Biri bizi gözetliyor

Türkiye’de artık denizde yüzen kazlar bile CİMER’e şikayet edilebiliyor. Herkesin gözü herkeste, birini rahatsız eden her durum Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’nde. Bu yalnızca basit bir muhbirlik mevzusu mu yoksa tahakkümün inşası mı? Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ayşen Uysal ile konuştuk.

“Denizde yüzen kazlar CİMER’e yapılan bir ihbarla kümese kapatıldı. Sekizi sıcak hava ve strese bağlı olarak hayatlarını kaybetti.”

Kazların ölüm haberini ilk okuduğumda derin bir üzüntü hissettim. Bu his hemen ardından hızla öfkeye dönüştü. Saf kibir ve kötülükle, sadece yapabiliyor oldukları için en ufak bir etik kaygı duymadan yapılan bu başvuru, başvurunun işleme konulması, “görev bilinciyle” hareket eden memurlar, sonra cezalandırma, sonra ölüm…

Ne adına? Düzen mi, huzur mu, hijyen mi, yasalar mı? Bu cevaplardan hiçbiri içimi rahatlatmadı.

Sonra Ares’in haberi geldi karşıma. Denize girdiği için CİMER’e bildirilen bir köpek Ares. Barınağa kapatılmış. “Stresten ve sıcaktan” öldüğü yazıyordu. Onu oraya götüren sürecin hiçbir adımında vicdan yoktu ama prosedür vardı. Kâğıt üstünde her şey usulüne uygundu. Tıpkı kazlar gibi. Tıpkı hepimiz gibi…

Bu haberler bir araya geldiğinde, sadece yukarıdan örgütlenen değil, aynı zamanda aşağıdan kurulan bir korku rejiminin parçası olduğumuzu gösteriyor. CİMER bu rejimin resmi kapısı gibi: Sessizliğin, bastırmanın, cezalandırmanın aracı…

Bir butona basarak şikâyet eden, “rahatsız oldum” diyerek form dolduran, başkasının varlığını tehdit gören “muhbir yurttaş” figürü, devletle ekran başından temasa geçip bu cezalandırma gücüne ortak oluyor. 

Artık bir komşu, bir veli, bir öğrenci, bir iş arkadaşı… Herkes potansiyel bir muhbir. Hiçbirimiz güvende değiliz ve çoğu zaman bunun farkında bile değiliz.

Bu meseleleri düşünürken karşıma Prof. Dr. Ayşen Uysal’ın bir makalesi çıktı:”Muhbirliğin Kurumsallaşması ve Korku Rejiminin Konsolidasyonu”

Makale ilk cümlesinden itibaren aklımdaki soruları cevaplıyordu. Muhbirliğin bireysel bir tercihten çok, sistematik bir rejime dönüştüğünü anlatıyor, CİMER gibi platformların yalnızca teknik değil, ideolojik birer aygıt olduğunu gözler önüne seriyordu.

Ayşen Hoca’yla yıllar önce yollarımız Kültürhane sayesinde kesişmişti. Kendisi siyaset bilimci; toplumsal hareketler, protesto biçimleri, yurttaşlık ve siyasal partiler üzerine çalışan kıymetli bir akademisyen.  

2018’de, Barış İçin Akademisyenler bildirisini imzaladığı için KHK ile üniversiteden ihraç edildi ama üretmeyi sürdürüyor. 

Bu söyleşi onun bakışını merkeze alıyor. Ama aynı zamanda yaşadığımız çağın halini ve bu gidişatın yarattığı korkuyu anlamaya çalışıyor.

Çünkü bir ihbarla hayatlar değişiyor artık.

Çünkü biri hep bizi gözetliyor.

Ve çünkü bu düzende, kazlar, köpekler, hepimiz hedefteyiz.

Türkiye’de ihbar/muhbirlik mekanizmalarının tarihsel bir geçmişi var elbette. Ancak özellikle son yıllarda, CİMER gibi dijital sistemler üzerinden ihbarın gündelikleşmesi yeni bir duruma mı işaret ediyor? Sizin bu sürece dair gözlemleriniz neler?

Türkiye’de muhbirliğin Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanan uzun bir tarihi var. Belli dönemlerde daha da önemli hale gelmiş: II. Abdülhamid dönemi, Avrupa’da faşizmin yükselişte olduğu 1930’lu yıllar, 12 Eylül Darbesi… Bunların ortak özelliği tahakkümün arttığı dönemler olması. Yapılan araştırmaların da ortaya koyduğu üzere, çatışma dönemleri ile baskının arttığı dönemler muhbirlerin “mutlu” zamanları. Muhbirler, bu çatışmalardan, kutuplaşmalardan ve tahakkümden besleniyorlar. Şüphesiz, 2006’da BİMER’in kurulmasının, daha sonra da 2015 yılında CİMER’in kurulmasının, ki bu ikisi ancak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş ile 2018 yılında birleşiyor, genel olarak şikayetleri, özelde de ihbarı kolaylaştıran bir etkisi oldu. Artık ihbarcının canı istediğinde, günün hangi saatinde olursa olsun ihbar edebileceği bir sistem var. Gecenin üçünde belki savcılığa ya da karakola gidip ihbarda bulunması zor ya da mümkün değil, ama CİMER’e ihbarda bulunması mümkün. Ayrıca, örneğin hocasına kızdığı için hemen emniyete gidip o duygu durumu ile ihbarda bulunması zor olabilir ya da gittiğinde ciddiye alınmayabilir, ancak CİMER’e o duygu durumunda ve dilekçe hakkı güvencesi ile hemen bir ihbarda bulunabilir. CİMER sayesinde ihbar, “anlık”, “zahmetsiz” ve “görünmezlik” garantisi veren bir pratik haline geldi.

Makalenizde bu durumu “ihbarın kurumsallaşması” olarak tanımlıyorsunuz. Bu kavram tam olarak neyi anlatıyor? Nasıl bir kırılmayı tarif ediyor?

“İhbarın kurumsallaşması” ile kastım, ihbarın açıkça devlet tarafından teşvik edilen, teşvik edilmekle de kalmayıp kolaylaştırıcı başvuru mekanizmalarını kuran ve resmiyete döken bir sistem haline gelmesi. Artık muhbir, emniyete ya da savcılığa gizlice gidip bilgi paylaşan kişi olmaktan öte resmiyet addedilen bir kuruma evinden tek tuşla ihbarda bulunabilen kişi. CİMER’in kurulması ihbarı hem zahmetsiz hale getiriyor hem de ona resmi bir statü tanıyor.

CİMER gibi araçların sıradan yurttaş için bir “katılım alanı” gibi sunulması dikkat çekici. Sizce insanlar neden bu araçları kullanmayı tercih ediyor? Bu tercihte korku mu, iktidarla kurulan sembolik bir bağ mı, yoksa başka bir motivasyon mu belirleyici?

İhbarın kendi içinde farklı türlerine baktığımızda hem korkuyu hem iktidarla kurulan sembolik bağı hem de kendini yurttaş olarak görme arzusunu bulmak mümkün. İhbar denilince hepimizin aklına ilk olarak politik nedenlerle yapılan ihbarlar geliyor. Bununla, düşman olarak addettiğini, muhalifini vs. ihbar etmeyi kastediyorum. Oysa, CİMER’e yapılan ihbarlar bununla sınırlı değil. İktidarla en ufak bir siyasal ya da sembolik bağı olmayıp ihbarda bulunanlar da var. Onlar için bu bir ihbar değil, şikâyet. Oysa, CİMER’in tasnifinde ihbarlar arasında dosyalanıyorlar. Kendilerini ihbarcı ya da muhbir olarak görmedikleri için daha masum buldukları şikâyet kavramını kullanıyorlar. Örneğin, bir kaçak yapıyı ihbar eden vatandaşın bu durumla doğrudan kişisel bir çıkarı zedelenmiş değil, en azından görünüşte kamu yararı ve adalet duygusu ile bu başvuruyu yapıyor. Kendisi değilse bile, CİMER bu başvuruyu ihbar olarak tasnif ediyor. Çünkü, şikâyet ile ihbar arasındaki en temel ayrım bu kişisel çıkar/kamu yararı ayrımı üzerine kurulu. Başvuruyu yapan kişi, perde arkasında çoğu zaman kişisel anlaşmazlıklar, rekabet falan olsa da kendince toplumsal adaletin tesisi için bu ihbarda bulunuyor. Türkiye gibi vatandaşlığın bir statü olarak çok da anlam ifade etmediği ülkelerde, ihbar aynı zamanda vatandaş gibi hissetmeyi ve toplumsal düzenin inşasına katılmayı mümkün kılan bir araç olarak da karşımıza çıkıyor. Bunun yanında ihbar, iktidara sadakatini yani politik aidiyetini göstermenin, kutuplaşmış toplumlarda “öteki” karşısında “biz”i inşa etmenin ve ötekini sindirmenin ve yok etmenin bir yolu. Kimlik inşa sürecinin önemli bir parçası. Tahakkümün uygulanmasına da bir katılım aracı.

Neoliberal dönüşümlerle birlikte toplumsal ilişkilerde belirgin bir tahammülsüzlük, birbiriyle dayanışmak yerine devlete “şikâyet etme” eğilimi gelişti. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Buradan nasıl bir “yurttaşlık” anlayışı doğuyor?

Meseleye tarihsel perspektiften bir bakış, bu durumun neoliberalizm ve onun getirdiği dönüşümlerle o kadar da ilişkili olmadığını ortaya koyuyor. Evet, neoliberal güvenlik anlayışı sivil aktörlerin kamu düzeninin tesisine katılımını teşvik ediyor. Ve bu teşvikten çok eski bir kurum olan muhbirlik de payını alıyor. Teknolojideki gelişmeler de ihbarı kolaylaştırıyor. Ancak muhbirliği neoliberalizmin icadı olarak görmek bence çok yanlış. Nazi Almanyası tarihini muhbirlik tarihinden ayrı düşünmek mümkün mü? O zaman da çok teşvik ediliyordu ve rejimin merkezde ve taşrada hem kamusal alanda hem özel alanda gözüydü muhbirler. Bugün de pek çok ülkede muhbirlik, otoriterliğin artmasına bağlı olarak tahakkümün tesisinde önemli hale geldi. Muhbirler ve mağdurları hep oldu, sadece demokrasinin gelişmesiyle etkileri sınırlı kaldı, otoriterliğin artmasıyla da etkileri genişledi. Ancak etkileri genişlerken aynı zamanda kapsamı da genişledi ve görece sıradan ve olağan bir pratik haline geldi.

Bu pratik yalnızca sokakta değil, üniversitelerde, kamu kurumlarında, apartmanlarda, işyerlerinde, dijital mecralarda da karşımıza çıkıyor. Akademide bir hocanın öğrencisi, bir memurun iş arkadaşı, bir kadının komşusu tarafından ihbar edilmesi ne tür bir toplumsal dokuya işaret ediyor sizce?

İhbarın en can alıcı özellikleri tam da burada saklı. İhbar, kamusal alan ile özel alan, hukuki ile hukuk dışı olan arasındaki sınırların muğlaklaştığı, gri bir alan yaratıyor. İktidarlara, muhbirler sayesinde özel alanı da gözetleme ve kontrol altında tutma olanağı sunuyor. Böylece, işyerlerini, konutları, aile içini gözetlemesini ve hatta özel sohbetlerden haberdar olmasını sağlıyor. Belediye otobüsünde iki insan arasındaki sohbet de ihbara konu olabiliyor, bir kişinin telefonundaki ekran resmi de. Eşler arasındaki sohbetten Cumhurbaşkanına hakaret ihbarı da çıkabiliyor mesela. Bu, George Orwell’in 1984 adlı romanındaki ifadesiyle, Büyük Birader’in bizi her yerde gözetlediği bir toplumsal dokuya işaret ediyor. Kamusal ve özel alan ayrımının silikleştiği bir toplumsal düzen bu.

Peki bu toplumsal düzenin, yurttaş-devlet ilişkisi açısından ne tür uzun vadeli sonuçları olabilir? Bu süreç demokrasi, ifade özgürlüğü ve mahremiyet gibi kavramları nasıl etkiliyor?

İhbarı kolaylaştırmanın sonuçlarını şimdiden görmeye başladık bile. Resmi söyleme göre vatandaşların karar alma süreçlerine katılımını kolaylaştırmak için kurulan CİMER, her yıl milyonları bulan başvuru sayıları ile ilk bakışta amacına ulaşmış görünüyor. Ancak bazı kişilerin muhbirliği adeta meslek haline getirdiği ve onlarca hatta yüzlerce kişiyi ihbar ettiği ya da defalarca başvuru yaptığı düşünüldüğünde bu sayıları sorgulamanın gerekliliği anlaşılır. Ayrıca başvurunun bu kadar kolaylaşması, önüne gelenin her aklına estiğinde ihbarda bulunması gibi bir sonucu da doğuruyor. Mülakat yaptığım bazı kişiler “CİMER artık ayağa düştü” diyorlar. Bunu, aklına esen başvuru yapıyor anlamında söylüyorlar. Böyle bir durum da toplumda inandırıcılık ve meşruiyet sorununu gündeme getiriyor. Sizin de sözünü ettiğiniz ilk makalemin sahasını yaparken, CİMER’e ilişkin toplumda çok ciddi bir korku hakimdi. OHAL döneminin uzantısı bir algıydı bu. CİMER’e ihbar edilmekten çok korkuluyordu. Bunun zamanla ciddiye almama gibi bir yöne evirildiğini görüyoruz. Ancak unutmayalım ki bu ülkede CİMER ihbarları nedeniyle çok kişinin yaşam seyri değişti, binlerce insan davalarla uğraştı, düşünceleri tartışmaya açıldı ve özel alanı ihlal edildi. CİMER 2015 sonrası dönemde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin inşası ve konsolidasyonu ile tahakkümün icrasında çok önemli roller oynadı.

Peki insanlar bu mekanizmaları gerçekten “ihtiyaç” duydukları için mi kullanıyorlar?

“Muhbir yurttaş” profili bir yandan siyasal sistemin niteliği ve toplumsal yapı ile çok yakından ilişkili. Eğer toplumsal ve siyasal çatışmalar varsa ya da iktidarlar toplumu kutuplaştırmayı bir yönetme biçimi olarak benimsemişlerse orada muhbirler çoğalıp serpiliyor. İhbar sisteminin kendisi bir yönetme tekniği olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla bu durumda ihbar, yukardan gelen talebe aşağıdan verilen destek. Böyle bir siyasal ve toplumsal yapının olmadığı toplumlarda ihbarın olmadığı sonucu çıkmasın buradan. Her toplumda belli ölçülerde var. Eğer ilk bakışta iktidarın yönetme tekniği ile ilişkili değilse, o durumda örneğin “adalet duygusu” ve “yurttaşlık bilinci” güdüleriyle karşımıza çıkıyor. Bu durumda, örneğin vergi, sosyal güvenlik yardımları, ruhsat vs. konularında ihbarlara daha çok rastlıyoruz. Ancak, yurttaş sorumluluğu ile hareket ediliyor dahi olsa, son kertede ihbar başkalarının hayatlarını gözetlemeye ve denetlemeye dayanıyor. Üstelik de özel hayata müdahaleye kadar uzanıyor. Fransa’da yapılan bir çalışmada bu konuda çok çarpıcı bir örnek veriliyor. “Sorumluluk sahibi yurttaş” yaptığı ihbarda, komşusunun sosyal güvenlik ödemelerinden yararlanmak için kâğıt üzerinde boşandığını, aslında kocasının her gün eve gidip geldiğini yazmış ve kişinin haksız kazanç elde ettiğini belirtmiş. İlk bakışta toplumsal adalet duygusuna hitap eden bu ihbar, özünde komşusunun evini sürekli gözetlediği gerçeğine dayanıyor. Bu durumda “toplumsal adalet ihtiyacından” kaynaklandığını düşünebiliriz belki ancak en nihayetinde iktidarların toplumu kontrol etmek için örtük de olsa bu yönde bir talebi olduğunu unutmamamız lazım.

İhbar yalnızca bir güvenlik aracı değil, aynı zamanda bir kontrol, disiplin ve korku üretme mekanizması. Sizce bugünkü iktidar yapısında bu işlevlerden hangisi daha baskın?

Aslında muhbirliğin güvenlikle çok ilgisi yok. Çalışmalarımda ilerledikçe şunu gördüm: İhbar bir güvenlik ihtiyacından doğmuyor. En azından muhbir için. Daha çok, gözetleme, denetim ve toplumun üyelerinin birbirinin polisliğini yapması üzerine kurulu bir yönetme anlayışından doğuyor. Günümüz Türkiye’sinde ihbar kesinlikle bir yönetme tekniği olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca, daha önce değinmediğim bir ihtiyaca daha dayanıyor: O da kişiler arası ilişkiler, çıkarlar ve rekabet meselesi. En politik ihbarlarda bile kişiler arasındaki hesapların görülmesi esas neden olabiliyor. FETÖ üyesi olduğu gerekçesiyle ihbar ediyor mesela, ama aslında arkasında bir kadro, bir ihale vs. meselesi oluyor…

Bu atmosferde hiç kimse kendini tamamen güvende hissedemiyor. Denizde yüzen bir kaz, işyerindeki bir söz, hatta sosyal medya paylaşımımız bile bir ihbar konusu olabiliyor. Bu türden bir güvensizlik iklimi, nasıl bir toplum yaratır sizce?

Kazların CİMER’e ihbarı ve bunun sonucunda kapatılmaları bir günümüz Türkiye resmi gibi. Özellikle OHAL döneminde bu ihbar sistemi insanların kendi içlerine kapanmalarına neden oldu. Hiç de düşünüldüğü gibi güvenli bir alan olmamasına rağmen aile içine kapanmalar, dolayısıyla da komşularla ve arkadaşlarla görüşmelerin en aza indirilmesi, iş arkadaşlarıyla temasın azaltılması gibi sonuçlar doğurdu. “Aman hiçbir şeye karışmayayım”, “sosyal medya hesaplarımı kapatayım ya da pasif kullanıcı olayım” gibi düşüncelerin yaygınlaşması gibi sonuçları oldu. Bugün, siyasal muhalefetin etkisiyle bu korku biraz aşılmış olsa da sosyal medya paylaşımlarına yönelik ihbarlar nedeniyle hâlâ çok insan gözaltına alınıyor, yargılanıyor ve hatta cezaevine giriyor. Bazılarımız “korkuyu evde bıraksa da” yine de ihbarcılığın yarattığı korku ve güvensizlik iklimini göz ardı edemeyiz. Üstelik de birçok dava muhbir, gizli tanık ve etkin pişmanlıktan yararlananların ifadelerine dayanılarak görülüyorken…

Son olarak özellikle değinmek istediğiniz başka bir nokta var mı?

Konu çetrefilli ve çok boyutlu. Şüphesiz daha söylenecek çok şey var. Ancak şunun altını çizerek şimdilik noktayı koyabiliriz: İhbar ve muhbirlik, tahakkümünün inşası ve icrası ile doğrudan ilişkili. Meseleye bu açıdan bakmak Türkiye’nin son on yıllık tarihini ve siyasal sistemini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Burçak Görel

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu