandığı “Deneyimli misin” adlı tam albüm izledi.Bu albüm &#8220;Purple Haze&#8221;, &#8220;Rüzgar Ağlıyor Meryem&#8221;, &#8220;Foxey Lady&#8221;, &#8220;Ateş&#8221; ve &#8220;Deneyimli Misiniz?&#8221;” Are You Experienced” gibi şarkılar içeren, tüm zamanların en popüler rock albümlerinden biri olmaya devam ediyor.</p>
<p>Hendrix, İngiltere&#8217;de büyük bir başarı elde etmiş olsa da, Haziran 1967&#8217;de Amerika&#8217;ya dönene kadar, Monterey Uluslararası Pop Festivali&#8217;nde &#8220;Wild Thing&#8221;in kışkırtıcı performansıyla piyasaya sürülmesi ve canlı kayıt ile birlikte tarih yazıldı. The Jimi Hendrix Experience, aslında tam anlamıyla bir gecede dünyanın en popüler ve en çok hasılat yapan turne gruplarından biri haline geldi.</p>
<p>Hendrix, “Are You Experienced”in ardından “Axis: Bold As Love” albümünü çıkardı. 1968&#8217;e gelindiğinde Hendrix, müziğin yönetimi üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmuştu, bilgisayardaki konsollarda iyileşmenin hatırlanması bir zamanın durmasıydı.</p>
<p>Daha sonra Jimi Hendrix, New York&#8217;ta kendi kayıt stüdyosu Electric Lady Studios&#8217;u kurdu. Bu sıcak adı, en çok ses getiren müzik albümü olan iki LP&#8217;lik koleksiyonu “Electric Ladyland”&#8217;in imzasını oluşturdu. 1968 boyunca karşılaşılan zorluklar grubu olumsuzluklar sonucu 1969&#8217;da dağılmaya götürdü.</p>
<p>1969 yazı, Jimi Hendrix&#8217;e duygusal ve müzikal bir gelişme sağladı. Ağustos 1969&#8217;da Woodstock&#8217;ta sahne alan Jimi, Jimi Hendrix, Mitch Mitchell, Billy Cox, Juma Sultan ve Jerry Velez&#8217;den oluşan Gypsy Sun &amp; Rainbows adlı eklektik bir toplulukla güçlerini birleştirdi.&nbsp;Woodstock performansı, çamura bulanmış seyirciyi coşturan &#8220;Star Spangled Banner&#8221;ın benzeri versiyonuyla öne çıktı.</p>
<p>1969&#8217;da ayrıca gitarda Jimi Hendrix, basçı Billy Cox ve Electric Flag davulcusu Buddy Miles&#8217;ın yer aldığı yeni ve tanımlayıcı bir iş birliğine imza atıldı . “Band of Gypsys” adıyla sahne alan bu üçlü, 31 Aralık 1969 ve 1 Ocak 1970&#8217;te dört yeni yıl performansından oluşan bir seriye imza attı. Bu performansların öne çıkan anları derlendi ve daha sonra 1970&#8217;lerin zamanında Band of Gypsys&#8217;in kendi albümünde ve 1999&#8217;da piyasaya sürülen Hendrix: “Live At The Fillmore East”&#8217;te yayınlandı.</p>
<p>1970 yılındaki ilerleme Jimi, davulcu Mitch Mitchell&#8217;ı gruba geri getirdi ve basçı Billy Cox ile birlikte bu yeni üçlü, Jimi Hendrix Experience&#8217;ı yeniden kurdu.&nbsp;Stüdyoda grup, geçici olarak &#8220;First Rays Of The New Rising Sun&#8221; adını taşıyan iki LP seti için birkaç parça kaydetti. Ne yazık ki Hendrix, 18 Eylül 1970&#8217;teki trajik ölüm nedeniyle bu müzikal strateji tamamlanamadı. Neyse ki, Hendrix&#8217;in albümünde yayınlamayı planladığı kayıtlar orijinal stüdyo mühendisi Eddie Kramer&#8217;ın desteğiyle nihayet&nbsp;1997 tarihli&nbsp;“First Rays Of The New Rising Sun” albümünde yayınlandı.</p>
<p>Jimi Hendrix, kısa kariyeri boyunca demo kayıtlarından master&#8217;lara kadar inanılmaz bir şarkı koleksiyonu oluşturdu. Jimi Hendrix&#8217;in müziği, blues, ballad, rock, R&amp;B ve cazın mevcutları kucakladı ve bu tarzlar, Hendrix&#8217;i rock müzik yayınlarında en popüler isimlerinden biri yapmaya devam ediyor.</p>
<p><strong>Emin Yeğinboy</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/bir-gitar-efsanesi-jimi-hendrix/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kişiliğin gerçek tanımı nedir?</title>
		<link>https://sevmedya.com/kisiligin-gercek-tanimi-nedir/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kisiligin-gercek-tanimi-nedir</link>
					<comments>https://sevmedya.com/kisiligin-gercek-tanimi-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkansevincdr]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Nov 2025 04:24:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emin Yeğinboy Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Emin yeğinboy]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sevmedya.com/?p=46717</guid>

					<description><![CDATA[A Different Man-Farklı Bir Adam-2024-Prime Video Yönetmen: Aaron Schimberg. Oyuncular: Sebastian Stan, Adam Pearson, Renate Riensve. New York’lu yönetmen Aaron Schimberg “Farklı Bir Adam-A Differant Man”’de farklılık insanın dışarıya yansıyan suretinde değildir diyor. Yüzde deformasyona yol açan tümöral kitlelerle insanlara itici gözüken Nörofibromatozis hastalığına yakalanmış Edward’ın dramını anlatırken, fizikselin ötesinde bir şeyleri araştırıyor. “Fil Adam-Elephant &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>A Different Man-Farklı Bir Adam-2024-Prime Video</p>
<p>Yönetmen: Aaron Schimberg.</p>
<p>Oyuncular: Sebastian Stan, Adam Pearson, Renate Riensve.</p>
<p>New York’lu yönetmen Aaron Schimberg “Farklı Bir Adam-A Differant Man”’de farklılık insanın dışarıya yansıyan suretinde değildir diyor. Yüzde deformasyona yol açan tümöral kitlelerle insanlara itici gözüken Nörofibromatozis hastalığına yakalanmış Edward’ın dramını anlatırken, fizikselin ötesinde bir şeyleri araştırıyor. “Fil Adam-Elephant Man” filminde de David Lnych böyle bir insanın ucube gibi panayır yerlerinde sergilenmesinin dramıyla yüzleştirmişti. Bu kez panayırlarda değil özürlü insanların kullanıldığı kliplerde oyunculuk yapmaya çalışır Edward. &nbsp;</p>
<p>Bu kez farklılık fiziksel değişimle uyuşmayan ruhsal değişmeyeninde saklı. İnsanı insan yapan en büyük özellik empati gücü, enerjisi ve ilişki şekli olunca dış görünüm aldatıcı bir boşluk gibi kalıyor. Kara komedi, beden korkusu (body horror), absürtdite arasında gidip gelen anlatımı çok etkileyici.&nbsp; &nbsp;</p>
<p>Nörofibramatozis için deneysel bir ilaç programına giren Edward mucizevi bir değişim yaşamaya başlar Tümörlerin altında gelişen taze ve sağlıklı bir dokuyla hastalıklı doku soyulmaya başlar. Gerçek yüzü yavaş yavaş ortaya çıkar. Kendini intihar etmiş gibi gösterir ve yeni kimliğinde “Guy” adını alır. Başarılı bir emlak danışmanında ideal beyaz yakalı olur. &nbsp;</p>
<p>Yan komşu “Ingrid” filmin diğer önemli bir karakteri olarak öne çıkıyor.&nbsp;2021 yapımı &#8220;Dünyanın En Kötü İnsanı&#8221; filminin yıldızı Norveç kökenli Renate Reinsve, bir kez daha büyüleyici ve bir o kadar da kusurlu, bencil bir karakteri canlandırıyor. New York’a oyun yazarlığı hayaliyle yerleşmiş olan yan dairedeki Ingrid ve Edward arasındaki komşuluk ilişkisi sahne oyunu için ilham verici olduğunu anlıyoruz. Edward’ın “benim için bir oyun yazar mısın?” demesinden ona kırmızı daktilosunu vermesinden etkilendiği ortada. &nbsp;</p>
<p>Guy kimliğiyle oyuncu seçimlerine katılır yüzüne yerleştirdiği Edward’ın lateks maskesiyle geçmişin anılarını, travmalarını oynamaya başlar. Performansı oyunu yöneten Ingrid tarafından beğenilir, seçilir.</p>
<p>Gerçek bir Nörofibramatozis hastası olan Oswald’ın oyuna gelmesiyle işler değişir, başarı hikayesi tersine döner. Adam Pearson, Edward&#8217;ın bir zamanlar sahip olduğu yüz deformasyonunun benzerini gerçekte yaşayan bir İngiliz beyefendidir.&nbsp; Oswald rolünde Pearson&#8217;ı, Jonathan Glazer&#8217;ın &#8220;Under the Skin&#8221; filmindeki etkileyici yardımcı performansından veya Schimberg&#8217;in önceki filmi 2018 yapımı &#8220;Chained for Life&#8221;tan hatırlayabilirsiniz.</p>
<p>Hastalığına karşın Oswald o kadar özgüvenlidir ki tanıştığı herkesi anında büyüler. Keskin zekâlı ve hayata meraklı fiziki tüm dezavantajlarına karşın çapkın bir adamdır. Kısacası, Edward&#8217;ın hiç olmadığı her şey Oswald&#8217;da vardır ve bu da Edward/Guy kimliğini çaresizce çabalayan bir duruma düşürür.</p>
<p>Besteci Umberto Smerilli&#8217;nin zengin müziği, onun eziyet dolu halini, en ufak bir göz kırpmayla bile, harika bir şekilde yansıtıyor.</p>
<p>Yazar-yönetmen Aaron Schimberg&#8217;in kara komedisinde Sebastian Stan, yüzü ciddi şekilde deforme olmuş bir adamı canlandırmak için çoğu zaman protez katmanlarının altına gömülüyor. Basın notlarına göre Stan, bu detaylı ve ikna edici makyajla New York sokaklarında dolaşıyor, hatta karakteri Edward&#8217;ın dünyada nasıl hareket edeceğini prova ediyor, müdavimi olduğu kahveye gidiyor. İnsanların reaksiyonunu ölçüyor.</p>
<p>Görüntü yönetmeni Wyatt Garfield tarafından Süper 16mm çekilen &#8220;Farklı Bir Adam&#8221;, 70&#8217;lerin New York bağımsız filmlerinin renk ve dokusuna, soluk, grenli renklerine sahip. O dönemin Woody Allen filmlerinin absürt mizahını mükemmel taklit ediyor.</p>
<p>Çok beğendiğim bir film oldu. Güzelleşmek, gençleşmek çeşitli bilir bilmez ürünlere sarılanlara nanik yapan bir kara komedi. “Cevher-Subtance”, “İlgi Manyağı”, “Çirkin Üvey Kardeş” filmlerine eklenecek kaliteli bir halka..</p>
<p><strong>Emin Yeğinboy</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sevmedya.com/kisiligin-gercek-tanimi-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
