Bir ömür nasıl ve niye tek bir amaca adanır?
“Evet, hayat filmlere benzer ama sandığınızdan bambaşka bir biçimde. Tıpkı filmler gibi hayat da karelerden ibarettir aslında. Ve her bir kare birbirinden bağımsızdır, yani bir ana dair bir fotoğraftır bir bakıma. Lakin siz makaradaki kareleri arka arkaya oynattığınızda ortaya bir örüntü, bir hikâye çıkar. Bir sonraki karenin ne ve nasıl olacağına siz karar verirsiniz.”
Nerede okumuştum ve kim söylemişti bir türlü hatırlayamıyorum ama aradan geçen uzun zamana rağmen zihnime kazınan metin aşağı yukarı böyleydi.
Benzer bir alıntıyı ise Ursula’nın (K. Le Guin) Salinger tadındaki romanı “Her Yerden Çok Uzakta”dan not almışım:
“Yaşamın anlamı nedir diye sorular sormanın bir yararı olmadığına karar verdik; çünkü yaşam bir yanıt değil, bir sorudur ve yaşamın yanıtı siz, kendinizsinizdir.”
Dünyanın en zor sporlarından birinde 18 yıl boyunca zirvede, en üst seviyede kaldı ve -ilk birkaç yılını saymazsak- bir gün bile belli bir çıtanın altına düşmedi.
Bir insan bunu nasıl yapar? Yüz milyonlarca dolar kazanırken 18 yılı, bir gün bile ara vermeden tek bir amaca yönelik nasıl yaşar?
Nasıl bir delilik olduğunu şöyle anlatayım size: 2012’de Avustralya Açık’ta tarihin en uzun maçlarından birini (5 saat 43 dakika! Akıl alır gibi değil!) en büyük rakibi Nadal’a karşı kazandıktan sonra canı, -iki yıldır ağzına koymadığı- çikolata istiyor. Hem de deliler gibi. Bir paket çikolata getiriyorlar hemen. Sadece tek bir kare koparıp ağzına atıyor ve “Daha fazlasını yiyemem” diyor.
“Birkaç gündür Djokovic’i izliyorum” derken kastettiğim sadece maçları değil. Her röportajını, hakkında yazılıp çizilenleri izledim, okudum.
Sadece şunu anlamak istiyordum: Bu motivasyonun kaynağı ne olabilir?
Yugoslavya parçalanırken bir Sırp olarak savaşın ortasında küçücük bir çocuk olarak kalması ve yokluğu görmesi bir etken elbette. (Miloseviç’in o savaşta işlediği suçlar malum ama bir çocuk için kimin haklı, kimin haksız olduğunun ne önemi var ki…)
Lakin okuduğum ve izlediklerimden anladığım bu insanüstü adanmışlığın iki başka sebebi vardı.
Birinci sebep erkek çocuklar için epey tanıdık: Yaptığı hiçbir şeyi beğenmeyen bir baba.
“Öyle davranmaya mecburdu” diyor Djokovic. “Tefecilerden borç alarak beni turnuvalara gönderiyordu ve ailenin geleceği için başarısız olma şansım yoktu. Bugün hâlâ başarısız olma şansım olduğuna kendimi inandıramıyorum.”
Oedipus ve Freud’un kulakları çınlasın.
İkinci sebep de psikolojinin alanından uzak değil: Dışlanmak ve kabul görmemek.
O kariyerinde ilk çıkışını yaparken tenis dünyası iki büyük ismi çoktan bağrına basmıştı. Ne otoritelerin ne tenis camiasının ne spor basınının ne de tribünlerin indinde Federer ve Nadal’ın on yıllar sürmesi beklenen rekabetinde bir üçüncüye yer yoktu.
Şampiyonluklar, kupalar bile uzun süre bu durumu değiştiremedi.
Başlarda Federer ve Nadal da almadılar aralarına Djokovic’i. Belki kötü niyetle değil ama hayatın olağan akışında bu “tıfıl” oğlanı küçümsediler.
Yıllar sonra Federer itiraf etti: “Vaktiyle Djokovic’e hak ettiği saygıyı göstermediğimi düşünüyorum.”
“Onlarla oynadığım her finalde tribünler onların ismini bağırırdı. Kendimi benim ismimi bağırdıklarına inandırmak için maçtan önce özel olarak buna çalışırdım ve gerçekten de bazen tribünün ‘Federer’ çığlıklarını bir noktadan sonra ‘Djokovic’ diye duymayı başarırdım” diye anlatıyor Djoko o zamanları.
İki büyük şampiyonun yanındaki sürekli hastalanan/sakatlanan “ezik” olarak kariyerini tamamlama düşüncesi onu gelmiş geçmiş en başarılı tenisçi yapmıştı anlayacağınız.
Travmalarımız, arızalarımız ve acılarımızın bir yandan ruhumuzda derin yaralar açıp, bizi hırçın, öfkeli insanlara dönüştürürken bir yandan da bizi olduğumuz insan yaptığını, başarılı kıldığını bundan iyi anlatan bir örnek olabilir mi?
Djokovic de hayata tırnaklarını travmalarıyla geçirmiş ve öfkesiyle, hırçınlığıyla, kavgacı ve aksi kişiliğiyle Federer-Nadal ikilisinin yanında bir antikahraman rolüne sığınmıştı kariyerinde.
Hiç sevmezdim Djoko’yu, ne yalan söyleyeyim.
İtiraf ediyorum; Federer’in benzersiz kibarlığını biraz “fazla” ve gerçek olamayacak kadar “mükemmel” bulurdum. O nedenle de takıntılarına yakınlık kurduğum Nadal’daydı gönlüm uzun yıllar boyunca.
Avustralya Açık’ta Djokovic kazansın istedim. Yürekten istedim. Kendim bile şaşıyorum buna. Olmadı. Sağlık olsun.
Kendim bile şaşıyorum çünkü mesela aşı karşıtı biri Djokovic… Fazla milliyetçi, fazla agresif ve hırslı.
“Ben kariyerimi hiçbir ameliyat olmadan tamamlayacağıma dair kendime söz verdim. Fakat öyle bir nokta geldi ki, ameliyat olmazsam kariyerim gerçekten bitecekti. Uzun süre direnerek, bırakmayı düşünerek acı çektim. Sonunda menisküs ameliyatına kariyerim için razı oldum ve bu kararım doğru olmasına rağmen kendimle çelişmiş ve sözümden dönmüş olmanın acısını çok uzun süre, çok ağır şekilde çektim.”
Böyle bir açıklamayı bundan 15 yıl önce duysam herhalde aklımdan ilk geçecek cümle “Salak herif!” olurdu. Lakin aşı karşıtlığıyla bu açıklamayı bir arada okuyunca en azından bir tutarlılık görüyor insan.
Bugün kendi doğrularına -o doğrular saçma bir inada saplanmış olsa da- sarılan, kendine -bana anlamsız ve hatta itici gelse de- bir prensipler dünyası kuran ve acı çekerek değişen (değişimler acısız olmaz, olmamalı da zaten) birine saygı duyuyorum.
Bundan otuz üç yıl önce çekilmiş bir fotoğraf karesi düşünün: Bir çocuk, tenis sporunun o zamanlar hiç uğramadığı Sırbistan’ın taşrasında, televizyonda dönemin en büyüklerinden Pete Sampras’ın Wimbledon şampiyonluğunu kazanmasını izliyor. Henüz altı yaşında. Ve bir karar veriyor: “Ben de şampiyon olacağım.”
Yazının en başında hayatın karelerinin birbirinden bağımsız oluşundan bahsetmiştim. Bir önceki kare bir sonrakini belirlemiyordu. Gerçekten böyle olmasaydı sıradaki fotoğraf karesini kestirebilirdik: Çocuk kararını unutmuş, belki bir futbol topunun peşinde… Sonra belki babasının pizza dükkanını devralacak, evlenecek, Sırbistan’da doğup orada ölecek. Herkes gibi.
Lakin öyle olmuyor. Sonraki karede çocuk televizyondan gördüğü kadarıyla kendine bir antrenman çantası hazırlıyor. Havlusu, raketi, matarası… Her şeyi tastamam.
E ama civarda tenis okulu yok ki…
Olsun, o çantasını hazır ediyor. Öylece duruyor çanta. Yıllar boyunca.
Ve tam üç yıl sonra evlerinin karşısına bir tenis okulu açılıyor. Tam karşılarına. Bu da birbirini izleyen karelere istisna bir başka fotoğraf karesi.
Sonrası malum. Kareleri hızla arka arkaya oynatınca tüm rakiplerini emekli edip tribüne gönderen ve gelmiş geçmiş tüm rekorları altüst eden bir şampiyonun hikâyesi çıkıyor ortaya.
Avustralya Açık’ta kaybettiği finalin bir noktasında, ortalarda bir yerde, tribüne dönerek öyle bir cümle kurdu ki Djokovic… Belki de tüm kupalardan daha değerliydi o an. Taşıdığı her yüke, yemediği her çikolataya bedeldi.
İtici bir tavırla çıkmadı o cümle ağzından. Gecikmiş bir intikamın peşinde gibi değildi.
Muzipçe, küçük bir çocuğun arkadaşına seslenmesi gibi seslendi tenisi bırakan ve tribünden kendini izleyen ezeli rakibi -ve artık yakın arkadaşı- Nadal’a:
“Sen de oynamak ister misin?”
Eray Özer




